Pazar , 11 Nisan 2021

İran’a karşı savaşa hayır!* -Bill Van Auken 16 Mayıs 2019

Bugün, Ortadoğu’da topyekün bir savaş tehlikesi, ABD’nin
2003’te Irak’ı istila etmesinden bu yana hiç olmadığı kadar büyüktür ve bunun
olası sonuçlar çok daha ağırdır.

Pentagon’un, İran’a karşı bir saldırı savaşına hazırlık
olarak bölgeye 120.000 ABD askeri ve deniz piyadesi sevk etme yönünde planlar
hazırlandığına ilişkin haber, işçi sınıfı tarafından son derece ciddiye
alınmalıdır. Hazırlanmakta olan şey, bir rejim değişikliği savaşı ve milyonlarca
insanın yaşamını tehdit eden tam bir canilik eylemidir.

New York Times planlar hakkında bilgi veren yarım düzine
ulusal güvenlik yetkilisinden bahsederken, haber, Salı günü, ABD Başkanı Donald
Trump tarafından “aldatıcı haber” olarak nitelendi. Trump, İran’a karşı
“kesinlikle” asker göndermeye hazırlandığını söyledi ama “bundan çok daha fazla
sayıda asker göndereceğiz,” diye vurguladı.

Asker gönderme tehdidi, İran’a karşı bir dizi askeri gözdağı
eyleminin hemen ardından geliyor. İran kıyısı açıklarına, USS Abraham
Lincoln’un önderlik ettiği bir uçak gemisi vurucu kuvveti ve nükleer kapasiteli
B-52 dahil olmak üzere bir bombardıman görev gücü konuşlandırılıyor. Bunu, ABD
Deniz Piyadelerini, savaş gemilerini, çıkartma araçlarını ve bir Patriot füze
bataryasını taşıyan USS Arlington adlı amfibi hücum gemisinin bölgeye sevk
edilmesi takip ediyor.

Onlarca yıldır sonu gelmeyen ABD saldırganlığının ve Basra
Körfezi’nin güney kıyısını ABD’nin hava ve deniz üslerinin hakimiyetindeki
silahlı bir kampa dönüştüren askeri takviyenin gerilimleri kontrolden çıkma
noktasına getirdiği bir bölgede, topyekün bir çatışmanın kıvılcımı, çok sayıda
olay ya da tezgahlanmış provokasyonlar üzerinden ateşlenebilir.

ABD askeri kaynakları, şimdiden, savaş propagandasının
aşağılık bir aracı işlevi gören şirket medyasına, iddiaya göre aralarında iki
Suudi petrol tankerinin bulunduğu dört gemiye sabotaj yapıldığını
saptadıklarını ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) açıklarında Pazar günü
bildirilen olayın İran’ın ya da “İran vekilleri”nin işi olduğunu söylüyorlar.
Bizzat kendisi şüpheli olan bir olay hakkındaki bu iddianın doğruluğunu
kanıtlamak için hiçbir kanıt sunulmadı ama yine de İran’ın sözde suçluluğu ordu
içine “iliştirilmiş” haber kaynakları tarafından gerçekmişçesine tekrarlandı.

İddia edilen sabotaj eylemlerini, iki gün sonra,
Kızıldeniz’de bulunan ve monarşik diktatörlüğün ulusal petrol ve doğalgaz
şirketi Saudi Aramco tarafından işletilen iki pompa istasyonuna yönelik
insansız hava aracı saldırıları takip etti.

Yemen’deki Husi asiler, saldırıların sorumluluğunu
üstlendiler ve bu saldırıların, Suudi rejiminin Yemen’e karşı son dört yıldır
yürüttüğü ABD destekli soykırımsal savaşa misilleme olarak yapıldığını
açıkladılar. Yemen’e yönelik savaşta 80.000 dolayında insan öldürüldü, 10
milyonu aşkın insan açlıktan ölümün eşiğine getirildi.

Tüm Yemen toplumunu terörize eden, okulları, hastaneleri,
camileri ve konutları ayrım gözetmeden bombalayan Suudi monarşisi, Husilerin
misillemesini bir “terör” eylemi olarak ilan etmeye cüret etti.

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun ve Ulusal Güvenlik
Danışmanı John Bolton’ın ültimatomlar verdiği koşullar altında, bu iki olaydan
biri, bir saldırı savaşının tetikleyicisi olabilir. Bolton’ın belirttiği gibi,
“ABD’nin ya da müttefiklerimizin çıkarlarına yönelik herhangi bir saldırı,
amansız güçle karşılaşacak.” Pompeo da, İran’ın ya da onun sözde vekillerinin
yaptığı iddia edilen ve ABD’nin bölgedeki çıkarlarına meydan okuyan herhangi
bir eyleme “hızlı ve kararlı” askeri eylem ile karşılık verileceğini açıkladı.

ABD’nin İran’a karşı herhangi bir askeri eylemi, ülkeye
yönelik ekonomik kuşatmanın üzerine gelecek. ABD emperyalizmi, “azami baskı”
diye adlandırdığı politikayla, İran’ın boynuna ekonomik bir kement geçirmeye
çalışıyor.

Washington, 2015 İran nükleer anlaşmasını tek taraflı ve
yasadışı bir şekilde feshetmesinden bu yana, bu anlaşma doğrultusunda
kaldırılan yaptırımları yeniden uygulamaya koymakla kalmadı; İran’ın petrol
ihracatını sıfıra indirmeyi, ülkeyi küresel finans piyasalarından dışlamayı ve
diğer ülkelerle yaptığı ticareti durdurmayı amaçlayan topyekün bir ekonomik
savaş başlattı. Bunun bedelini, artan işsizliğin ve yoksulluğun yanı sıra,
yüzde 50 civarındaki enflasyonla boğuşan İran halkı ödüyor.

İran’ın anlaşmanın nükleer programı üzerine getirdiği katı
sınırlamalara tamamen uyduğu defalarca kabul edilmiş olmasına rağmen,
Washington, Tahran’ın sözde nükleer silah arayışının (bu, her zaman yalanlanan
bir iddiaydı) askeri harekatı gerektirebileceği tehdidinde bulundu.

İran, kısa süre önce, nükleer anlaşmanın geride kalan
imzacılarının, özellikle de Almanya’nın, Fransa’nın ve Britanya’nın, ABD
ablukasına etkin biçimde karşı koymamasına ve söz verdikleri yaptırım
çarelerini sağlamamasına, daha yüksek bir seviyede uranyum zenginleştirmeyi
sürdürme tehdidinde bulunarak tepki verdi. Bu adım da, anlaşmada izin verilmiş
olmasına rağmen, Washington tarafından bir askeri saldırı bahanesi olarak
değerlendirilebilir.

Peki, Irak’tan dört kat büyük ve onun iki katından fazla
nüfusa sahip bir ülke olan İran’a karşı bir ABD savaşının sonuçları ne olur?
Bush yönetimi tarafından 16 yıl önce başlatılan savaş, bir milyondan fazla
Iraklı sivili öldürürken, 4.500 dolayında ABD askerinin yaşamına ve 30.000’den
fazlasının da yaralanmasına mal oldu. Bu kez katliam yalnızca çok daha büyük
olmayacak; İran’a karşı savaş kaçınılmaz olarak tüm bölgeyi içine çekecektir.
Buna, ABD’nin Pekin’e karşı topyekün bir ticaret savaşı başlattığı koşullarda,
Washington’daki ordu-istihbarat aygıtının ABD emperyalizminin “büyük güç”
rakipleri olarak adlandırdığı, aralarında nükleer silahlı Rusya’nın ve Çin’in
de bulunduğu ülkeler dahildir.

ABD’nin politikası, dolaysız anlamda, büyük ölçüde
istikrarlı askeri tırmanma eliyle yönlendiriliyor olsa da, onun altında,
küresel emperyalist çıkarlar ile keskinleşen iç toplumsal ve siyasal
çelişkilerin bir bileşimi yatmaktadır.

Washington’ın hem İran’da hem de Venezuela’da eşzamanlı
olarak askeri müdahale tehdidinde bulunuyor olması, hiç de rastlantı değildir.
İran Ortadoğu’daki en büyük ikinci petrol rezervini elinde tutarken, Venezuela
dünyadaki kanıtlanmış en büyük rezervlere sahip olmakla övünmektedir. ABD
emperyalizmi, dünya ekonomik konumunda süregiden gerilemeyi dengelemek
amacıyla, dünyanın enerji rezervleri üzerinde tartışmasız kontrolünü ileri
sürmeyi hedefliyor. Bu, ABD’ye, rakiplerini, ilk olarak Çin’i ama aynı zamanda
Avrupa’yı karneye bağlama ya da petrol akışını toptan kesme gücü verecektir.
Böylesi emeller, bir üçüncü dünya savaşının habercisidir.

İran’a karşı savaş yığınağı, aynı zamanda, bizzat ABD içinde
yoğunlaşan toplumsal ve siyasal kriz eliyle yönlendirilmektedir. Bu, mali
asalaklığa dayanan bir ekonominin yarattığı, sürdürülemez düzeylerdeki
toplumsal eşitsizlik eliyle karakterize edilmektedir.

Kapitalist oligarşi, sınıf mücadelesinin yükselişi nedeniyle
(bu, ABD’de otuz yılı aşkın süreden sonra gerçekleşen en yüksek grev sayısına
yansıyor), savaşta, toplumsal gerilimleri dışarıya yönlendirmenin bir aracını
görürken, aynı anda gitgide daha otoriter yönetim biçimlerinin koşullarını
yaratıyor. Tıpkı Julian Assange’ın ve Chelsea Manning’in ABD’nin geçmişteki
savaş suçlarını ifşa ettikleri için kovalanıp hapse atılmalarında olduğu gibi,
yurt dışında militarizmin tırmanması da, hem savaşa, hem de ABD’deki kapitalist
egemenliğe yönelik muhalefete suçlu muamelesi yapmak için kullanılacak.

İran’a karşı savaş yönelimi, büyük ölçüde Amerikan halkının
arkasından ilerletiliyor. Washington’ın İran’ın saldırganlığına ilişkin düzmece
ve kanıtlanmamış iddiaları üzerinden Birleşmiş Milletler’de İran’a hukuki
yaptırım getirmeye çalışma numarası bile söz konusu değil. 2003’te Irak’a karşı
kışkırtılmamış savaştaki “kitle imha silahları” sahtekarlığında yapılmış olduğu
gibi, Demokratların destek vereceği bir Kongre yetkisi arayışı da yok. Libya’ya
ve Suriye’ye karşı savaşlarda olduğu bir “insan hakları” incir yaprağı yaratma
girişimi de mevcut değil.

İran’a karşı savaşın başlatılması, halk içinde şoka ve
öfkeye yol açacaktır. Geniş işçi ve gençlik kesimleri arasında, savaşa yaygın bir
muhalefetin yanı sıra, siyaset kurumuna ve medyaya yönelik derin ve kalıcı bir
kuşku ve nefret söz konusudur.

Bununla birlikte, en büyük tehlike, hem Demokrat hem de
Cumhuriyetçi, tüm resmi politika yelpazesi Amerikan emperyalizminin yıkıcı
savaş politikasını desteklerken, bu kitlesel toplumsal muhalefetin siyasi
olarak örgütsüz olmasıdır.

İran’a yönelik bir ABD saldırısının doğrudan sonucu ne
olursa olsun, olaylar amansızca dünya savaşı yönünde ilerliyor. Bu gerçeklik,
işçi sınıfının emperyalizmi ortadan kaldırmak ve toplumu sosyalist temellerde
yeniden örgütlemek üzere bilinçli siyasi müdahalesi için acil bir uluslararası
mücadeleye yön vermelidir.

* wsws.org’dan