Pazar , 22 Nisan 2018

SADAKA KÜLTÜRÜ – Çetin Veysal

Sadaka, dini anlamı bakımından insanların Allah rızası için ihtiyaç sahiplerine madden yardım etmesi olarak adlandırılır. Sadaka, bir yardım ya da varlıklı olanın yoksul olana, ihtiyaç sahibine el uzatması, yardımlaşma olarak görülmektedir.

Burada varlıklı ve yoksul olgusu karşımıza çıkmaktadır. Öncelikle yardım ya da sadaka olarak yardım, yoksul ve yoksunlara yönelikse, hemen yanıt verilmesi gereken noktalar belirmektedir; kimler neden yoksul ve yoksundurlar ve kimler neden yoksul ve yoksun kalmaktadırlar? Kimler zengindirler ve zenginler nasıl zengin olmakta ve zengin olan ve fakir olan arasındaki ilgi nedir? Bu sorular ve yanıtları, yoksul ve yoksun olmaları nedeniyle yardım ya da sadakaya gereksinim duyanları ve zengin olanların nasıl zengin oldukları bağlamında, içerisinde bulundukları ilişki ve koşullar ile betimlemeye olanak tanıyacaktır.

Yardıma gereksinim duyanlar; genellikle toplumun işsiz, eğitimsiz, sağlık sorunları olan ve toplumun yarattığı ve sahip olduğu zenginliklerden yoksun olanlardır. Sadaka durumu ve sadakaya muhtaç olan insanlar ya da toplum kesimi, öncelikle (ve genellikle), toplumun sevk ve idaresini elinde bulunduranların -devlet ya da hükümetin- izledikleri ekonomik, politik ve hukuki süreçlerin sonucunda muhtaç veya mağdur duruma gelmiş değil midir? Tersinden ifadeyle, zenginler zengin oluşlarını yoksul ve çalışan kitlelerin yoksunluklarından kazanmazlar mı? Bu soruyu açık yüreklilikle yanıtlayan insanlar görecektir ki, sorunun asıl kaynağı, toplumun tüm kesimlerinin birlikte çalışarak ürettiği zenginliklerin herkese adil dağıtılmaması, paylaştırılmamasındadır. Bu durumu gözardı ediş, ya varolan zenginlik ve olanaklardan ya da hizmetlerden yoksul-yoksun kesimleri mahrum bırakanları da görmezden geliştir. Devleti yönetenler açıktır ki; yoksul, yoksun ya da engelli olarak adlandırılan insanları toplumun dışına iterek, onları hem görünmez kılarak yok sayıyor, hem varlığından haberdar ederek sadakalarla aşağılıyor, bu aşağılamalarla onların yaşama sevincini yok ettiği kadar, hak taleplerine yönelik cesaretlerini de kırıyorlar. Egemenler, madurları hem ucuz emek gücü olarak kullanmaktadır hem de onları yasalara, kanunlara, gelenek ahlak ve disiplinlerine uymayanlara ne olacağına örnek gösterilebilecek korku kitlesinin yaşadığı düzlem olarak üretmektedirler.

Bu yoruma karşı olarak, bu yorumun, zenginlere ve düzene karşı olmak ya da iktidara karşı gelmek ya da adaletsiz yöneticilere acımasızlıktan ya da toplumun güncel yapısını kökten reddetmekten kaynaklı olduğundan dem vurulabilir. Durum tam da böyledir. Israrla belirtilebilir ki, yoksulluk ve yoksunluk bu kapitalist dünyanın kendi iç işleyiş ve mantığının zorunlu sonucu ve gerekliliklerinden başka bir anlam taşımaz. Kapitalizm toplumsal düzen olarak sürdükçe, yokluk, yoksulluk, yoksunluk ve eşitsizlikle beraber adaletsizliğin yan etkileri olan eğitimsizlik, sağlıksızlık ve herşeyin para için üretilmesi sürüp gidecek, insanın amaç olmaktan çıkması kaçınılmaz olacaktır. Bu yaratılan yoksulluk ve yoksunluk durumlarına da, yöneticiler tarafından utanmadan, toplumda giderilmesi gereken kimi eşitsizlikler ve eksiklikler denmektedir.

Öte yandan, emekçi yoksul, yoksun ve işsiz halka karşı kullanılan aşağılayıcı olduğu denli yalan da olan iftiralara bakılırsa; hayatta başarılı olamama, ders çalışmama, fıtrat, kader, çalışmaktan kaçma, tembellik, aylaklık, sefahat düşkünlüğü, uyuşturucu ve alkol bağımlılığı ya da başka adlarla ortaya atılan suçlamalar, iktidarın çalışan emekçi kitleleri tamamen yersiz ve cahilce değilse sahtekarca yaftaladığı saçmalıklar ve ifadelerdir. Çünkü toplumda ortaya çıkan olay ve durumlar, toplumun nasıl düzenlendiği ve nasıl yönetildiği ile ilgilidir. Yönetenler hem toplumu yokluğa, yoksulluğa, açlığa, sefalete, düşkünlüğe, uyuşturucuya, alkolizme, hırsızlığa, yalana, dolana, talana boğuyorlar hem de utanmadan bu sonuçların, neden kendi yönetimlerinin sonuçları olduğunu halktan gizliyor ve de üstüne üstlük sonuçların sorumlusu olarak halkı gösteriyorlar.

Sadaka alışılagelen şekliyle aşağılayıcıdır. Çünkü sadaka, verene olduğu kadar alana da anlam ve değer kaybı yaşatır, yaşamda üretici olmadığını, topluma bir yük ve gereksiz bir insan olduğu duygusu hissettirir. Oysa sadaka yerine, sadaka alınmayı yaratan, insanları sadakaya muhtaç eden koşulların belirlenerek ortadan kaldırılması ve her yoksul-yoksun ve engellinin üretimde yaratıcılığının artırılması gerekir.

Sadaka bir başka anlamıyla düşünüldüğünde; yani her insanın varolan toplumsal ve doğal zenginliklerden eşitçe, adilce ve doğaya uygun insansalca pay alması gerektiğini de dile getirir. Bunun anlamı; sadaka verilmesinde amaç, insan haklarına uygun olarak, gerçekleştirilememiş insan haklarının gerçekleştirilmesi, her insanın eşit yaşama olanaklarının sağlanması ve özgürlüklerinin korunması demektir. Ancak bu durum insan hakları ile ilişkilendirilirse, böylelikle günümüzün sadaka mantığı doğrudan insan hakları ihlali anlamına gelir. Çünkü toplumda herkesin eşit olduğu ve her zenginlikten adilce yararlanması gerektiği düşünüldüğünde, toplumda haksızlığa uğrayan ve böylelikle sadakaya muhtaç hale getirilen bir kesimin olduğu ortaya çıkacaktır. O halde, bu adalet eksikliğinin giderilmesinin kandırmayla gerçekleştirilmesinin bir biçimidir sadaka. Ancak yoksunluğun bu giderilme biçimi, sözde mahrumiyet gidermeden ibarettir. Bu ise yalan ve riyadan başka bir şey değildir.

Aslında her şekliyle sadaka bir tür aşağılamadır, insan haklarının gerçekleşmesinin yanılsamalı adlandırması ve eksik görünüşü, hakikatsizliğin iyilik ya da görev adı altında yüceltilerek dile gelmesidir. Yaşama esasen hakkı olduğu halde hakkına ulaşamayan insanların toplumun diğer kesimlerince gaspedilen olanaklarının bir kısmının gönülsüzce verilmesi ve yoksul insanların yüce gönüllülük örtüsü altında aşağılanması, incitilmesi ve horlanarak küçük düşürülmesinin ifadesidir.

Adaletsizlik ve eşitsizlik söz konusu oldukça, mahrum ve ihtiyaç sahibi insanlar yeryüzünde sürekli varolacaktır. Bu nedenle, önemli olan, yoksul ve yoksunu ortaya çıkaran adaletsizlik ve eşitsizliği ortadan kaldırmaktır. Toplumca yaratılan zenginliklerin herkese adilce dağılımının sağlanmaması durumunda, fakirlik ve dolayısıyla sadaka kültürü bile isteye yaratılarak yoksulluk ve yoksunluk süreklileştirilmiş olacaktır. Bu çıkmazdan kurtulmanın olanağı özel mülkiyetçi kapitalist toplumun işleyişine son verilmesidir. Ancak zenginlerin varlığına son veren bir toplum düzeni, yoksul ve yoksunu olmayan bir toplum düzeni olabilir. Zenginin varlığına olanak tanımayan, her doğal ve toplumsal zenginlikten herkesin eşitçe paylaşabilmesini kendi işleyişine hareket noktası yapan bir toplumsal düzenleme, her insan ve doğa varlığının yaşamını güvenceleyebilir. Böylelikle de, insansal bir toplumsal adalet, eşitlik ve özgürlük ortamı yaratılmış olur. Burada artık, yoksul ve yoksun kalmamıştır. Çünkü zengin ortadan kaldırılarak eşitsizlik önlenmiş, hak yerini bulmuş, burada insan hakikaten insan olmuştur.