Pazartesi , 26 Ekim 2020

TOPRAĞIN YAŞAM DEĞERİ -Güngör Şenkal

‘Yolcularla tıklım tıklım dolu bir otobüs düşünün. Çok sıkışık bir ortam olduğu için herkesin vücudu birbirine değiyor ve otobüs hareket ettiği zaman kimse düşmüyor çünkü her bir yolcu yanındaki yolculara destek olarak ayakta kalmasını sağlıyor. Buna omuz omuza dayanışma da diyebiliriz. Sağlıklı toprakta da benzer bir durum söz konusu. Küçücük bir alanda çok sayıda ve türde canlı yaşadığı zaman, bu türler birbirlerini destekleyerek veya kısıtlayarak dengenin devam etmesini sağlıyor.′

Ruben Borge (Biyolog)

1

Toprağın önemi, tarihte belki de ilk kez, kişilerin gücüne göre işler görmesini ifade eden doğal işbölümünün yanında, insanların toplumsal anlamdaki ilk işbölümü olan tarım ve çobanlığın (hayvancılık) ayrıştığı dönemde anlaşılmıştır. Tarım ile yerleşik hayata geçen insanlar için toprak, artık sadece üzerinde konup göçülen bir yer değil, aynı zamanda yaşam alanı olmuştu ve savunulması gerekliydi. Çünkü doğa eşit davranmamıştı; tarıma elverişli toprak her yerde yoktu, olan yerlerde de aynı verimlilikte değildi. Su kaynakları da benzer durumdaydı. Böylece tarım, insanların ilk üretim biçimi olarak tarih sahnesine çıkıyordu.

Su kaynaklarının ve tarımsal alanların korunması için, topluluk adına görevlendirilen ′silahlı′ gücün, topluluğun aleyhine evrilmesi, gücü elinde bulunduranların suyu ve toprağı da ele geçirmeye başlaması, sınıflı toplumların doğum arefesini oluşturuyordu. Su ve toprak için yapılan savaşlarda alınan esirleri öldürmeyip, köle olarak çalıştırmakla başlayan süreç, tarihin gerçek anlamda ilk sınıflı toplumunu da yaratıyordu.

Toprağın özel mülkiyete geçmesi, tarım aletlerinin gelişmesiyle ortaya çıkan bireysel kendine yeterlilik, kolektif çalışmanın zorunlu olmasına son veriyordu. Toprağın ürün fazlası vermesine neden olan, ihtiyacı aşan üretim için zorlanması daha neolitik çağda gerçekleşmişti. Toprak, nihayet belli ellerde toplanmaya başlamıştı. J. B. Say’ın ′toprak mülkiyetinin kökeni soygunculuktur′ sözünü, P. J. Proudhon bir anlamda genelleştirmiş ve ′mülkiyet hırsızlıktır′la özetlemiştir. Toprak mülkiyeti, toprak sahibine diğerlerini köle, yarı veya toprağa bağlı köle (serf) ya da daha yakın çağlarda olduğu gibi maraba olarak çalıştırma hakkı veriyordu. Doğrudan çalıştırmanın yanında, ortakçı, yarıcı vb. statüyle dolaylı çalıştırmalar da, emek harcamadan gelir getirdiği için, yaygınlık kazanıyordu.

Klasik iktisatta ′kira bedeli′ anlamına gelen, ancak spesifik olarak toprağın kira bedelini belirten ve rant adı verilen geliri artırmak için, büyük toprak sahipleri birbirleriyle kıyasıya rekabet ediyordu. İlkel birikimin anası kabul edilen toprak (geliri), başka tarihsel etkenlerle de birleşince endüstri devrimine zemin hazırlamıştı. Endüstri devrimiyle birlikte tarıma makinelerin girmesi ve süreç içinde tarımın endüstri tarımına dönüşmesi, rantı/kârı astronomik düzeylere çıkardı. Bu süreç, büyük toprak sahiplerini kapitaliste çevirirken, köylüyü de ücretli işçilere çevirmişti. Tarım işçiliği, çalıştığı toprakla ücretli işçiliğin dışında bir bağı olmayan üretim ilişkisini, kapitalist üretim ilişkisini gösterir. Bu dönemde yaygınlık kazanan kiracılık; ortakçılık ve yarıcılıktan farklıdır. Ortakçılık ve yarıcılık, kendine özgü toprak-üretici-ürün bağıyla kapitalizm öncesi üretim ilişkisini yansıtır. Kiracılık ise kapitalizme özgüdür. Bundan dolayı toprak kirası; sanayi kârı, yani ödenmemiş emek (artı değer) olarak görülür. Burada, büyük toprak sahipleriyle toprak kapitalistlerinin bir ve aynı şeyler olmadığını söylemeli ve şunu belirtmeliyiz: Toprak açısından bakıldığında bütün bu gelişmeler sonun başlangıcını oluşturuyordu. 

2

Malları, serbest ve ekonomik olarak ikiye ayırdığımızda, toprağı ekonomik bir tanıma yerleştirme çabası sorunlu hale gelir. Çünkü klasik ekonomide toprak; serbest (tükenmez) mal olarak görülen su, hava ve gün ışığı gibi, yani emek harcamadan elde edilen bir mal olarak görülmez. Böyle olunca da ekonomik (sınırlı ve gerekli) mallar kategorisinde değerlendirilir.

Ama nasıl?

Bu bağlamda toprak, insan ihtiyaçlarını dolaylı olarak gideren mallar arasında, üretim araçları alt başlığı içinde görülür. Üretim araçları ise üretime kattıkları değer oranında maliyet hesaplarına girer. Başka türlü söylersek: Üretim araçlarının, tamamen kullanılmaz hale gelene kadar –çoğu zaman kanunla belirlenmiş- belli bir ömrü vardır. Bu ömür yıllara bölünerek üretim maliyetine yansıtılır.

Toprak üretim aracı ise maliyete nasıl yansıtılacak?

İnsanların ihtiyaç duyduğu maddi malları elde etmek için verdiği uğraşa üretim diyoruz. Üretimin üzerinde gerçekleştiği yer ise doğanın kendisidir; yani toprak, su, orman, maden, hayvan… Ayrıntısına girildiğinde bu tanımın da sorunlu olduğu görülecektir.

Üretim yapabilmek için emek gücüne ve üretim araçlarına gereksinim duyulur. Üretim araçları ise doğal ve insan eliyle yapılmış bütün maddi araçları kapsar. Bunlar da kendi içinde emek nesneleri ve emek araçları olarak ikiye ayrılır. Emek nesneleri, başta doğanın kendisi, ondan elde edilen hammadde ve yarı mamul maddedir.

Marksizmde emek, değeri üreten tek kaynak olduğundan, üretim sürecine araç olarak katılan toprak, değişmeyen; yani değer olarak değişmeden yeni mala geçen sermaye olarak görülür. Hatta, bazılarına göre toprak bir değer yaratmadığı gibi, kendisinin de hiçbir değeri yoktur.

Kendisini merkeze alarak düşünen insanın, toprağın değer yaratmadığına inandığı sürece, onun diğer canlılar için olan önemini kavraması da beklenemez. 

Eğer toprak üretim aracıysa, üretim araçlarının çoğu için öngörülen amortismanı toprağa nasıl uygulayacağız? Üretim araçları için geçerli sayılan fiziksel ve teknolojik yıpranma neye göre ölçülecek? Veya toprağın fiziksel/kimyasal yıpranması (başka yere taşıma, kimyasallarla kirletme), yok edilmesi (betonla kapatma, akarsulara ve denizlere karıştırma) yanında, toprağa özgü olan biyolojik yıpranma nasıl tanımlanacak, nasıl azaltılacak ya da engellenecek? En kısa sürede en büyük kâra endeksli kapitalizm için bu soruların bir anlam ifade ettiğini düşünemeyiz.

Amortisman denilince, ′sabit varlıkların kullanımında ya da başka nedenlerden dolayı meydana gelen değer kayıplarının maliyet olarak gider oluşturması′ anlaşılır. Bu, üretimde kullanma süresidir ve makineler için hurda değeri, hayvanlar için kasaplık değerdir. Toprakta yapılan ana faaliyetin tarım olduğu düşünüldüğünde…

İlgili mevzuatta, tarımsal üretim araçları için, ′tarım işletmelerinde arsa ve arazi dışındaki sabit varlıklar kullanımlarından dolayı yıpranmaya maruz kalır veya teknolojik gelişmeden ötürü demode olabilir′ denir. Amortisman defteri veya listelerinin kaydı, envanter kaydı hükmünde olmasına karşın, toprak bu kayıtlarda yer almaz. Amortismana tabi ekonomik kıymetler listesine bakıldığında, toprağın dışında hemen her şeyin ′faydalı ömür yılı′nın belirlendiğini görürüz: Toprak üzerindeki ′ticari canlı′ olarak hayvanlar, cinslerine göre ayrı ayrı sınıflandırılmış meyve ağaçları…

Çiftçi ya da kiracı tarafından ′finansal kiralamaya konu iktisadi kıymet′ için tutulması gereken amortisman defterinde, toprağın yeri yoktur. Vergi Usul Kanunu 314’e göre, ′boş arazi ve arsalar′ dışta kalmak üzere tarım tesisleri (meyvelikler, bağlar, güllükler, zeytinlikler vb.), işletmede inşa edilmiş her nevi yollar ve harklar amortismana tabidir. Örneğin, hark açma sırasında çıkan toprağın taşınmasında kullanılan el arabasının bir araç olarak yıpranma payı (amortisman) hesaplanırken, yine bir araç olarak görülen toprağın adı bile anılmaz. Gerçi, amortisman süresinin kıymetin aktife girdiği tarihten itibaren başlıyor olması da toprak açısından bulanıktır.

Anlaşılması zor bir husus da, yeniden üretilebildiği halde amortisman hesaplarına yansıtılan üretim araçları yanında, özelliği yeniden üretilemiyor, belirli ve sınırlı doğal üretim aracı, yani insan emeğinin doğal nesnesi olan toprağın hesap dışı tutulmasıdır.  

Amortisman tanımlarında, ′aktifi oluşturan sermaya unsurlarının üretimde kullanılmaları nedeniyle uğradıkları değer kaybı′ belirtilirken, toprak hep dışta bırakılmıştır. Üretim etkinliklerinde toprağın kaybettiği değeri bilinçli olarak görmek istemeyen insan, bu yolla kendisinin de içinde bulunduğu yaşamın bütününe karşı düşman kesilmekte, savaş açmaktadır.

 Dünya maden işletmeciliğinin ¾’ünü oluşturan açık maden işletmeciliğini ele alalım. Dekabaj (örtü kaldırma) çalışmasıyla madenin üzerindeki örtü (başta bitki örtüsü ve toprak tabakası)  kaldırılır. Ağaçlar kesilir, toprak başka bir yere götürülür. Dekabaj maliyetleri hesaplarına (ya da hesaplama yöntemlerine) baktığımızda toprağı yine göremeyiz. Maden cevheri tükenince eski haline getirmek gibi kitabi bir kural vardır. Bunun pratik bir karşılığı en az iki nedenden dolayı olamaz. Birincisi, maden kapitalisti bu ek maliyetin altına girme hususunda kendini mükellef görmeyecek ya da görmek istemeyecektir. Ve onun dahil olduğu ‘zenginler kulübü’, yani kapitalist idare, yasal kaçış yollarını ona her zaman açık tutacaktır. İkincisi, tanınamayacak hale getirilen doğayı (maden ve çevresi), tekrar eski haline getirmek hiçbir zaman mümkün olmayacaktır.    

3

Değeri konusundaki tartışmaya tekrar döneceğimiz toprağın, jeolojik oluşumunda ilk ve en önemli evreyi, kendisini oluşturan ana malzemenin, yani kayaların fiziksel ve kimyasal aşınması (veya çözülmesi) oluşturur. Toprak oluşumu bundan önce başlayamaz. Kayaların aşınması iklim çeşitleriyle, iklimsel koşulları belirleyen etkenlerle bağlantılıdır. Rüzgâr, yağış, sıcaklık (aşırı ısınma – buzlaşma), nem, yükselti, yüzey biçimleri, aşınmayı kaya özelliklerine bağlı olarak etkiler; hızlandırır veya yavaşlatır. Unutulmaması gereken, bütün bunların oluşumu için çok uzun bir zaman gerektiğidir.

Çözünmenin sağladığı mineraller besin kaynağı oluşturduğundan, kayalarda meydana gelen kırılma, çatlama ve ufanma gibi nedenlerle oluşan boşluklara mikroorganizmalar, otsular, liken ve yosun türleri gibi yaşam formlarının yerleşmesi başlar. Burada oluşan mikro fauna-flora birikmesi ve ayrışmasıyla toprak adını verdiğimiz katman oluşuyordur artık. Bitki örtüsünün gelişmeye başlaması ve yeni hayvan türlerinin yerleşmesi, ve bunların tekrarlayan biçimde birikip ayrışması toprağı zenginleştirir. Ayrışma; canlıların öldükten sonra mantarlar ve bakteriler aracılığıyla parçalanarak toprağa karışmasıdır: Toprak organik maddesine dönüşmek olarak da söylenebilir. Bu süreçte bitkiler, biyolojik çözülmeye sağladıkları katkı ile kaya parçalanmasında, fiziksel ve kimyasal aşındırma yanında, üçüncü etken olarak devreye girer.

Toprağa canlılık veren bakteri ve mantarlarla birlikte, nematodlar ve protozaları da anmak gerekir. Bunların yaşam döngüleri sırasında meydana gelen kimyasal ve biyolojik süreçler toprağın ana canlılık kaynağıdır. Buna karşın, ilaç/zehir firmaları (Ör. Bayer) nematodları ′çiftçilerin en büyük düşmanı′ olarak gösterir! Oysa mikroorganizmaların yok edilmesi, toprak ekosistemindeki yaşam döngüsünü kesintiye uğratır. Bu, toprağın organik maddeler açısından fakirleşmesine, o da toprağın su tutma kapasitesinin düşmesine neden olur. Topraktaki suyun hareket türlerinden birini temsil eden kapiler su (toprak altındaki çok küçük boşluklarda yerçekimine aykırı hareket edebilen su) mikro canlılar için yaşamsaldır. Döngünün bir halkasına verilen zarar, bütününe verilmiş demektir.

Bütün bunlardan çıkan sonuç, toprağın farklı etkenlere bağlı karmaşık bir  sürecin ürünü olduğudur. Kalınlığı birkaç mm’den birkaç metreye kadar olabilir. Bir cm toprağın oluşması için 300 ile 1000 yıl arası bir zaman gereklidir. Verimli tarım yapılabilecek 40-50 cm’lik toprak için ise bu süre 20-25 bin yıldır.  

Tahminlere göre; ′bir dönüm sağlıklı bahçe toprağında bir kilograma yakın küçük memeli canlı, 15 kg kadar protoza (çeşitli tek hücreli canlılar), 100 kg solucan, 100 kg eklem bacaklı, 100 kg yosun, 250 kg bakteri ve 300 kg mantar′ yaşamaktadır. Görüldüğü üzere, toprak, canlı adı verilen biyolojik varlıkların vazgeçilmezidir; doğal çevrenin (fauna-flora, su kaynakları potansiyeli) olduğu kadar, yapay (insan eliyle üretilen) çevrenin de barındığı/korunduğu temel çevre ögesidir.

4

Toprağın değeri sorununa tekrar dönecek olursak, nesnelerin değerinin iki yönü olduğu daha antik dönemden beri bilinmekteydi: Bunlar, kullanma ve değiştirme değerleridir. Bunu sezen ilk kişinin Aristoteles olduğu kabul edilir. Kullanma değeri, öncelikle doğanın vermiş olduğu ürünlerin değeridir. Genel anlamda ise herhangi bir ürünün birey açısından taşıdığı değeri (yararı) ifade eder. Değiştirme değerinden anlaşılan, bir metanın (pazar için üretilen ürün/mal) ekonomik anlamda değeridir; toplum açısından taşıdığı değerdir, ondaki emek miktarıdır. Ekonomide değer denilince, değiştirme değeri anlaşılır ve zaten metanın (alım satım konusu olan malın) alıcı kişi için kullanım değeri taşıması, değer kavramına içkindir.

Ancak, toprak söz konusu olduğunda değer kavramı işlevsizleşir! Hava ve su gibi doğal/serbest mal olarak değil, üretim gücü/aracı olarak görülmüştür. Ama, üretim araçlarının yıpranması göz önünde tutulurken, toprak buna dahil edilmemiştir. Bir meta olarak pazara çıktığında üretim aracının fiyatı toplumsal ortalama emek süresiyle belirlenirken, bu toprak için geçersizdir. Zaten toprak alım satım konusu olduğunda da kullanım değeri belirleyici olmaktadır. Örneğin, herhangi bir toprak parçasının biyolojik anlamda fakirleşmesi toprak ekosistemi açısından bir felaket iken, bu toprak parçası yol, şehir merkezi, deniz gibi yerlere yakınlığının sağladığı fayda (kullanım) nedeniyle çok değerli görülebilmektedir.

İnsan, kendisi dışındaki her şeyi kendi yararına kullanmak, onlar üzerinde egemenlik kurmak istiyor. Bunun meşruiyet temelini de genellikle dinler üzerinden, ilahi bir görünüm sağlayarak kuruyor. Siyaset aracılığıyla kurulan egemenlik sınırsız sömürüye hukuki meşruluk kazandırırken, din aracılığıyla kurulan egemenlik, özünde psikolojik meşrulaştırma sağlıyor. Başka bir deyişle, kötülüğe karşı duyulabilecek olan vicdani rahatsızlığı yatıştırıp ben’i korumaya yarıyor. İnsan toprağa sadece kendi yararı açısından bakıyor. Oysa gerçekten kendi yararına olan, bütün canlılar açısından bakabilmesidir.

Doğa üzerinde egemenlik kurma, aslında toplum üzerinde egemenlik kurmuş ya da kurma arzusunda olan; iktidar olan ya da iktidar dürtüsüyle hareket eden küçük bir azınlığın, bazen de onların arkasından sürüklenen işbirlikçilerin çabasıdır. Kısacası, ′doğa üzerinde egemenlik′ düsturu (genel kural), bir iktidar sorunu (hastalığı) olarak vardır. Bu anlamda, iktidar hastalığıyla malul siyasi yapıların (toplumcu kesimler de dahil) çevre için çözüm üretmesi mümküm görünmüyor. Çünkü egemen/iktidar olan, her şeyin sahibi olarak görüyor kendisini; her şeyi yapmaya yetkili sayıyor. Sınıflı toplumlar güçlünün savunmasızı ezmesini modelleştirirken, piyasa odaklı günümüz kapitalist toplumları her şeyi metalaştırıyor; ama istediğini de –toprakta olduğu gibi- hiç hükmünde sayabiliyor.  

İnsanın yapması gereken, doğa/dünya üzerinde egemenlik kurma anlayışından acilen vazgeçmesidir. Doğa üzerinde egemenliği meşrulaştıran her türlü dini, siyasi, felsefi öğretiyi sorgulamasıdır. Konumuz özelinde, toprağın egemeni olmayı değil onun bir parçası olduğunu kabul etmeyi denemelidir. 

Esasen insan, bir zamanlar, diğer canlılar gibi toprak ekosisteminin bir parçası, bileşeni iken, belirli bir tarihsel eşikten sonra süreci/döngüyü bozan konumuna gelmiştir. Şimdi kendi geleceği için –bu gelecek yeryüzündeki canlı ve hatta cansız- bütün varlıkların ve onlar arasında oluşan nispi dengenin destekleyicisi olmak zorundadır. İlk elden, toprağın jeolojik, fiziksel, kimyasal ve biyolojik yapısının bozulması anlamına gelen toprak kirliliğinin önüne geçmeli, toprak sorunlarına çözümler aramalıdır.

Çevre sorununu merkeze alarak düşünen yeni bir ekonomik anlayış, sadece insan için değil, bütün canlı ve cansız varlıklar için geliştirilmelidir. Belki o anlayışta toprak, alım satım ve/veya üretim aracı, bir değerin bir unsuru olmaktan çıkarılarak, yaşam değeri olan nesneler düzeyine yükseltilir ve belki de bu yolla korunmaya başlanır. Çünkü, her türlü öğreti ve disiplinin öncelikle göz önünde bulundurması gereken, toprağın bütün canlılar için gerçek ve geçerli olan yaşam değeridir.

Ekonomide bir üretim aracı olduğu düşünülen toprağın kullanım ömrünü belirleyebilir miyiz? Bu sorunun bizdeki karşılığı ′hayır′ olacaktır. Çünkü ne doğanın/toprağın bize sağladığı yararı, ne de insanın doğaya verdiği zararı maliyet hesaplarına sığdırabilmek söz konusudur.Kaldı ki, toprağın kullanım ömrünü değil hesaba vurmaya kalkışırken, düşünürken bile, onunla, başta insan olmak üzere bütün karasal yaşam arasında var olan doğru orantıyı unutmamalıyız.

İnsan popülasyonunun yaşam alanı toprak (kara parçası) olduğundan, toprak (hava ve su ile birlikte) özel korumaya tabi olmalı, toprağın kirlenmesinin önüne geçmek için önlemler alınmalı, uymayanlara ağır yaptırımlar uygulanmalıdır. J.J. Rousseau diyor ki; ′Bir toprak parçasının çevresine kazıklar çakıp burası benimdir diyen ve buna inanacak kadar budalalar bulan ilk insan, bugünkü uygarlığın atasıdır.′ Bunu, her şeyden önce, hırsızlar ve onlara körü körüne bağlı (bugünkü) budadalar medeniyetini sorgulamalıyız, diye yorumlamalıyız.

İnsanlığın önünde iki seçenek var gibi görünüyor. Ya kapitalizmin yarattığı çevre felaketinde yavaş yavaş boğularak ölmeyi bekleyecek ya da Chomsky’nin nihai soykırım olarak adlandırdığı doğa/çevre katliamlarını, onun ardındaki kâr/iktidar hırsıyla birlikte durdurmak için seferber olacak.

NOTLAR:

Nematodlar: Dünya üzerinde bulunan omurgasızlar ailesinin en yaygın üyesidir. Yuvarlak ve ipliksi solucan olarak adlandırılırlar. Ortalama boyları 0,3 ile 3 milimetre arasında değişen, sindirim, sinir, boşaltım ve üreme sistemlerine sahip olmalarına karşın ayrı bir dolaşım ve solunum sistemi olmayan canlılar.

Protozalar: Protozalar mikroskopik canlılardır. Bunlar, okul biyoloji ders kitaplarından tanıdığımız alg (su yosunu), amip (kök ayaklılar), öglena (kamçılılar) ve terliksi hayvan (silliler) gibi canlılardır.