Pazar , 9 Ağustos 2020

TOPRAĞIN YAŞAM DEĞERİ -Güngör Şenkal

‘Yolcularla
tıklım tıklım dolu bir otobüs düşünün. Çok sıkışık bir ortam olduğu için
herkesin vücudu birbirine değiyor ve otobüs hareket ettiği zaman kimse düşmüyor
çünkü her bir yolcu yanındaki yolculara destek olarak ayakta kalmasını
sağlıyor. Buna omuz omuza dayanışma da diyebiliriz. Sağlıklı toprakta da benzer
bir durum söz konusu. Küçücük bir alanda çok sayıda ve türde canlı yaşadığı
zaman, bu türler birbirlerini destekleyerek veya kısıtlayarak dengenin devam
etmesini sağlıyor.′

Ruben Borge (Biyolog)

1

Toprağın önemi, tarihte belki de ilk kez, kişilerin
gücüne göre işler görmesini ifade eden doğal işbölümünün yanında, insanların
toplumsal anlamdaki ilk işbölümü olan tarım ve çobanlığın (hayvancılık) ayrıştığı
dönemde anlaşılmıştır. Tarım ile yerleşik hayata geçen insanlar için toprak,
artık sadece üzerinde konup göçülen bir yer değil, aynı zamanda yaşam alanı
olmuştu ve savunulması gerekliydi. Çünkü doğa eşit davranmamıştı; tarıma
elverişli toprak her yerde yoktu, olan yerlerde de aynı verimlilikte değildi. Su
kaynakları da benzer durumdaydı. Böylece tarım, insanların ilk üretim biçimi
olarak tarih sahnesine çıkıyordu.

Su kaynaklarının ve tarımsal alanların korunması için,
topluluk adına görevlendirilen ′silahlı′ gücün, topluluğun aleyhine evrilmesi,
gücü elinde bulunduranların suyu ve toprağı da ele geçirmeye başlaması, sınıflı
toplumların doğum arefesini oluşturuyordu. Su ve toprak için yapılan savaşlarda
alınan esirleri öldürmeyip, köle olarak çalıştırmakla başlayan süreç, tarihin
gerçek anlamda ilk sınıflı toplumunu da yaratıyordu.

Toprağın özel mülkiyete geçmesi, tarım aletlerinin
gelişmesiyle ortaya çıkan bireysel kendine yeterlilik, kolektif çalışmanın
zorunlu olmasına son veriyordu. Toprağın ürün fazlası vermesine neden olan,
ihtiyacı aşan üretim için zorlanması daha neolitik çağda gerçekleşmişti. Toprak,
nihayet belli ellerde toplanmaya başlamıştı. J. B. Say’ın ′toprak mülkiyetinin kökeni soygunculuktur′ sözünü, P. J. Proudhon bir anlamda genelleştirmiş ve ′mülkiyet hırsızlıktır′la
özetlemiştir. Toprak mülkiyeti, toprak sahibine diğerlerini köle, yarı veya
toprağa bağlı köle (serf) ya da daha yakın çağlarda olduğu gibi maraba olarak
çalıştırma hakkı veriyordu. Doğrudan
çalıştırmanın yanında, ortakçı, yarıcı vb. statüyle dolaylı çalıştırmalar da,
emek harcamadan gelir getirdiği için, yaygınlık kazanıyordu.

Klasik iktisatta ′kira bedeli′ anlamına gelen, ancak spesifik
olarak toprağın kira bedelini belirten ve rant adı verilen geliri artırmak
için, büyük toprak sahipleri birbirleriyle kıyasıya rekabet ediyordu. İlkel
birikimin anası kabul edilen toprak (geliri), başka tarihsel etkenlerle de
birleşince endüstri devrimine zemin hazırlamıştı. Endüstri devrimiyle birlikte
tarıma makinelerin girmesi ve süreç içinde tarımın endüstri tarımına dönüşmesi,
rantı/kârı astronomik düzeylere çıkardı. Bu süreç, büyük toprak sahiplerini
kapitaliste çevirirken, köylüyü de ücretli işçilere çevirmişti. Tarım işçiliği,
çalıştığı toprakla ücretli işçiliğin dışında bir bağı olmayan üretim
ilişkisini, kapitalist üretim ilişkisini gösterir. Bu dönemde yaygınlık kazanan
kiracılık; ortakçılık ve yarıcılıktan farklıdır. Ortakçılık ve yarıcılık, kendine
özgü toprak-üretici-ürün bağıyla kapitalizm öncesi üretim ilişkisini yansıtır.
Kiracılık ise kapitalizme özgüdür. Bundan dolayı toprak kirası; sanayi kârı,
yani ödenmemiş emek (artı değer) olarak görülür. Burada, büyük toprak sahipleriyle
toprak kapitalistlerinin bir ve aynı şeyler olmadığını söylemeli ve şunu belirtmeliyiz:
Toprak açısından bakıldığında bütün bu gelişmeler sonun başlangıcını
oluşturuyordu. 

2

Malları, serbest ve ekonomik olarak ikiye ayırdığımızda,
toprağı ekonomik bir tanıma yerleştirme çabası sorunlu hale gelir. Çünkü klasik
ekonomide toprak; serbest (tükenmez) mal olarak görülen su, hava ve gün ışığı gibi,
yani emek harcamadan elde edilen bir mal olarak görülmez. Böyle olunca da ekonomik
(sınırlı ve gerekli) mallar kategorisinde değerlendirilir.

Ama nasıl?

Bu bağlamda toprak, insan ihtiyaçlarını dolaylı olarak
gideren mallar arasında, üretim araçları alt başlığı içinde görülür. Üretim araçları
ise üretime kattıkları değer oranında
maliyet hesaplarına girer. Başka türlü söylersek: Üretim araçlarının, tamamen
kullanılmaz hale gelene kadar –çoğu zaman kanunla belirlenmiş- belli bir ömrü
vardır. Bu ömür yıllara bölünerek üretim maliyetine yansıtılır.

Toprak üretim aracı ise maliyete nasıl yansıtılacak?

İnsanların ihtiyaç duyduğu maddi malları elde etmek için
verdiği uğraşa üretim diyoruz. Üretimin
üzerinde gerçekleştiği yer ise doğanın
kendisidir; yani toprak, su, orman, maden, hayvan… Ayrıntısına girildiğinde
bu tanımın da sorunlu olduğu görülecektir.

Üretim yapabilmek için emek gücüne ve üretim
araçları
na gereksinim duyulur. Üretim araçları ise doğal ve insan eliyle
yapılmış bütün maddi araçları kapsar. Bunlar da kendi içinde emek nesneleri ve emek araçları olarak ikiye ayrılır. Emek nesneleri, başta doğanın
kendisi, ondan elde edilen hammadde ve yarı mamul maddedir.

Marksizmde emek, değeri üreten tek kaynak olduğundan,
üretim sürecine araç olarak katılan
toprak, değişmeyen; yani değer olarak değişmeden yeni mala geçen sermaye olarak
görülür. Hatta, bazılarına göre toprak bir değer yaratmadığı gibi, kendisinin
de hiçbir değeri yoktur.

Kendisini merkeze alarak düşünen insanın, toprağın değer
yaratmadığına inandığı sürece, onun diğer canlılar için olan önemini kavraması
da beklenemez. 

Eğer toprak üretim aracıysa, üretim araçlarının çoğu için
öngörülen amortismanı toprağa nasıl uygulayacağız? Üretim araçları için geçerli
sayılan fiziksel ve teknolojik yıpranma neye göre ölçülecek? Veya toprağın
fiziksel/kimyasal yıpranması (başka yere taşıma, kimyasallarla kirletme), yok
edilmesi (betonla kapatma, akarsulara ve denizlere karıştırma) yanında, toprağa
özgü olan biyolojik yıpranma nasıl tanımlanacak, nasıl azaltılacak ya da
engellenecek? En kısa sürede en büyük kâra endeksli kapitalizm için bu
soruların bir anlam ifade ettiğini düşünemeyiz.

Amortisman denilince, ′sabit varlıkların kullanımında ya da başka nedenlerden dolayı meydana
gelen değer kayıplarının maliyet olarak gider oluşturması
′ anlaşılır. Bu,
üretimde kullanma süresidir ve makineler için hurda değeri, hayvanlar için
kasaplık değerdir. Toprakta yapılan ana faaliyetin tarım olduğu
düşünüldüğünde…

İlgili mevzuatta, tarımsal üretim araçları için, ′tarım işletmelerinde arsa ve arazi dışındaki sabit varlıklar kullanımlarından dolayı
yıpranmaya maruz kalır veya teknolojik gelişmeden ötürü demode olabilir
′ denir.
Amortisman defteri veya listelerinin kaydı, envanter kaydı hükmünde olmasına
karşın, toprak bu kayıtlarda yer almaz. Amortismana tabi ekonomik kıymetler
listesine bakıldığında, toprağın dışında hemen her şeyin ′faydalı ömür yılı′nın
belirlendiğini görürüz: Toprak üzerindeki ′ticari canlı′ olarak hayvanlar,
cinslerine göre ayrı ayrı sınıflandırılmış meyve ağaçları…

Çiftçi ya da kiracı tarafından ′finansal kiralamaya konu iktisadi kıymet′ için tutulması gereken
amortisman defterinde, toprağın yeri yoktur. Vergi Usul Kanunu 314’e göre, ′boş
arazi ve arsalar′ dışta kalmak üzere tarım tesisleri (meyvelikler, bağlar,
güllükler, zeytinlikler vb.), işletmede inşa edilmiş her nevi yollar ve harklar
amortismana tabidir. Örneğin, hark açma sırasında çıkan toprağın taşınmasında kullanılan
el arabasının bir araç olarak yıpranma payı (amortisman) hesaplanırken, yine
bir araç olarak görülen toprağın adı bile anılmaz. Gerçi, amortisman süresinin kıymetin
aktife girdiği tarihten itibaren başlıyor olması da toprak açısından bulanıktır.

Anlaşılması zor bir husus da, yeniden üretilebildiği
halde amortisman hesaplarına yansıtılan üretim araçları yanında, özelliği
yeniden üretilemiyor, belirli ve sınırlı doğal üretim aracı, yani insan
emeğinin doğal nesnesi olan toprağın hesap dışı tutulmasıdır.  

Amortisman tanımlarında, ′aktifi oluşturan sermaya unsurlarının üretimde kullanılmaları nedeniyle
uğradıkları değer kaybı
′ belirtilirken, toprak hep dışta bırakılmıştır. Üretim
etkinliklerinde toprağın kaybettiği değeri bilinçli olarak görmek istemeyen
insan, bu yolla kendisinin de içinde bulunduğu yaşamın bütününe karşı düşman
kesilmekte, savaş açmaktadır.

 Dünya maden
işletmeciliğinin ¾’ünü oluşturan açık maden işletmeciliğini ele alalım. Dekabaj
(örtü kaldırma) çalışmasıyla madenin üzerindeki örtü (başta bitki örtüsü ve
toprak tabakası)  kaldırılır. Ağaçlar
kesilir, toprak başka bir yere götürülür. Dekabaj maliyetleri hesaplarına (ya
da hesaplama yöntemlerine) baktığımızda toprağı yine göremeyiz. Maden cevheri
tükenince eski haline getirmek gibi kitabi bir kural vardır. Bunun pratik bir
karşılığı en az iki nedenden dolayı olamaz. Birincisi, maden kapitalisti bu ek
maliyetin altına girme hususunda kendini mükellef görmeyecek ya da görmek
istemeyecektir. Ve onun dahil olduğu ‘zenginler kulübü’, yani kapitalist idare,
yasal kaçış yollarını ona her zaman
açık tutacaktır. İkincisi, tanınamayacak hale getirilen doğayı (maden ve
çevresi), tekrar eski haline getirmek hiçbir zaman mümkün olmayacaktır.    

3

Değeri konusundaki tartışmaya tekrar döneceğimiz toprağın,
jeolojik oluşumunda ilk ve en önemli evreyi, kendisini oluşturan ana malzemenin,
yani kayaların fiziksel ve kimyasal aşınması (veya çözülmesi) oluşturur. Toprak
oluşumu bundan önce başlayamaz. Kayaların aşınması iklim çeşitleriyle, iklimsel
koşulları belirleyen etkenlerle bağlantılıdır. Rüzgâr, yağış, sıcaklık (aşırı
ısınma – buzlaşma), nem, yükselti, yüzey biçimleri, aşınmayı kaya özelliklerine
bağlı olarak etkiler; hızlandırır veya yavaşlatır. Unutulmaması gereken, bütün
bunların oluşumu için çok uzun bir zaman gerektiğidir.

Çözünmenin sağladığı mineraller besin kaynağı
oluşturduğundan, kayalarda meydana gelen kırılma, çatlama ve ufanma gibi
nedenlerle oluşan boşluklara mikroorganizmalar, otsular, liken ve yosun türleri
gibi yaşam formlarının yerleşmesi başlar. Burada oluşan mikro fauna-flora
birikmesi ve ayrışmasıyla toprak adını verdiğimiz katman oluşuyordur artık. Bitki
örtüsünün gelişmeye başlaması ve yeni hayvan türlerinin yerleşmesi, ve bunların
tekrarlayan biçimde birikip ayrışması toprağı zenginleştirir. Ayrışma;
canlıların öldükten sonra mantarlar ve bakteriler aracılığıyla parçalanarak
toprağa karışmasıdır: Toprak organik
maddesine dönüşmek
olarak da söylenebilir. Bu süreçte bitkiler, biyolojik
çözülmeye sağladıkları katkı ile kaya parçalanmasında, fiziksel ve kimyasal
aşındırma yanında, üçüncü etken olarak devreye girer.

Toprağa canlılık veren bakteri ve mantarlarla birlikte,
nematodlar ve protozaları da anmak gerekir. Bunların yaşam döngüleri sırasında
meydana gelen kimyasal ve biyolojik süreçler toprağın ana canlılık kaynağıdır. Buna
karşın, ilaç/zehir firmaları (Ör. Bayer) nematodları ′çiftçilerin en büyük
düşmanı′ olarak gösterir! Oysa mikroorganizmaların yok edilmesi, toprak
ekosistemindeki yaşam döngüsünü kesintiye uğratır. Bu, toprağın organik
maddeler açısından fakirleşmesine, o da toprağın su tutma kapasitesinin düşmesine
neden olur. Topraktaki suyun hareket türlerinden birini temsil eden kapiler su
(toprak altındaki çok küçük boşluklarda yerçekimine aykırı hareket edebilen su)
mikro canlılar için yaşamsaldır. Döngünün bir halkasına verilen zarar, bütününe
verilmiş demektir.

Bütün bunlardan çıkan sonuç, toprağın farklı etkenlere
bağlı karmaşık bir  sürecin ürünü
olduğudur. Kalınlığı birkaç mm’den birkaç metreye kadar olabilir. Bir cm toprağın oluşması için 300 ile 1000 yıl arası bir zaman gereklidir.
Verimli tarım yapılabilecek 40-50 cm’lik toprak için ise bu süre 20-25 bin yıldır.
 

Tahminlere göre; ′bir
dönüm sağlıklı bahçe toprağında bir kilograma yakın küçük memeli canlı, 15 kg
kadar protoza (çeşitli tek hücreli canlılar), 100 kg solucan, 100 kg eklem
bacaklı, 100 kg yosun, 250 kg bakteri ve 300 kg mantar′
yaşamaktadır.
Görüldüğü üzere, toprak, canlı adı verilen biyolojik varlıkların vazgeçilmezidir; doğal
çevrenin (fauna-flora, su kaynakları potansiyeli) olduğu kadar, yapay (insan
eliyle üretilen) çevrenin de barındığı/korunduğu
temel çevre ögesidir.

4

Toprağın değeri sorununa tekrar dönecek olursak, nesnelerin
değerinin iki yönü olduğu daha antik dönemden beri bilinmekteydi: Bunlar, kullanma ve değiştirme değerleridir. Bunu sezen ilk kişinin Aristoteles olduğu
kabul edilir. Kullanma değeri, öncelikle doğanın vermiş olduğu ürünlerin
değeridir. Genel anlamda ise herhangi bir ürünün birey açısından taşıdığı
değeri (yararı) ifade eder. Değiştirme değerinden anlaşılan, bir metanın (pazar
için üretilen ürün/mal) ekonomik anlamda değeridir; toplum açısından taşıdığı
değerdir, ondaki emek miktarıdır. Ekonomide değer denilince, değiştirme değeri anlaşılır ve zaten
metanın (alım satım konusu olan malın)
alıcı kişi için kullanım değeri taşıması, değer
kavramına içkindir.

Ancak, toprak söz konusu olduğunda değer kavramı
işlevsizleşir! Hava ve su gibi doğal/serbest mal olarak değil, üretim gücü/aracı
olarak görülmüştür. Ama, üretim araçlarının yıpranması göz önünde tutulurken,
toprak buna dahil edilmemiştir. Bir meta olarak pazara çıktığında üretim
aracının fiyatı toplumsal ortalama emek
süresi
yle belirlenirken, bu toprak için geçersizdir. Zaten toprak alım
satım konusu olduğunda da kullanım değeri belirleyici olmaktadır. Örneğin, herhangi
bir toprak parçasının biyolojik anlamda fakirleşmesi toprak ekosistemi açısından
bir felaket iken, bu toprak parçası yol, şehir merkezi, deniz gibi yerlere
yakınlığının sağladığı fayda (kullanım) nedeniyle çok değerli görülebilmektedir.

İnsan, kendisi dışındaki her şeyi kendi yararına
kullanmak, onlar üzerinde egemenlik kurmak istiyor. Bunun meşruiyet temelini de
genellikle dinler üzerinden, ilahi bir görünüm sağlayarak kuruyor. Siyaset
aracılığıyla kurulan egemenlik sınırsız sömürüye hukuki meşruluk kazandırırken,
din aracılığıyla kurulan egemenlik, özünde psikolojik meşrulaştırma sağlıyor.
Başka bir deyişle, kötülüğe karşı duyulabilecek olan vicdani rahatsızlığı yatıştırıp
ben’i korumaya yarıyor. İnsan toprağa sadece kendi yararı açısından bakıyor. Oysa
gerçekten kendi yararına olan, bütün canlılar açısından bakabilmesidir.

Doğa üzerinde egemenlik kurma, aslında toplum üzerinde
egemenlik kurmuş ya da kurma arzusunda olan; iktidar olan ya da iktidar
dürtüsüyle hareket eden küçük bir azınlığın, bazen de onların arkasından
sürüklenen işbirlikçilerin çabasıdır. Kısacası, ′doğa üzerinde egemenlik′
düsturu (genel kural), bir iktidar sorunu (hastalığı) olarak vardır. Bu
anlamda, iktidar hastalığıyla malul siyasi yapıların (toplumcu kesimler de
dahil) çevre için çözüm üretmesi mümküm görünmüyor. Çünkü egemen/iktidar olan,
her şeyin sahibi olarak görüyor kendisini; her şeyi yapmaya yetkili sayıyor.
Sınıflı toplumlar güçlünün savunmasızı ezmesini modelleştirirken, piyasa odaklı
günümüz kapitalist toplumları her şeyi metalaştırıyor; ama istediğini de
–toprakta olduğu gibi- hiç hükmünde sayabiliyor.  

İnsanın yapması gereken, doğa/dünya üzerinde egemenlik
kurma anlayışından acilen vazgeçmesidir. Doğa üzerinde egemenliği meşrulaştıran
her türlü dini, siyasi, felsefi öğretiyi sorgulamasıdır. Konumuz özelinde,
toprağın egemeni olmayı değil onun bir parçası olduğunu kabul etmeyi
denemelidir. 

Esasen insan, bir zamanlar, diğer canlılar gibi toprak
ekosisteminin bir parçası, bileşeni iken, belirli bir tarihsel eşikten sonra
süreci/döngüyü bozan konumuna gelmiştir. Şimdi kendi geleceği için –bu gelecek
yeryüzündeki canlı ve hatta cansız- bütün varlıkların ve onlar arasında oluşan
nispi dengenin destekleyicisi olmak zorundadır. İlk elden, toprağın jeolojik,
fiziksel, kimyasal ve biyolojik yapısının bozulması anlamına gelen toprak kirliliğinin önüne geçmeli, toprak sorunlarına çözümler aramalıdır.

Çevre sorununu merkeze alarak düşünen yeni bir ekonomik
anlayış, sadece insan için değil, bütün canlı ve cansız varlıklar için
geliştirilmelidir. Belki o anlayışta toprak, alım satım ve/veya üretim aracı,
bir değerin bir unsuru olmaktan çıkarılarak, yaşam değeri olan nesneler
düzeyine yükseltilir ve belki de bu yolla korunmaya başlanır. Çünkü, her türlü
öğreti ve disiplinin öncelikle göz önünde bulundurması gereken, toprağın bütün
canlılar için gerçek ve geçerli olan yaşam değeridir.

Ekonomide bir üretim aracı olduğu düşünülen toprağın kullanım ömrünü belirleyebilir
miyiz? Bu sorunun bizdeki karşılığı ′hayır′ olacaktır. Çünkü ne
doğanın/toprağın bize sağladığı yararı, ne de insanın doğaya verdiği zararı
maliyet hesaplarına sığdırabilmek söz konusudur.Kaldı ki, toprağın kullanım
ömrü
nü değil hesaba vurmaya kalkışırken, düşünürken bile, onunla, başta
insan olmak üzere bütün karasal yaşam arasında var olan doğru orantıyı
unutmamalıyız.

İnsan popülasyonunun yaşam alanı toprak (kara parçası)
olduğundan, toprak (hava ve su ile birlikte) özel korumaya tabi olmalı,
toprağın kirlenmesinin önüne geçmek için önlemler alınmalı, uymayanlara ağır
yaptırımlar uygulanmalıdır. J.J.
Rousseau
diyor ki; ′Bir toprak
parçasının çevresine kazıklar çakıp burası benimdir diyen ve buna inanacak
kadar budalalar bulan ilk insan, bugünkü uygarlığın atasıdır
.′ Bunu, her
şeyden önce, hırsızlar ve onlara körü
körüne bağlı (bugünkü) budadalar medeniyetini sorgulamalıyız
, diye
yorumlamalıyız.

İnsanlığın önünde iki seçenek var gibi görünüyor. Ya
kapitalizmin yarattığı çevre felaketinde yavaş yavaş boğularak ölmeyi
bekleyecek ya da Chomsky’nin nihai
soykırım
olarak adlandırdığı doğa/çevre katliamlarını, onun ardındaki kâr/iktidar
hırsıyla birlikte durdurmak için seferber olacak.

NOTLAR:

Nematodlar: Dünya üzerinde bulunan omurgasızlar ailesinin en yaygın
üyesidir. Yuvarlak ve ipliksi solucan olarak adlandırılırlar. Ortalama boyları 0,3
ile
3
milimetre arasında değişen, sindirim, sinir, boşaltım ve üreme sistemlerine
sahip olmalarına karşın ayrı bir dolaşım ve solunum sistemi olmayan canlılar.

Protozalar: Protozalar mikroskopik canlılardır. Bunlar, okul biyoloji
ders kitaplarından tanıdığımız alg (su yosunu), amip (kök ayaklılar), öglena
(kamçılılar) ve terliksi hayvan (silliler) gibi canlılardır.