Salı , 2 Haziran 2020

Koronavirüs ve Tetiklediği Krizler – Reha Alpay

Koronavirüs tüm dünyayı etkiliyor ve herkes kaygı içinde. Bu kaygıyı anlamamak mümkün değil, ama kaygının yalnız sağlıkla ilgili olmadığını çok boyutlu bir krizle karşı karşıya olduğumuzu da saptamak gerekiyor. Eve kapanmak durumunda olan insanlar yalnız virüs kapıp hastalanmaktan değil, hatta daha çok gelecekten kaygılanıyorlar. Dolayısıyla hem bireysel perspektifle hem toplumsal mücadele açısından bu çok boyutlu krizler yumağını anlamak önemli. Bu yazıda iç içe geçen bu krizleri küresel bağlamda birbirleriyle bağlantıları içinde ele almaya çalışacağım.


Ekolojik Kriz Bağlamında Koronavirüs

Tarıma başladığımız dönemlerden bu yana evcilleştirilen hayvanlardan bulaşıcı virüsler alıyoruz. Kabakulak, çiçek, sarılık gibi bir çok hastalık hayvanlardan bize geçti. Kentlerdeki nüfus yoğunluğu arttıkça bu hastalıklar veba gibi daha ölümcül salgınlar yarattı. Günümüzde hijyen koşullarındaki büyük ilerlemelere karşın yeni salgınların ortaya çıkması ise endüstriyel hayvancılıkla birlikte evcil hayvanların da yoğun olarak iç içe olduğu devasa çiftliklerin bir sonucu. Dolayısıyla İspanyol gribi olarak bilinen hastalığın dünyanın ilk  endüstriyel  çiftliklerini kuran ABD’de ortaya çıkmış olması bir rastlantı değil. Benzer çiftlikler dünyaya yayıldıkça diğer ülkelerden de benzer salgınlar yayıldı.

Buna ek olarak da ormanların yok edilmesi ve bu alanlara yerleşimler kurulmasıyla birlikte yabanıl hayvan etlerinin ticari bir meta haline gelmesi yeni tür virüslerin ortaya çıkmasına yol açtı. AIDS ve Ebola bu şekilde gündeme geldi. Koronavirüsün de bir yarasa türünden pazarlarda satılan bir yabanıl hayvana geçtiği düşünülüyor. Hızlı kentleşmenin bir sonucu olarak Çin’de ve Afrika’da bir çok insan bu türde hayvan ticaretiyle geçiniyor. Buna karşın Çin’de şu anda yabanıl hayvan satışı yasaklandı.  Ancak bu, benzer bir salgının ileride yeniden ortaya çıkmayacağı anlamına gelmiyor, çünkü bu yoğunluktaki kentlerde yaşadığımız ve devasa hayvan çiftlikleri var olduğu sürece Türkiye de dahil olmak üzere her ülkede benzer yeni virüsler ortaya çıkabilir.

Dolayısıyla koronavirüs krizinin aslında yıllardır dile getirdiğimiz ekolojik krizin bir parçası ya da sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Kapitalizmin daha çok kâr ve devletlerin daha çok güç arayışı merkezileşmeyi sürekli hızlandırıyor ve doğanın yıkımını artırıyor. Bunun sonucunda da ekolojik kriz her yönüyle derinleşiyor. Ölümcül salgınların ortaya çıkışı da bu krizin bir parçası.

Korona ve Kapitalizmin Günümüzdeki Krizi

Bununla birlikte günümüzde bu krizin yaşamı durduran, ne kadar süreceği belirsiz bir krize dönüşmesinin esas olarak kapitalizmin evrimi içinde çok kırılgan olduğu bir döneme denk gelmesinden kaynaklandığını da saptamak gerekiyor.  Günümüzün teknolojileriyle bu salgın Doğu Asya ülkelerinde olduğu gibi kısa sürede denetim altına alınabilirdi. Bunun için otokratik yönetimlerin var olması ya da otoriter önlemler gerekmiyor. Mevcut üretim kapasitesinin bu yönde seferber edilmesi ve geri kalan yaşamın bir süre durdurulmasını göze almak gerekiyor. Nitekim Avrupa’da ve ABD’de bu kadar yüksek ölüm oranlarının neden ortaya çıktığına bakınca esas olarak bu tür önlemlerin alınamadığını görüyoruz. Zaten çok kırılgan bir ekonomiye sahip olan bu ülkeler Hubei’de olduğu gibi ekonomiyi tümüyle durdurmayı göze alamadılar. Tabii bu noktada Çin’in başka avantajlara da sahip olduğunu saptamak gerekiyor. Hubei’de ekonominin tamamen durması Çin için her şeyin durması anlamına gelmiyordu, o yalnızca bir bölgeydi. İtalya için Kuzeyde ekonominin durması sanayinin durması anlamına geliyor. Ne yazık ki AB içinde bu tür durumlarda ülkeler arasında dayanışmayı sağlayacak mekanizmalar da yok. Çin’de ise merkezi hükümet gerekli kaynak aktarmalarını gerçekleştirebiliyor.

Ancak Doğu Asya’nın diğer ülkelerinde de koronavirüs kısa sürede denetim altına alınabildi. Bunun altında SARS gibi daha önceki salgınlardan ötürü hazırlıklı olmanın ötesinde Batıdan farklı bir devlet geleneği olmasının belirleyici olduğunu saptayabiliriz. Bu farklılık ancak tarihsel temelleriyle birlikte analiz edilebilir, ama bu yazının konusu bu değil.

Bundan daha önemlisi Batının bu krize neden bu kadar hazırlıksız yakalanmış olması. Ya da nasıl olup da ekonominin insan sağlığının önüne geçmiş olması, ekonomiyi kurtarmak için on binlerce insanın ölümünün göze alınması. Bu önceliği anlamak için kapitalizmin günümüzde nasıl bir dönemden geçtiğine bakmamız gerekiyor.

Mevcut Dünya Düzeninin Çöküşü

İki yıl önce yazdığım bir yazıda İngiltere’nin liderlik ettiği dünya düzeninin çöküşüyle ABD’nin liderlik ettiği günümüzdeki dünya düzenini karşılaştırmıştım:

“İngiltere’nin başını çektiği bir önceki sermaye birikim devresinin son döneminde İngiltere’de kârlılık düşmüş, bunun sonucu finansallaşma ortaya çıkmış ve sermaye yatırımları ABD’ye akmıştı. Buna benzer bir şekilde günümüzde de ABD’de yatırımlar kârlı olmaktan çıktığı için finansallaşma yaşanmakta ve sermaye yükselen pazarlara akmaktadır. 1990’lardaki “yeni ekonomi” yalnızca geçici bir rahatlama sağlamış, 2001 krizinin önüne geçilememiştir. Kriz sonrası Bush döneminde Afganistan ve Irak’ın işgali ise ABD’yi büyük bir borç yükü altına sokmuş, üstelik ekonomik genişleme sağlamamış ve 2008-2009 krizi yaşanmıştır.”1

1980’lerde yükselen neoliberalizm 1990’larda doruğuna ulaşmıştı. 2000’li yılların başından itibaren belirli alanlarda gerilese de bir çok Batılı ülkede etkisini sürdürmeye devam etti. Sağlık alanında özel sektörü temel alan ABD ve devlet-özel sektör işbirliğini temel alan İngiltere korona krizinde en çok kayıp veren ülkeler arasında başı çekti. Çünkü kâr amacıyla yapılan yatırımlar bu tür krizler için fazladan yoğun bakım odalarına ve gerekli teçhizatlara öncelik vermemişti. İspanya’da kriz sırasında özel hastanelerin kamulaştırılması dahi durumu kurtarmadı. Ama daha önemli olan yukarıda alıntıda değindiğim krizlerin etkisinden henüz kurtulamamış olan Batı kapitalizminin zaten yeni bir durgunluğu bekliyor olmasıydı. Bu koşullarda ekonomiyi durdurmayı göze alamadılar.

Şu anda da koronavirüse karşı alınan önlemlerin gevşetilmesi ve bununla birlikte ekonominin canlanması bekleniyor. Ancak bu beklenti dünyada değişen dengeleri göz önüne alınca gerçekçi görünmüyor. Koronavirüs krizi Doğu Asya ülkelerine, özellikle de Çin’e elindeki teknolojileri denemek ve geliştirmek açısından fırsatlar yarattı. Sürücüsüz araçlar malzeme taşımada, cep telefonu uygulamaları virüsün yayılmasını kontrol etmekte kullanıldı. Batı’da ise bu tür uygulamaların gerektirdiği yasal düzenlemeler zaman alıyor, dolayısıyla gelişmeler aynı hızda olmuyor. Sonuçta bir çok teknoloji alanında Batı üstünlüğünü kaybetme riskiyle karşı karşıya.

Küreselleşmeden ve uluslararası ticaretin artışından yarardan çok zarar gören ABD, Trump’ın liderliğiyle birlikte içe kapanmaya yönelik önlemler almaya başlamıştı. Gümrük vergileriyle yerli sanayiyi güçlendirmeye yönelmişti. Ancak aşırı tüketime dayanan ABD ekonomisi tüketimde böylesi bir durulmanın etkilerinden muhtemelen kolay kolay kurtulamayacaktır. Ayrıca petrol fiyatlarının düşmesi özellikle borçlanarak kaya gazına ve petrolüne yatırım yapmış enerji şirketlerini zor duruma düşürecek.

Öte yanda dünya çapında gerek şirketlerin gerek devletlerin bugüne kadar görülmemiş ölçüde borçlu olduğu bir dönemde devletin hem şirketlere hem bireylere destek vermesi zorunlu hale geldi. Kapanan ya da çalışmasına ara veren işyerleri milyonlarca insanı düzenli gelirden yoksun bıraktı. Geçici sözleşmelerle ya da kayıtsız olarak çalışan milyonlarca insanın olması işsizlik sigortasının da yetersiz kalmasına yol açıyor.

Tüm bunlar hem mevcut küreselleşme sürecinin hem de neoliberalizmin iflasını ortaya koyuyor. IMF devlet müdahalesinin gerekliliğinden, hatta devlet şirketlerinin insiyatifi ele alması olasılığından söz ediyor.2 Bu müdahalelerin ne kadar geçici olacağı ise kuşkulu, çünkü sonuçta krize çok daha hazırlıklı görünen Çin ile rekabet söz konusu. Çin her alanda devlet müdahaleleri ile kendisini daha rekabetçi bir konuma getirirken Batılı ülkelerin bundan kaçınmaları zor olacak.

Önümüzdeki Dönem İçin Olasılıklar

Görünen o ki ABD’nin liderlik ettiği sermaye birikim devresinin krizi ile iç içe geçmiş olan koronavirüs krizi, virüs kaynaklı ölümler kontrol altına alınsa dahi ekonomik kriz olarak yıllarca etkisini sürdürecek. Bu süreçte yoksullaşma ve gelir dengesizliği artacak, işsizlik bugüne kadar görülmemiş boyutlara varacak. 2019’da yükselen halk isyanları bu yıl kesintiye uğrasa da muhtemelen daha güçlü bir biçimde yükselmeye devam edecek.

Bu tabloya bakınca iki olası senaryo öne çıkıyor. Birincisi ulus-devletlerin ve otoriter yönetimlerin güçlendiği, ırkçılığın arttığı ve devletlerin hem içte hem dışta saldırganlaştığı bir senaryo. Bu senaryo mevcut sermaye birikim devresinin dinamiklerinin ağır basacağını öngörüyor. Bu dinamikler çözümsüzlük içinde ulus-devletleri, sorunları baskıyla çözmeye yönlendirebilir. Geriye dönüp bakarsak bir önceki devrede Avrupa devletleri İngiltere’yi izleyerek imparatorluklar oluşturmaya çalışmışlardı. Tüm dünya toprakları bu Avrupa imparatorlukları arasında paylaşılmıştı. Ulus devlet kavramı henüz olgunlaşıyordu. ABD’nin liderliği ele almasıyla birlikte, II. Dünya savaşı ertesinde ulus devlet kavramı tüm dünyaya yayıldı, eski sömürgelerin çoğu bağımsızlıklarını kazanınca ulus-devletler inşa ettiler.3 Ancak bu kadar yeni bir olgunun kalıcı olacağını düşünmek için çok fazla neden yok. Üstelik ulus-devletlerin savaşlar ve soykırımlarla nasıl felaketlere yol açtığı ortada.

İkinci senaryo ise yeni sermaye birikim devresinin dinamiklerinin öne çıkmasını öngörüyor. Devletin evrensel temel gelir ya da asgari gelir sigortası gibi mekanizmalarla yoksullaşmanın önüne geçeceğini, sermayeye destek verirken onu daha çok kontrol edeceğini öngören bir senaryo bu. Batmaya aday şirketlerin devletler tarafından denetim altına alınarak kurtarılması, yatırımlarda devletin yönlendiriciliğinin artması v.d. Bu senaryoyla uzun vadede emperyalizmin tamamen içselleşmesi ve devletler arasında saldırganlığın değil işbirliğinin gelişmesi öngörülebilir. Nitekim Ortadoğu dışında Asya ülkeleri arasındaki ilişkiler şu anda bu yönde. Her ne kadar Modi liderliğindeki Hindistan aykırı bir çizgi izlese de, Asya yeni bir devlet modelinin ortaya çıkışına öncülük edebilir.  Çin ve Hindistan finans sektörünü devlet denetimi altında tutan bir  sürekli büyüme modeliyle örnek oluyorlar. Çin ayrıca asgari gelir sigortası ve benzeri kurumları yaygınlaştırarak yoksulluğu ortadan kaldırıyor ve gelir dengesizliğini azaltmaya çalışarak örnek oluyor. Tabii ki kapitalist devletlerin hakim olduğu Batıda benzer uygulamaların gerçekleşmesi için yoksullaşan halkın örgütlenerek büyük bir baskı gücü oluşturması gerekli. İşsizliğin vardığı boyut ve mevcut krize karşı devletin geniş kesimlere zorunlu olarak düzenli gelir sağlaması bunun kalıcılaştırılması yönünde taleplerin yükselmesine yardımcı olacaktır. Ancak bu devlet modelinin Asya’da olduğu gibi Batıda da otoriter bir yapıyla gerçekleşmeyeceğinin bir garantisi yok. Bu da tamamen halkın ne derece örgütleneceğine ve demokratik haklara ne kadar sahip çıkacağına bağlı. Böyle bir devlet modeli aynı zamanda hegemonya kurmaya çalışan bir devletin liderliği yerine küresel güce sahip devletlerin ortak liderliğinde bir dünya düzenine geçişi de sağlayacaktır.

Özgürlükçü Seçenek

Yukarıdaki her iki seçeneğin de başta vurguladığım ekolojik yıkımı durdurması; özellikle tarım ve hayvancılık gibi alanlarda merkezi üretimden vaz geçerek koronavirüs gibi bir krizin bir daha ortaya çıkma olasılığını ortadan kaldırması olası değil. İkinci seçenekte yenilenebilir enerjiye öncelik verilebilir, ekolojik yıkım yavaşlatılabilir. Ama devletler her halükarda denetimi daha kolay olduğu için her alanda merkezi üretimi tercih ederler. Üstelik güçlerini artırmaktan vaz geçip gerektiğinde ekonominin küçülmesini göze almazlar. Dolayısıyla ekolojik yıkımın salgınlar da dahil olmak üzere daha büyük ekolojik felaketlere yol açmasını engelleyemezler.

Dolayısıyla ekolojik krizi aşabilecek tek seçenek yerel doğrudan demokrasiye dayanan halk örgütlenmelerinin insiyatifi ele almaları ve devleti ortadan kaldıracak bir özyönetim modelini inşa etmeleridir.4 İçinde olduğumuz kriz bazı yönlerden bu seçeneğin güçlenmesi yönünde olanaklar yaratıyor. Öncelikle bu ve benzeri salgınların ekolojik yıkımın bir sonucu olduğu anlatıldıkça ekolojik bilincin yaygınlaşması için bir fırsat bu. Devletlerin izledikleri politikalar, merkezi örgütlenmelerin bazı avantajları olsa da kriz koşullarında daha çok kendilerini korumaya çalıştıklarını halkın yaşama hakkını çok da önemsemediklerini ortaya koyuyor. Bu geniş yığınlara anlatılabilirse onların kendi örgütlenmelerini yaratmaları için itici bir güç olabilir. Belki daha önemlisi krizle birlikte ortaya çıkan yerel dayanışma ağları, sıradan yurttaşların kendi gücünü kavraması ve kendi sorunlarına kendilerinin çözüm bulabileceği yönünde bir bilincin yayılmasında önemli bir etken olabilir.

Yerel dayanışma ağları yalnızca zor durumdaki insanların ihtiyaçlarını karşılamakla kendilerini sınırlamıyor. Aynı zamanda sözgelimi devletin sağlamakta zorlandığı maskeleri üretmek ve özellikle sağlık çalışanlarına dağıtmak ya da bulmakta zorluk çekilen yedek parçaları üretmek gibi işlevler de üstleniyor. Böylece insanların özerk üretim potansiyellerini de hareketi geçiriyor. Daha önemlisi yatay demokratik karar mekanizmalarıyla gönüllülerin örgütlenmesini sağlıyor. Bu da onları mahallelerde doğrudan demokratik meclislerin oluşması açısından teşvik edici deneyler haline getirebilir.

Sonuçta halk meclislerine dayanan doğrudan demokrasi seçeneği kısa vadede gerçekleşmeyebilir. Ama ekolojik krize çözüm olabilecek tek seçenek olduğu için bugünden örgütlenmesi ve yerel düzeyde gerçekleşmesi için çabalanması gereken hedef durumunda. Yoksa devletlerin alacağı sınırlı önlemlerle yetinmek ve giderek artan ekolojik felaketlerle yüzleşmek durumunda kalacağız.

1. Daha fazla detay için: “Çöküş mü? Çöküşler mi?” https://www.ekoloji.org/te-grubu-hakkinda-2/30-kapitalizm-ve-cokus/67-cokus-mu-cokusler-mi
2. https://blogs.imf.org/2020/04/01/economic-policies-for-the-covid-19-war/

3. Güçlü bir devlet geleneği olmayan ülkelerde ulus-devletler ortaya çıkarken Hindistan ve Çin gibi eski uygarlıklarda ulus-devlet eğilimleri olsa da çok dilli, çok dinli devletlerin ortaya çıktığını ve baştan beri farklı dinamiklerin etkisinin olduğunu belirtmekte yarar var
4. Adı geçen yazımın son bölümünde halk meclisleri temelinde bir örgütlenmeye ilişkin görüşlerimi biraz daha açmıştım