Cuma , 20 Mayıs 2022

İŞÇİ SINIFI NEDEN “EVDE KAL”AMAZ! Corona Günlerinde Karl Marx – Özcan Evrensel

Marx’ın, insanlığın olup biteni yorumlama ve değiştirme
çabasına sunmuş olduğu katkının esasta iki yönlü olduğunu söyleyebiliriz.
Bunlardan biri tarihsel materyalizm ya da tarihi maddecilik iken diğeri artık
değer yasasıdır. Tarihi, maddeci bir temelde okumaya çalışan Marx; insanlık
tarihinin siyaset, bilim, sanat, din vb. edimler üzerinden değil esas olarak
yeme, içme, barınma, giyinme, sağlık, vb. temelinde geliştiğini vurgulamıştır. Buradan
vardığı sonuçlar ile içinde yaşadığı burjuva toplumun anatomisini incelemek
üzere ekonomi politik incelemelerine başlamıştır. Amacı kapitalist üretim
tarzının hareket yasasını bulmaktır. Vardığı sonuç ise kapitalist üretim
tarzının mutlak yasasının artık değer yasası olduğudur.

Yaklaşık 150 yıllık süreç içerisinde çeşitli krizlerin
yaşanmasıyla doğru orantılı olarak Marx’ın bu teorik ve pratik katkısı
hatırlanıp ne kadar haklı olduğu dillendirilmiştir. Ancak burjuva toplum
belirli bir kesinlik ve kararlık kazandığından, krizler aşılır aşılmaz, ekonomik
indirgemecilik suçlamaları yeniden devreye gitmekte gecikmemiştir.

Bugün, bir kez daha, küresel bir salgına dönüşmüş olan
Covid-19 nedeniyle insanlık çok daha büyük bir kriz ile yüz yüze gelmiştir.
Dünya genelinde virüs nedeniyle ölümlerin 1 milyonu aştığı bu günlerde, kurulan
bütün siyasi, ekonomik ve toplumsal kurumlar, adeta çaresiz kalmıştır. Öylesine
ki büyük insanlığın yüzyıllardır biriktirdiği bilgi ve deneyim; evde kalmaya,
ekmek yapmaya, ellerini 20 saniye sabunla yıkama kadar indirgenmiştir. İnsanlık,
“tarihinin ilk öncülü”ne kadar çekilerek; bedenleri, ihtiyaçları ve emekleri
temelinde hayatta kalmanın yollarını arar olmuştur.  

Zaten Marx, Engels
ile birlikte; insanların“tarih yapabilmek” için yaşamlarını
sürdürebilecek durumda olmaları gerektiğinevurgu yapıp “yaşamak için
her şeyden önce yiyecek, içecek, barınak, giysi ve daha başka şeyler gerekir. O
halde, ilk tarihsel eylem, bu ihtiyaçları, karşılayacak araçların üretimidir;
maddi yaşamın kendisinin üretimidir. Ve bu, binlerce yıl önce olduğu gibi bugün
de insanların hayatlarını sürdürebilmeleri için gün be gün, saat saat yerine
getirilmesi gereken tarihsel bir eylem, tüm bir tarihin temel koşuludur”demiştir.[1]

Ve bugün sanki herkes Marx’ın çağrısına kulak vermişçesine,
dünyanın dört bir yanından; evde kalmanın zorunlu koşullarının sağlanması,
zorunlu ihtiyaç maddeleri, sağlık ve temizlik ürünlerinin üretimine öncelik
verilmesi yönünde talepte bulunmaktadır. Hatta virüsün yarattığı travmanın “insanoğlunun
en temel içgüdü olan hayatta kalma içgüdüsünü ortaya çıkardığı” ve şimdiye
kadar ikinci doğada yaşamaya alışmış insanın unuttuğu en temel içgüdünün su yüzüne
çıktığı çokça yazılıp çizilmektedir.[2] Bu tahlillere iştirak eden
insanlar da içgüdülerini serbest bırakıp gönüllü olarak kendilerini evlere kapatmakta;
bütün sosyal, kültürel, sanatsal, hukuksal, hatta dinsel ve milli ilişkilerini bir
yana bırakmaktadır.    

Büyük bir panikle tuvalet kâğıdı stoklayan, marketlere akın
ederek makarna, kuru bakliyat raflarını boşaltan ve eczaneler önünde uzun
kuyruklar oluşturan maskeli-eldivenli insanlar; sanki tarihin sonu gelmişte onu
yeniden başlatmak istercesine kendilerini doğal sınırlarına hapsetmek için neredeyse
yarışıyorlar. Hatta, tarih yapacak ise önce insan olarak kalmayı başarması
gerektiğinin ayırdına varan yurttaş, inşa ettikleri toplumsallığın temellerine inmenin
yollarını zorluyor. Çünkü gelinen noktada “hukuk bilmek, evde ekmek mayalamaya
bile kâfi gelmiyor.”[3]

Dolayısıyla Covid-19, şimdiye kadar yerleşik olan hukuki,
siyasal, dinsel, sanatsal ve felsefi düşünüş biçimlerini bir yana koyarak maddi
bir temele dönmeyi dayatıyor.  Maddi
yaşamın üretimi, kendisini, diğer tüm ihtiyaçlara önceliyor. İnsanlar belki bu
kez güçlü bir biçimde, varlıklarını belirleyenin bilinçleri değil; toplumu
yeniden üretecek üretim süreci olduğunu düşünmekle baş başa kalıyor.[4]
Bir farkla ki; insanlık kendi ihtiyaçlarını kendileri üretemeyecek haldedir. Birilerinin
dışarı çıkması ve başkalarının evine girecek geçim araçlarını üretmesi gerekiyor.
Bu öyle bir zorunluluktur ki, sendikalar bile “bu ağır salgın sürecinde acil,
gerekli ve zorunlu olan sağlık, temizlik, ilaç ve gıda gibi mal ve hizmet
üretimi”nin devam etmesini talep ederek, diğer alanlardaki üretimin
durdurulmasını öneriyor.[5]
Böylece, insanlığın büyük bir bölümü evde kalıp kendilerini mikroptan
sakınırken sağlık, tarım, gıda, enerji, nakliye gibi alanlarda üretim devam ediyor.

Evde kalıp kalmamak ya da kimin kalıp kimin dışarı çıkacağı
ise bir tercihten çok tamamen üretim, dolaşım, tüketim ve bölüşümün yeter ve
gerek düzeyde olması ve nasıl örgütlendiği ile ilgilidir. Ki bu da ekonominin
içinde bulunduğu koşullara ve üretim tarzına işaret ediyor. Zaten en son
yapılan bir ankette “Türkiye’nin çözülmesi gereken acil sorunları
nelerdir” sorusuna verilen yanıtlarda; ‘corona virüsü
salgını’ yüzde 46’yla birinci sırada yer alsa da ‘ekonomik kriz
sorunu’ yüzde 31, ‘işsizlik sorunu’ yüzde 15 ve ‘hayat
pahalılığı sorunu” da yüzde 6 oranıyla toplamda yüzde 52’ye tekabül etmektedir.[6]
Haliyle üretimin ve ekonomik koşulların temel belirleyen olduğunu söylemek
mümkün görünüyor. Tam da böyle olduğu için “nasıl geçineceğiz” ya da “biz
işçiler neden evde kalamıyoruz” çığlıkları yükseliyor.

Bu çığlıkları duymamak ise elde değildir. Dünyanın karşı
karşıya kalacağı ekonomik krize ve kâr oranlarının düşmesine bağlı olarak
sermaye üretimden çekildiğinde, belki de bütün dünyada en az 25 milyon insan
işsiz kalacaktır. Dolayısıyla da zorunlu geçim araçlarını edinemeyeceklerdir.
Çünkü, kapitalist üretim tarzı genelleşmiş meta üretimi olduğundan ve dokunduğu
her şeyi meta formuna soktuğundan; insanlar bütün ihtiyaçlarını belirli bir
para karşılığından satın almak zorundadırlar. Bu zorunlulukla hareket eden
insanlık, eğer ücretli izin ya da benzeri gelir destekleri almaz ise yaşamını
sürdüremeyecek yani tarih yapma imkânını belki de kaybedecektir.

Bu müdahale şimdiye kadar devletten talep edilegeldiyse de kapitalist
üretim tarzının yaratmış olduğu meta üretimi ve dolaşımı evreninde, bütün
hareketler metanın içerdiği artık değer tarafından belirlenmektedir. Emekçilerin
sık sık dillendirdikleri “üreten kimse yöneten de odur” deyişi şimdilerde tam
da sermayenin gerçekliğini ifade etmektedir. Üretim ve dolaşım alanını elinde
bulunduran sermaye her şeyi yönetir pozisyondadır. Nitekim, İrlanda’da hükümet
parkları, kamusal alanları insan erişimine kapatıp sokağa çıkma çağrısı yaptığı
halde; 1,5 milyon İrlandalı çalışanın her gün iş yerlerine gitmek zorunda
kalıyor olmasını başka türlü nasıl açıklayabiliriz ki?[7]

Artık değer yasası temelinde meseleye bakıldığında,
kapitalist üretim tarzının sermaye birikimini gerçekleştirebilmesinin koşulu;
ancak, kendi değerinden daha büyük bir değer yani artık değer yaratan bir
metanın piyasada bulunmasıdır. Bu da işçiden ya da emekçiden ya da emek gücü
metasının sahibinden başkası değildir. Bu meta öyle bir metadır ki, yalnızca kendisini
satabildiğinde yani bir ücret ilişkisine girebildiğinde hayatta kalabilmektedir.
Öyle bir zorunluluktan bahsediyoruz ki, işçilerin neden “çalışmadan kaçınma haklarını”
kullanıp evde kalmadıkları ve “ekmeklerini yapıp” tuvalet kâğıdı derdine düşmedikleri
sorusu anlamsızlaşıyor.

Ne dersek diyelim, insanlar arasındaki tüm ilişkilerin
askıya alınıp, herkesin sadece geçim araçlarını edinmeye koşullandığı bu
günlerde bile, kendisini zorunluluk olarak dayatan bir ilişki söz konusudur. Bu
da sermaye-emek ilişkisidir. Öyle bir ilişki ki sermaye emek gücünü yeniden
üretirken emek gücü de sermayeyi tekrar tekrar üretmektedir. Bu karşılıklı
üretme zorunluluğu nedeniyle tüm hukuksal, dinsel, sanatsal, sosyal, düşünsel
ve siyasal ilişkiler gibi bir çırpıda askıya alınamıyor. Zira, bu ilişkinin
kesintiye uğraması ve emek ile sermayenin buluşamaması; bir yandan sermayenin
artık değer üretemeyip değersizleşmesi, diğer yandan emek gücünün yaşam
kaynaklarından yoksun kalıp açlığa mahkûm olması anlamına gelecektir. Emek gücü
açısından baktığımızdan, dikkat çekilmesi gereken nokta; emek gücü sahibinin
insan olarak kalabilmesinin ya da eş deyişle tarih yapabilmesinin koşuludur. Ve
bu koşul daha önceki üretim tarzlarının aksine; emekçinin, bedenini hayatta
tutabilmeye yetecek ihtiyaçlarını üretecek araçlardan yoksun olması sebebiyle
emek gücünü sermayeye satmasıdır.

Peki, ölümüne kurulan bu ilişki neden bu kadar yaşamsaldır?
Çünkü “emek gücü, satılmasından önce, üretim araçlarından, faaliyetinin nesnel
koşullarından ayrı durumdadır. Bu ayrılık durumunda, ne doğrudan doğruya sahibi
için kullanım değerleri üretiminde, ne de satılmaları yoluyla onun geçimini
sağlayabilecek olan metaların üretiminde kullanılabilir. Ancak satılması
yoluyla üretim araçlarıyla bağlantısı kurulur.”[8]
Demek ki, sermaye neredeyse emek gücünün orada olmasının nedeni, emekçinin
ihtiyaç duyduğu geçim araçları ve bu geçim araçlarını üretmek için gerekli olan
üretim araçlarının sermayenin metaları olarak emekçiden ayrı bulunmalarıdır.

“Bir kimsenin kendi emek gücünden başka metalar satabilmesi
için, doğaldır ki, bu kimsenin üretim araçlarına, örneğin ham maddelere, emek
araçlarına vb. sahip olması gerekir. Deri olmadan çizme yapılamaz. Ayrıca
tüketim araçlarına ihtiyaç duyulur.”[9] Gelgelelim, sermaye bütün bir
mülksüzleştirme tarihi boyunca emeğin öznel koşulları ile nesnel koşullarını
birbirinden ayırdığından, emekçinin ne üretim araçları ne de tüketim araçları
vardır. Geriye tek bir olasılık kalıyor; o da, kendi üretme potansiyelini
satmak ve bunun karşılığında ihtiyaçlarını karşılamak suretiyle hayatta
kalabilmektir.

Sonuç olarak, emek gücü sahibi yasal olarak kendi emek gücü
üzerindeki tasarrufunu kullanıp emek gücünü satmayıp evde kalabilir. Zaten
yapılan çağrılar da bu yöndedir. Kimse işe gitmek zorundasın demiyor ve evde
kal çağrısı yapılıyor. Bu konuda sonsuz özgür iken; tam da kendi geçim
araçlarını üretebileceği üretim araçlarına sahip olmamak bakımından “özgür”
olduğundan tıkış tıkış otobüslere binip geçim araçları karşılığında derisini
yüzdürmek üzere işe gitmek zorundadır.  

İşte gözlerimiz önünde olup biten şey; işçilerin yoksunluğunun,
onları şiddetli ve kesin bir biçim altında ölüm-kalım mücadelesine ittiğidir.[10]
Üstelik, emeğin dar kazançlı sefil çalışmasının mesai arkadaşı olan bir ölüm
kaygısı eşliğinde. Öyle bir kaygı ki ancak ve ancak geçim araçlarını üretme zorunluluğundan
özgürleşildiğinde dağılabilecektir.

Peki ama nasıl? Marx ve Engels’in çözümü; emek gücü metasının
ortadan kaldırılmasıdır.  

Hic Rhadus Hic Salta!


[1] K. Marx – F.Engels, Alman
İdeolojisi, Evrensel Basım Yayın, İst., 2013, sf.36-37.

[2] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/covid-19-insanoglunu-guclendirecek-1731148

[3] http://www.diken.com.tr/5-nisan-avukatlar-gunu-evde-ekmek-yapilan-gunlerde-adaleti-dusunmek/

[4] Karl Marks, Ekonomi
Politiğin Eleştirisine Katkı, Önsöz, Sol Yayınları, Ankara, 1993, s.23.

[5] http://disk.org.tr/2020/03/disk-covid-19-ile-etkin-mucadele-icin-hukumeti-uyariyor-ve-cagri-yapiyor/

[6] https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2020/04/06/halkin-yuzde-84u-sokaga-cikma-yasagini-destekliyor/

[7]https://www.independentturkish.com/node/155341/d%C3%BCnya/%E2%80%98medeni-avrupa%E2%80%99n%C4%B1n-salg%C4%B1nla-m%C3%BCcadelesi-i%C5%9F%C3%A7iler-a%C4%9F%C4%B1r-i%C5%9Flerde-%C3%A7al%C4%B1%C5%9Fmaya-devam-ediyor

[8] K. Marx, Kapital Cilt II,
Yordam Kitap, İstanbul, 2012, s. 40.

[9] K. Marx, Kapital Cilt I,
Yordam Kitap, İstanbul, 2011, s. 171.

[10] K. Marx – F.Engels, Alman
İdeolojisi, Evrensel Basım Yayın, İst., 2013, sf.187.