Pazar , 6 Aralık 2020

Türkiye’de Parlamenter Sistemin Dünü ve 7 Haziran 20515’ten Sonraki Durumu -II- Osman Tiftikçi

Parlamenter Sistemin Tarihinde Yeni ve
Can Alıcı Bir Dönüm Noktası; 7 Haziran 2015 Seçimleri

Haziran 2011 seçimleri
öncesinde Kürtler ve Türkiyeli siyasi çevreler, farklı demokratik örgütler,
bireyler, Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğunu oluşturdular. 2008 yılında
kurulan BDP (Barış ve Demokrasi Partisi) bu bloğu destekliyordu. Bağımsız
adaylarla seçime girildi ve yüzde 5,6 oranında oy alınarak 36 milletvekili
çıkarıldı. 15 Ekim 2011’de de HDK (Halkların Demokratik Kongresi) kuruldu.

HDK Türkiye’de düzenin
ezdiği, dışladığı bütün toplumsal kesimleri (yani meclise kendi kimlikleriyle,
kendi örgütlerinin temsilcisi olarak girmeleri istenmeyen kesimler), sınıfları
kapsıyordu. Bunların çoğu (Kürtlerin dışındakiler) büyük, kitlesel örgütler
değillerdi ama bileşimin niteliği önemliydi. Sol örgüt ve dergi çevreleri, bazı
sendikalar, Alevi dernekleri, resmi İslamın dışında kalan İslamcılar
(Demokratik İslam Kongresi), engelli dernekleri, Kadın dernekleri, LGBTİ
dernekleri, Çerkesler, Süryaniler, hukukçular, HDK içinde yer almıştı. Burada
önemli olan bu saydıklarımızın bireysel düzeyde değil, genelde örgütlü olarak,
ortak bir program etrafında HDK içinde yer almasıydı. HDK, kendi bileşenlerinden
daha geniş çevrelerin, Ermeni, Rum, Ezidi kesimlerin, örgütlü olmayan
çevrelerin desteğine de sahipti.

HDK’nin aldığı kararla
Ekim 2012 de HDP (Halkların Demokratik Partisi) kuruldu. 2014 yılında yapılan
cumhurbaşkanlığı seçiminde HDP’nin adayı Selahattin Demirtaş yüzde 10’a yakın
oy aldı. HDP 2015 seçimlerine parti olarak katılma kararı aldı ve yüzde 13 oyla
80 milletvekili çıkardı. Yani hep yükselen bir hava yakalanabilmişti.

Türkiye’de Emek,
Demokrasi ve Özgürlük Bloğu ile başlayan süreçte, ezilen, yönetimden dışlanan
kitlelerin nabzı tutulabilmiş, Gezi’nin yarattığı hava nispeten arkaya
alınabilmiş, Kürt partilerinin 1990’lardan beri alabildiği düşük oy yüzdeleri
yüzde 10’lara, yüzde 13’ün üzerine çıkarılabilmişti.

HDP’nin yüzde 10
barajını aşması ve meclise MHP’nin önünde üçüncü parti olarak girmesiyle
birlikte Türkiye’de siyasi sistem alt üstü oldu.

İstenmeyen Güçlerin
Meclise Girmesinin Öncekilerden Farkları

Sosyalistler, Kürtler,
gayrı müslimler tarihimizde ilk defa meclise girmiyordu. İlk kez 1908’de
sosyalist gayrı müslim milletvekilleri, ikinci olarak 1920’de ilk TBMM’de
Türkiyeli komünistler ve kendi kimlikleriyle Kürtler mecliste yer alabilmişti.
1965 secimlerinde ise TİP yüzde 3 gibi bir oyla 15 milletvekili çıkarmıştı.

Daha önce meclise giren
bu temsilcilerin toplumsal dayanakları son derece zayıftı. Örneğin II.
Meşrutiyetin Ermeni, Bulgar sosyalistlerinin işçi sınıfı ile ve kendi ulusal
toplulukları dışındaki kesimlerle bağları yoktu. Bunlar İttihatçılarla yapılan
ulusal ittifaklarla meclise girmişlerdi. 1920’de birinci TBMM’ne giren birkaç
komünistin de ezilen toplumsal kesimlerle, işçi sınıfıyla bağları çok zayıftı.
Kürtler parça parçaydı, meclisteki Kürtler geneli temsil etmiyor ve siyasi bir
örgütlenmeye dayanmıyorlardı. Kaderleri M. Kemal’in elindeydi. Komünist ve Kürt
vekiller, merkezi otoritenin henüz zayıf olduğu, Kürtlerle ittifaka ve Sovyet
yardımına hayati ihtiyaç duyulduğu özel koşullarda meclise girebilmişlerdi. Bu
koşullar ortadan kalkınca silindiler.

1965 yılında TİP’in
gösterdiği başarı, aynı yılın başlarında getirilen “milli bakiye sistemi”
isimli seçim sistemine bağlanır. Bu sistem DP döneminde yaşanan olumsuzlukları
engellemek için 1965 yılında getirilmişti. Ama solcular da bundan istifade edip
meclise girince 1968 yılında (1969 seçiminden önce) bu sistem kaldırıldı. Yani
milli bakiye sistemi sadece bir seçimde uygulanabildi. TİP’in başarısında seçim
sisteminin önemli payı vardı ama TİP’in başarısı, o dönem esen genel devrimci
havadan ve Türkiye solunun, Kürtlerin TİP etrafında bir birlik sağlamalarından
ileri gelmişti. Sol 1960’lı yıllarda ilk kez kitlesel bir güce dönüşmüş,
gençlikle, işçi sınıfıyla, Kürt birikimiyle ilişkiler kurmuştu. Egemen
sınıfları korkutan bu ittifaktı.

TİP etrafındaki
ittifak, farklı toplumsal kesimlerin, işçi sınıfının, etnik kimliklerin
tartışılmış, ortak bir program etrafında bir araya gelinmiş, örgütlü bir
ittifakı değildi. Bu ittifak kendiliğindendi, o günün anti emperyalist,
sosyalist havasının bir ürünüydü. Bu nedenle kısa sürede dağıldı ve 1970’li
yıllarda TİP bütün önemini kaybetti.

1965 yılından sonra
Türkiyeli sosyalistler ve Kürtler ittifak halinde 2011 yılında meclise
girebildiler. 7 Haziran 2015’teki başarı bunun bir devamıydı.  

HDP, HDK’de (Halkların
Demokratik Kongresi) bir araya gelen farklı etnik, dinsel, cinsel vs.
örgütlenmelerin iradi bir ürünü idi. Daha önceki seçimlerde ve esas 2011
seçimlerinde bir denenmişliğe sahipti.

İttifakta yer alan
Türkiyeli devrimci siyasi örgütlerin her birinin 40 yıllık geçmişi vardı. Dile
kolay. Türkiyeli devrimci örgütler 12 Eylül cuntasından sonra çok ağır darbeler
yemişler ama bütün yasak ve baskılara rağmen örgütlü varlıklarını
sürdürebilmişlerdi. 1990’lardan itibaren ortaya çıkan yeni tarihi koşullar
dikkate alındığında bu durum gelecek açısından çok önemli bir başarıdır.

Kürtler de öyle. 12
Eylül’den sonra Türkiye solunun darmadağın olduğu dönemde, Kürt hareketi yeni
temellerde yeniden doğuşunu başlatabildi. Kürt hareketi Orta Doğu ve Türkiye’de
üzeri küllenmiş birçok dinamiğin (Ezidiler, Süryaniler, Asuriler, Araplar,
Farslar, Ermeniler, Çerkesler vs.) yeniden ortaya çıkabilmesinin koşullarını da
yarattı. Kürt hareketi geliştirdiği farklı mücadele ve örgütlenme biçimleriyle,
direngenliğiyle, kitleleri harekete geçirmede gösterdiği başarılarla Türkiye
solu için de esin ve moral kaynağı oldu.

Kürtler 1990 yılından
itibaren parlamenter sistemi zorlamaya başladılar. Bu yılda HEP (Halkın Emek
Partisi) adıyla ilk yasal partilerini kurdular. HEP, SHP (Sosyal Demokrat
Halkçı Parti. Cuntanın kapattığı CHP’nin yerine kurulmuştu) içinde yer alan
Kürt milletvekillerinin, Ekim 1989’da Paris’te düzenlenen “Kürt Ulusal
Kimliği ve İnsan Hakları” konulu bir konferansa katıldıkları için partiden
atılmaları sonrasında kurulmuştu. SHP’nin bu kararı üzerine birçok SHP’li
milletvekili de partiden istifa etmişti.

Kürt siyasetçiler
devletin büyük baskılarıyla karşılaştılar. HEP ve onun yerine kurulan DEP,
HADEP, DEHAP, DTP gibi partiler kapatıldı. Milletvekillerinin dokunulmazlığı
kaldırılıp tutuklandılar. Birçok parti yöneticisi öldürüldü. Parti binaları
bombalandı. Gazeteleri, yayın organları yasaklandı, gazete binaları bombalandı,
muhabirleri öldürüldü. Fakat mücadeleden vaz geçilmedi.

HDP esas olarak bu iki
tarihi dinamik, tarihi birikim, Türkiye solu ve Kürt  hareketi üzerinde yükseldi. İttifak yapan
güçler birbirlerini çok uzun süredir tanıyorlardı. Kürt hareketinin, Türkiye
solunun ve farklı milli, dini kimliklerin birikimleri üzerinde yükselen HDP,
daha önceki parlamenter deneyimlerden farklı olarak istikrarlı ve kalıcı
olduğunu gösterdi. 7 Haziran seçimlerinden sonra yapılan bütün hileli, baskılı,
yasaklı seçimlerde bile yüzde 10 barajını aşmayı başarıp, meclisin değişmez
partisi oldu. Yani artık ortada geçmişte olduğu gibi (1908, 1920, 1965
deneyimleri) geçici, koşullara özgü, seçim yasasında yapılacak bir
değişiklikle, zorbalıkla ortadan kaldırılabilecek bir güç yoktu. Tersine
kalıcı, istikrarlı, 2011 yılından beri sürekli gelişen, bütün toplumsal
dinamikleri tetikleyebilecek bir yapılanma ortaya çıkmıştı.

7 Haziran seçimleriyle
ortaya çıkan bu durum artık parlamentonun eski biçimiyle, yüzde 10 barajı olsa
da, egemen sınıflar, işbirlikçi tekelci sermaye açısından bir işe
yaramayacağını gösteriyordu. Eski biçimiyle parlamento istenmeyen sınıf ve
toplumsal kesimleri, milli, dini kimlikleri, baskıcı politikalar ve yasalarla
yönetimin dışında tutuyor, “bir dahaki seçimde düzelir” umudunu yaratarak,
ezilen kitleleri değişik isimde düzen partileriyle oyalıyor, böylece bağımlı
kapitalist düzenin devamı sağlanıyordu. 7 Haziran seçiminden sonra parlamento
artık bu işlevi görmüyordu. Kürtlerin, Türkiyeli komünistlerin yanı sıra,
“Afedersin Ermeni”ler bile II. Meşrutiyet meclislerinden sonra (1908, 1912,
1914 seçimleri) ilk kez kendi kimlikleriyle meclise girmişlerdi. Bu nedenle
mevcut parlamenter sistem kaldırılıp atılmalı, yerine yeni bir şey
konulmalıydı.

AKP, MHP, CHP lideri ve
kurmayları başta olmak üzere meclisteki bütün düzen partileri hep birlikte, 7
Haziran seçimlerinden sonra harekete geçtiler. Yaptıkları ilk iş 7 Haziran
seçimlerini geçersiz saymak ve HDP’yi, bu partinin tabanını ve tepesini büyük
bir zorbalıkla dağıtmaya çalışmak oldu. Önemli gelişmeleri hatırlayalım:

T. Erdoğan 2015 yılının
Şubat ayında Dolmabahçe’de mutabakat imzalanacak aşamaya gelen barış sürecini
bitirdi. Nisan 2015’te Abdullah Öcalan ile görüşmeler kesildi. 7 Haziran seçimi
geçersiz sayıldı ve Suriye’ye, Kürtlere yönelik savaş tezkeresine CHP dahil
bütün düzen partileri evet dediler, ardından savaş başladı. (1925 yılında
Takrir-Sükun Kanunu ile partilerin, derneklerin, gazete ve dergilerin
yasaklanması, İstiklal Mahkemelerinde yargılamaların başlaması, tek parti tek
adam yönetimine geçiş süreci de Kürt ayaklanması bahane edilerek
başlatılmıştı.) Suruç ve Ankara’da büyük kitlesel katliamlar yapıldı. Bu savaş
ve katliam ortamında 1 Kasım’da yeniden seçim yapıldı. HDP gene yüzde 10
barajını aştı ve meclise girdi. Yani bu iş daha önceki dönemlere, örneğin
1965’e, 1990’lı yıllarda bazı Kürt milletvekillerinin mecliste yer almasına
benzemiyordu. Türkiye 12 Eylül’ü aratmayacak bir savaş ve baskı ortamına
sokuldu. Sur, Cizre, Silopi, Nusaybin gibi Kürt illerinde katliamlar yapıldı.
CHP sözcüleri, Kürt halkına yönelik baskı ve katliamlara, tüm ülkede estirilen
terör havasına karşı çıkacaklarına AKP’yi, “neden Kürtlerle barış yapmaya
kalktın, neden Kürtleri muhatap aldın” diye kıyasıya eleştiriyorlardı. Yani CHP
kurmayları, canla başla Kürt düşmanlığını daha da körüklemeye çalışıyorlardı.
CHP, HDP’li vekillerin meclisten atılması için AKP’ye destek verdi. Ne AKP ne
de CHP ve düzen partileri, var olan Anayasayı bile takmıyorlardı. Bunu da
açıktan ifade ediyor, “Anayasa’ya aykırı ama…” diyorlardı.

Sıra eski parlamenter
sistemin kaldırılıp yerine ucube başkanlık sisteminin, T. Erdoğan komutasında
tek adam yönetiminin resmi olarak kurulmasına gelmişti.

Başkanlık sistemi T.
Erdoğan’la birlikte ortaya çıkmış yeni bir olgu değildi. 12 Eylül Cuntası,
başında  Kenan Evren’in bulunacağı iki
partili bir parlamenter sistem kurmaya çalışmış ama başaramamıştı. Daha sonra
T. Özal ve S. Demirel başkanlık sistemini tartışmaya açtılar. Sermaye daha
1990’ların başlarında, Kürt hareketinin gelişimine ve Türkiye’de sol
dinamiklerin, etnik, dini muhalif güçlerin sahip oldukları potansiyele bakarak,
gelecekte olabilecekleri hissediyordu.

Daha sonra, 30 Aralık
2004 tarihli Hürriyet gazetesinde, konuyla ilgili olarak Rahmi Koç’un şu
sözleri yer aldı:

“En iyisi akıllı bir
diktatör. Ama bu devirde mümkün değil. İkinci en iyi ise başkanlık sistemi.”

2011 yılından itibaren
başlayan, 7 Haziran ve 1 Kasım seçim sonuçlarıyla devam eden süreç, egemen
sınıflar açısından başkanlık sistemini, tartışma konusu olmaktan çıkarıp bir
zorunluluk olarak dayatmıştı.

Tereddütler T.
Erdoğan’ın, R. Koç’un ifadesiyle “akıllı bir diktatör” olup olamayacağı
noktasında toplanıyordu. Çünkü T. Erdoğan istikrarsız, tutarsızlıklarla dolu ve
başına buyruk biriydi. Ne zaman ne yapacağı belli değildi. Sık sık çizgi dışına
çıkıyor ve güven vermiyordu. Belki bunlardan daha da önemlisi, T. Erdoğan geniş
kitleler tarafından istenmeyen, onların tepkisini toplamış biriydi. T. Erdoğan
Türkiye tarihinin en kitlesel halk ayaklanması olan Gezi olaylarına neden
olmuştu. Türkiye’nin 81 vilayeti T. Erdoğan’ın şahsına karşı ayağa kalkmıştı.
Kürtlerin, sosyalistlerin, sosyal demokrat kitlenin, Alevilerin, gayrı
Müslimlerin, Atatürkçü kitlenin, siyasetle ilgisiz görünen milyonlarca gençlik
kitlesinin, örgütlü kadın hareketinin gözünde bütün meşruluğunu yitirmiş
durumdaydı. Kitleleri zapt edebilmek için elinde polis copundan, yandaş
mahkemelerden, yasaklardan başka ikna aracı kalmamıştı. Ama kitleler, esas
olarak T. Erdoğan’ın bu baskı araçlarıyla değil, CHP’nin, “sabredin, bittiler,
tükendiler, ilk seçimde gidiyorlar, provokasyona gelmeyin” türünden pasifikasyon
politikaları ile yerinde tutulabiliyordu. Halkı işin içine katmadan T.
Erdoğan’dan kurtulmanın yolları aranıyordu. AKP, Gezi ayaklanmasından sonra
2013 yılı Aralık ayında rüşvet ve yolsuzluk soruşturmalarıyla düşürülmeye
çalışılmış ama başarılı olunamamıştı. Aynı şey 7 Haziran seçimlerinden sonra
başlayan yeni süreçte 15 Temmuz 2016 darbe girişimiyle denendi. Gene başarılı
olunamadı. R. Erdoğan’ı devirmek için yapılan bu iki girişim (17-25 Aralık ve
darbe girişimi) egemen sınıfların, yaşadıkları ağır siyasi kriz karşısında,
demokratik bir alternatife sahip olmadıklarının itirafı ve kanıtıydı.

Bu başarısız
girişimlerden sonra egemen kesimler için sıra bükemedikleri bileği öpmeye
geldi. İstedikleri başkanlık sistemi için R.T. Erdoğan’dan başka seçenekleri yoktu.
16 Nisan 2017 günü danışıklı ve usulsüzlüklerle dolu bir referandum yapıldı.
Bir yıl sonra Haziran 2018’de yapılan erken seçimlerde de T. Erdoğan CHP’
kurmaylarının paha biçilmez yardımlarıyla Cumhurbaşkanı seçildi. CHP’nin
tavırlarına yazıyı uzatmamak için değinmiyorum.

Eğer CHP gerçekten
başkanlık sistemine geçilmesini ve T. Erdoğan’ın tek adam olmasını istemeseydi,
ya da söylediklerinde samimi olsaydı yapacağı iş belliydi; HDP ile yan yana
gelip milyonlarca kitleyi, onlarca demokratik kitle örgütünü, işçi ve kamu
çalışanları sendikalarını, kadın örgütlerini, meslek kuruluşlarını AKP’nin
karşısına dikmek. Hadi bunu HDP ile yan yana görünmemek için yapmadı diyelim.
CHP samimi olsaydı hiç değilse seçimdeki usulsüzlüklere karşı kendi kitlesini
seferber edebilirdi, ki CHP kitlesi buna dünden (Gezi’den beri) hazırdı. CHP
kurmayları tam tersini yaptılar, örneğin mühürsüz oyları, olağanüstü hal
koşullar altında referandum yapılmasını kabul ettiler. Kılıçdaroğlu direnmek
isteyen CHP kitlesini azarlayıp evlerine gönderdi.

K. Kılıçdaroğlu’nun ve
CHP kurmaylarının T. Erdoğan’dan nefret ettiklerine dair en küçük bir şüphemiz
yok. Çünkü bunca hakaretten, aşağılamadan, fiziki saldırılardan, CHP’ye yönelik
komplolardan sonra zaten başka türlü olması mümkün değil. Ama mesele devletin
ve düzenin bekası olduğunda, CHP şu tercihle yüz yüze kaldığında; AKP ve
Erdoğan mı, yoksa Kürtler, komünistler azınlıklar ve yanlarındakiler mi?  Tercih hiç tereddütsüz birinciden yanadır.
Çünkü AKP diğer düzen partilerinden farklarına rağmen, CHP’nin kurucusu olduğu
düzenin, sistemin bir partisidir.

CHP kurmayları hakkında
söylediklerimizi abartılı bulanlar, yapılanları, CHP liderinin kişisel zaafı,
basiretsizliği, korkaklığı vs. olarak değerlendirenler, CHP’nin bu yazının
birinci bölümünde anlattığımız tarihine tekrar bakmalıdır. Geçmişte M.
Kemal’in, İ. İnönü’nün yaptıklarıyla bugün Kılıçdaroğlu’nun yaptıkları arasında
tam bir uyum, kararlılık ve devamlılık vardır.

Sonuç olarak;

Türkiye tarihinde ilk
ortaya çıktığı 1876’dan beri işçilerin, köylülerin, Kürtlerin, kadınların,
gençlerin, gayrı müslim azınlıkların sorunlarına çözüm üretebilecek bir meclis
var olmadı. Bu sistem altında bundan sonra da hiç olmayacaktır.

CHP, İyi Parti ve diğer
düzen partilerinin “eski parlamenter sistemi tüm kurumlarıyla yeniden inşa
etmek istiyoruz” türünden sözleri, demagojidir, samimiyetsizdir. Madem eski
parlamenter sistemi istiyordunuz, o zaman o sistemin göz göre göre ortadan
kaldırılmasına, seçimlerde yapılan usulsüzlüklere, kitlesel katliamlara, baskı ve
yasaklara, milletvekillerinin tutuklanmasına neden engel olmadınız? Kitlelerin
buna engel olma isteğine neden karşı çıkıp, kitle eyleminin önünde set oldunuz
ve bugün neden hala aynı şeyi yapıyorsunuz?

CHP sözcülerinin
yaptıkları, “zaten bittiler, gitti gidiyorlar, sıkın dişinizi, yapacağınız iş
2023’te bize oy vermek, başka bir şey yapmanıza gerek yok” türünden umut
şırıngaları, kitleleri oyalamak, mevcut sisteme alıştırmak ve bu sistemin
Kürtlere, emekçilere, aydınlara, hukukçulara yani muhalif olan herkese, (bu
arada CHP’ye de) yaptıklarını meşrulaştırmak için başvurulan demagojiden
ibarettir. Ezilen kitleler, dünyanın hiçbir yerinde CHP’nin istediği böyle bir
Hz. Eyüp sabrına sahip değildir.

Görünen o ki CHP,
ezilen, yönetimden, siyasetten dışlanan kitlelerin kendi haklarına bizzat sahip
çıkmaları için hiçbir şey yapmayacak ama kitleler harekete geçerse, eylemleri
amacından saptırmak, pasifize etmek için sürece katılıp elinden geleni
yapacaktır.

HDP ve onun
bileşenlerinin, kazanılan parlamenter mevzileri kaybetmemek için gösterdikleri
direniş meşru ve doğru bir siyasi tavırdır. Ama ağırlık meclis ve seçim
çalışmalarına değil, kitle içinde çalışmaya, ezilenlerin örgütlü tepkilerini
açığa çıkarmaya yardımcı olacak çalışmalara verilmelidir. Özellikle işçi sınıfı
çalışmasına, sendikal çalışmaya karşı HDP’nin takındığı lakayt, gelişigüzel
tavır son bulmalıdır.

Kitlelere sorunların
çözüm yolu olarak, kendi sorunlarına kendilerinin sahip çıkmalarını göstermek
yerine, CHP ve İyi Parti sözcüleri gibi mevcut parlamentoya ve seçimlere umut
bağlatacak bir tavır almak, ezilenlere yapılacak en büyük kötülüktür.

Osman Tiftikci

20 Haziran 2020