Pazartesi , 10 Ağustos 2020

PATLAYAN ÇÜRÜMÜŞ DÜZENİNİZDİR!- FİKRET BAŞKAYA

Dün öğleye doğru Sakarya Hendek’te bir havai fişek fabrikasında şiddetli bir patlama oldu ve yangın çıktı. Söylendiğine göre Fabrikada 110 ton havai fişek ve patlayıcı bulunuyordu… 4 işçinin öldüğü, 114 işçinin yaralandığı, ağır yaralılar olduğu, ne demekse üç işçinin de kayıp olduğu söylendi… Benzer her durumda olduğu gibi, ‘yetkililer’ hemen olay yerine intikal etti. Demeçler verildi. Ölenlere Allahtan rahmet, yaralılara şifa, yakınlarına sabır dileyerek olay yerinden ayrıldılar… AK Parti sözcüsü Ömer Çelik de: “Dualarımız canlarımızla. Sakarya Hendek’te patlama olan havai fişek fabrikasında canlarımız var. Allah hepsini korusun Tüm dualar ve gayretler onları için” dedi… Elbette hayır duası etmenin bir maliyeti yok!  

Bu, o fabrikadaki ilk kaza
değil. 2009, 2011 ve 2014 de de ‘kazalar’ olmuş… Tam bir genel tekrar söz
konusu… Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı
Selçuk, bir gazetecinin, “patlamanın meydana geldiği fabrikada en son
denetim ne zaman yapıldı?” sorusuna, “Senelik rutin denetimlerimiz
var.”
yanıtını
vermiş. Rutin bir cevap vermiş… Hayli
zamandır işçi ölümleri tam bir katliama dönüştü ama ‘kaza’ deyip
geçiştiriyorlar… Fakat bir patlayıcı fabrikasında sorun sadece ölüm ve
yaralanmayla, sakat kalmayla sınırlı değildir. Sadece öleni, yaralananı, sakat
kalanı, ailesini, yakınlarını angaje etmez…Bu tür vak’aların insan ve doğal
çevre sağlıyla ilgili de sonuçları vardır… Nedense sorunun o veçhesi hiçbir
zaman ilgi ve kaygı konusu yapılmıyor… Velhasıl sorun ‘kaza” ile bitmiyor…

Havaya atılan her “fişek”,
%75 potasyum nitrat, %15 odun kömürü, %10 da sülfür içeriyor… Fakat hepsi
bunlardan ibaret değil. Bakır, baryum veya stronsiyum da içeriyor. Havai
fişekler önemli miktarda partiküller de üretiyor. Havanın, suyun ve
toprağın kirlenmesine neden oluyor… Milyonlarca dolar boşuna, havai fişeklerle
birlikte havaya atılıyor… Tabii kapitalizm dahilinde başka türlü olamazdı…

O halde adına ‘kaza’ denilen
işçi katliamlarının gerisinde ne var sorusuna gelebiliriz. Sorunun birinci
veçhesi doğrudan kapitalizmin mantığını angaje ediyor. Kapitalist için işçi,
üretimde kullandığı girdilerden sadece biridir. Kapitalist işçiyi saygıya,
ilgiye lâyık bir canlı, bir insan olarak görmez. O üretim sürecinin işte,
hammadde, ara-mallar, makinalar, enerji gibi bir şey, bir üretim
girdisinden ibarettirBir makinanın arızalanması, onu bir işçinin
ölümünden daha çok ilgilendirir, kaygılandırır… Zira, kırılan makinanın yerine para
ödeyip yenisini alması gerekir.  Oysa,
ölen işçinin yerini alacak birleri, binlercesi, on binlercesi her zaman vardır…
Yani, yedek işsizler ordusu dediğimiz… Bu durum işçiyi efendinin
kölesinden ayırır. Gerçi efendi köleye hiçbir zaman iyi muamele etmez, edemez
ama asla ölmesini de istemez. Aksi halde para ödeyip ‘yenisini’ alması gerekir…
Kapitalist patronun öyle bir sorunu yoktur… Kapitalistler kendiliklerinden ‘iş
güvenliği’ önlemleri almak istemezler… İşçi sağlığı ve  iş güvenliğinin gereği olan harcamaları
yapmak istemezler… Eğer önlem alırlarsa kâr oranı düşer, kâr kütlesi küçülür…
Onlar için ‘aşırı kâr’ vazgeçilmezdir… Onları ancak bir ‘dış zorlama’ hizaya
getirebilir… Bunun için de işçilerin devleti, devletin de kapitalist patronları
önlemler almaya zorlaması gerekir… Şimdilerde ikisi yok! Neoliberal çağın
devleti münhasıran sermayenin hizmetinde…

Eğer, kapitalistler işçiyi
insandan saymıyorsa ne yapmak gerekiyor? İşçi sınıfının örgütlenerek
bilinçlenerek ‘dananın kuyruğunun’ öyle olmadığını göstermeleri gerekiyor… Bir
güç olarak sömürücü kapitalist sınıfın karşısına dikilmeleri gerekiyor… Ancak
haysiyet mücadelesi yapabilen güçlü işçi örgütleri patronları hizaya
getirebilir… Yazık ki, geride kalan 40 yılda işçi sınıfının mücadele yeteneği
aşındı. Dünya, sermaye için ‘gül bahçesine’ döndürüldü… Dünya’nın varını yoğunu
sömüren, talan eden yağmalayan oligarşi küstahlaştı, saldırganlığı arttı… Artık
hiçbir ölçü, hiçbir sınır, hiçbir kaygı söz konusu değil… Lâkin bu durum artık
sürdürülebilir değil. Dalga mutlaka dönecektir… Eşyanın tabiatının bir gereği
olarak…

Türkiye’de sendikalar
dünyanın başka yerlerinde de olduğu gibi, 1960’lı, 1970’li yıllarda önemli bir
aktör olarak sahnedeydi… Neoliberal gericiliğin dayatıldığı 1980 sonrasında
[bizde 12 Eylül  Amerikancı-NATO’cu
darbeden sonra) giderek güç kaybettiler önemli bir sosyal aktör olmaktan
uzaklaştılar. Şimdilerde bizde sendikalı işçi oranı çalışanların çok küçük bir
bölümünü oluşturuyor… TÜRK-İŞ Konfederasyonu bidayetten itibaren zaten
‘devletin ve sermayenin bir örgütü olmanın ötesine hiçbir zaman geçemedi… Bir
tür ‘gayri resmi devlet örgütüdür’… Hak- İş Konfederasyonu da doğrudan AKP’nin
bir ‘yan örgütü’… Geriye DİSK ve birkaç küçük sendika kalıyor ki, taşı yerinden
oynatmaları kolay değil…  Eğer işçiler
etkili bir mücadele yeteneğine sahip olsalardı, katliamlara ‘kaza’
diyebilirler, utanmazca hamaset nutukları atabilirler miydi?