Salı , 21 Eylül 2021

83 yıl önce idam edilen Seyit Rıza hakkında birkaç farklı not – Faik Bulut

Faik Bulut

1937 yılında 14 Kasım’ı 15 Kasım’a bağlayan gece yarısı 6 yol arkadaşıyla birlikte Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edilen Dersim halkının tarihi önderi Seyit (Sey) Rıza ve Dersim meselesi hâlâ tartışılmaktadır.

15 Kasım 2020 tarihinde çeşitli yerlerde anmalar gerçekleştiren siyasi parti ve kuruluş temsilcileri, “Seyit Rıza, Dersim halkı için bir sembol ve hafızadır; devlet, özür dilemeli” başlığıyla yayımlanan bildiride, “hakikatin tamamının kamuoyu ile paylaşılmasını, mezar yerlerinin açılması için Meclis’te araştırma komisyonu kurulmasını, muhakemenin iadesini ve arşivlerin açılmasını” talep ettiler.

Almanya Wuppertal 15 Kasım anma duyurusu-2013 .jpg
Almanya Wuppertal 15 Kasım anma duyurusu, 2013

Bu arada iktidarı da, “muhalefeti (CHP’yi) sıkıştırmak adına Dersim olayını kullanmak dışında bir şey yapmamakla” eleştirdiler. (Evrensel, 14 Kasım 2020)

Bu münasebetle, “Yeni Şafak” gazetesinin 20 Nisan 2015 tarihli nüshasında “İşte o gizli görüşme” başlığıyla sansasyonel bir tarzda “tarihi belge” olarak yayımlanan haber-yorum ağırlıklı “istihbarat raporu”, tekrar sosyal medyada dolaşıma girdi.

M. K. Atatürk'ün Dersim nutku- Tunceli'deki Toplu Haydutluk ortadan kaldırıldı_.jpg
M. K. Atatürk’ün Dersim nutku; Tunceli’deki Toplu Haydutluk ortadan kaldırıldı

Haber özetle şöyleydi:

Yeni Şafak, Dersim isyanıyla ilgili bugüne kadar hiç bilinmeyen bir sırrı açığa çıkarıyor. (Devletin istihbarat teşkilatı) MAH’a sunulan bir raporu, Atatürk’ün idamdan hemen önce Seyit Rıza ile gizlice bir araya geldiğini belgeliyor. Seyit Rıza görüşmede, ‘Af dilersen idam edilmeyeceksin’ diyen Atatürk’e, ‘Af dileyecek bir şey yapmadım’ karşılığını veriyor.

Dönemin CHP Tunceli milletvekili avukat Hüseyin Aygün, bu yayından bir gün sonra, sosyal medya hesabında iddia edilen istihbarat raporunun gerçeği yansıtmadığını 12 maddede topladığı görüşleriyle yalanladı.

(Oda TV, 21 Nisan 2015).

Seyit Rıza'nın ender fotoğraflarından biri-Hasan Saltık-Kalan Müzik Arşivi.jpg
Seyit Rıza’nın ender fotoğraflarından biri / Fotoğraf: Hasan Saltık/Kalan Müzik Arşivi

Ona göre, Milli Amele Hizmetleri Teşkilatı (MAH) raporu gerçek dışıdır. Şöyle ki:

İdam sırasında yazıldığı ileri sürülen rapor, sipariş üzerine, AKP binasında ve 2015 yılında yazılmıştır. Çünkü bahsedilen o rapor, 1930’larda henüz Osmanlıca kelimelerin ağırlıklı olduğu Türkçeyle değil, günümüzde kullanılan düzgün bir Türkçe ile düzenlenmiştir.

Atatürk ile Seyit Rıza arasında tercümanlık yapacak olan iyi Zazaca bilinen birinin Ankara’dan götürülmesi kuşkuya yol açmaktadır. Ayrıca Seyit Rıza ve arkadaşlarının cellâdının ‘Çingen çocuğu’ olması meselesi de Osmanlı ve Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir olaydır, dolayısıyla inandırıcı değildir.

Aygün’ün de referans gösterdiği dönemin üst düzey emniyet görevlisi sıfatıyla gittiği Elazığ’da, idama mahkûm edilen Seyit Rıza ve arkadaşlarının infazını düzenleyen İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarına baktığımızda, M. Kemal Atatürk– Seyit Rıza gizli buluşmasının imkânsız olduğu sonucuna varmak mümkündür.

Ancak, bazı çelişkili noktalar da dikkat çekicidir:

M. Kemal, 12 Kasım 1937 günü Ankara’dan özel beyaz trenle ‘Doğu Gezisi’ne çıkmış; 13 Kasım’da Sivas’ta konaklamış; 14 Kasım’da Malatya’ya geçerek bazı ziyaretlerden sonra öğleden sonra saat ikide Diyarbakır’a hareket etmiş; aynı günün gecesini Elazığ’da geçirmiştir.

Seyit Rıza, Elazığ'daki Askeri Mahkemeye götürülürken.jpg
Seyit Rıza, Elazığ’daki askeri mahkemeye götürülürken

Dönemin yerel gazetelerine yansımış olan gezi haberi, pek ön plana çıkarılmamıştır. Bu, garip bir durumdur.

Gazeteci-yazar Mehmet Topal’ın “Atatürk Elazığ’da” isimli kitabına bakalım:

Atatürk, Anadolu Gezisi ile 14 Kasım 1937’de trenle Elazığ’ın Yolçatı İstasyonu’na gelir. Orada Elazığ’daki yetkililer ve eşraftan kimseler tarafından coşkuyla karşılanır. Buradan Elazığ’a girmeden Sivrice ve Maden ilçelerinden geçerek Diyarbakır’a gider.

(Elazığ Eğitim, Sanat, Kültür Vakfı yayını, s. 6-27.) 

Atatürk, Singeç Köprüsünü açarken.jpg
Atatürk, Singeç Köprüsünü açarken

Atatürk’ün geceyi Elazığ-Yolçatı’da geçirip geçirmediği açık değildir; zira aynı kaynağa göre o, 14 Kasım gecesi Diyarbakır’a varmıştır.

Keza Topal’ın gazetecilik mesleğinin 50’nci yıldönümü münasebetiyle Fırat Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde düzenlenen konferans sırasında, dikkat çeken bir tanıtım cümlesi kullanılmıştır:

Yazar, ‘Atatürk Elazığ’da’ adlı kitabında Atatürk’ün 17 Kasım 1937’de Elazığ’a yaptığı ziyareti detaylarıyla anlattı.

(Bkz. Fırat Üniversitesi İletişim Fakültesi sitesi,
“Gazeteci-yazar Mehmet Topal ile Gazetecilikte 50 Yıl”)

Elazığ merkezli yerel Uluova gazetesinde ise haber şöyle verilmiştir:

14 Kasım 1937 günü Yolçatı’na gelen ve büyük bir törenle karşılanan Atatürk ile beraberindekiler, o gün Elazığ’a geçmeden Diyarbakır’a gittiler. Diyarbakır’a giderken, Elazığ’ın Sivrice ilçesinde bulunan Gölcük gölünü gördüğünde beyaz treni göl kenarında durduran Atatürk, bu güzellik karşısında duygularını ‘Dünyanın en güzel memleketi Türkiye’dir’ diyerek dile getirdi.

(Ülker Ardıçoğlu, 17 Kasım 1937, Uluova gazetesi, Sayı: 13733.)

Resmi sayılabilecek bir kaynağa da bakalım:

Atatürk, 15 Kasım’da Diyarbakır’daki ziyaretlerini bitirdikten sonra 17 Kasım’da Elazığ’a uğramıştır.

(İhsan Sabri Çağlayangil, Kader Bizi Una Değil,
Üne İtti: Çağlangil’in Anıları,  s. 49-52, Bilgi Yayınevi, 2007.)

Çağlayangil’in bu konudaki bir röportajı da “Munzur” dergisinde yayımlanmıştı. (Bkz. Munzur dergisi-Dersim Etnografya Dergisi, sayı 30,  yıl 2008.)

Bazı Dersimlilerin çıkardığı internet gazetesi Çıla’da yayımlanan “15 Kasım 1937: Güneşin Doğmadığı Gün” başlıklı ve 2 Kasım 2011 tarihli haber-yorum ağırlıklı yazı, Serhat Halis tarafından kaleme alınmıştır.

Salman Yeşildağ, Dersim'deki toplum kırım sırasında katledilen kız kardeşinin fotoğrafını tanıdı- kaynak- CNN Türk sitesi .jpg
Salman Yeşildağ, Dersim’deki toplum kırım sırasında katledilen kız kardeşinin fotoğrafını tanıdı

Halis, uzunca makalesinde, Atatürk gezisinin yol haritasına ilişkin çelişkileri sorgulayarak yorumlamıştır:

“Aynı gün Diyarbakır’a gitmiş olması durumunda Mustafa Kemal’in tarih yaprakları yine 14 Kasım’ı gösterdiğinde Diyarbakır’da bulunması gerekirken, 15 Kasım günü Maden ilçesinde ve Diyarbakır’da olduğunu dönemin gazetesi Ulus arşivlerinden bulmak mümkündür.

16 Kasım 1937 tarihli Ulus gazetesinin manşeti şöyledir: ‘Atatürk, dün akşam Diyarbakır’a şeref verdiler.’

Ayrıca M. Kemal’in 14 Kasım’da Malatya’dan Elazığ Yolçatı’ya, oradan da hiç durmadan aynı gün içerisinde sırasıyla Sivrice, Maden ve Diyarbakır’a gittiğini söyleyenlerin bir çelişkisi daha mevcut. Zira M. Kemal Malatya’dan 14 Kasım Pazar günü saat 14.00’te ayrılmıştır ve Yolçatı’ya vardıktan hemen sonra Sivrice’ye gitmiş olduğunu kabul ettiğimizde, en erken akşam saatlerinde Sivrice Gölü’nün kenarından geçmesi gerekirdi.

Oysa bakın M. Kemal’in Sivrice Gölü yakınından geçerken, trenden inerek gölü izleme olayını Kemal Zeki Gençosman nasıl aktarıyor:

… rahmetli Atatürk Diyarbakır’a gidiyordu. Demiryolu gölün kıyısından geçer. Sabah serinliğiydi. Hususi trenini durdurdu. Gölün kıyısına indi… …O sabah saatinde Atatürk’ün bu güzel su kenarında çocuklar gibi şen yüzünü…

(Gazeteci, bürokrat ve 1960’taki Kurucu Meclis Basın sözcüsü Kemal Zeki Gençosman, “Hazar Gölü Adını Atatürk Koydu”, Dünkü, Bugünkü, Yarınki ELAZIĞ Dergisi, 1974 Özel sayısı, s. 20) Serhat Halis, yukarıdaki kaynaklara ilaveten bahsedilen analizine dayanak olarak iki internet linki daha veriyor:

http://blog.radikal.com.tr/Sayfa/ataturk-seyit-riza-ile-gorustu-mu-30257

http://dersimnews.com/dersim38/seyit-riza-idam-edilmeden-once-atatuturkle-gorustu.html)

Yazı sahibinin, M. Kemal’in Elazığ-Diyarbakır gezi tarihi ve saati hakkında yayımlanmış olan onca çelişkili haber ve anlatımlardan sonra vardığı sonuca bakalım:

M. Kemal’in, bu alıntıdan da anlaşacağı gibi, Sivrice’ye 15 Kasım günü sabah erken saatlerde gittiğini anlıyoruz. Zaten Ulus gazetesinin 16 Kasım 1937 tarihli sayısında, ‘Atatürk öğle yemeklerini (…) Gölcük’te yemişler ve trenlerinden inerek göl etrafında iki saat kadar devam eden tetkiklerde bulunmuşlar, alâkadarlara bazı emirler vermişlerdir. Atatürk’ün trenleri saat 14.10’da Maden’e varmıştır.’ haberi yayımlandığı için tereddüde yer kalmadan M. Kemal’in 14 Kasım gecesini Elazığ’da geçirdiğini söyleyebiliriz.

M. Kemal Atatürk-Dersim meselesinin askeri yöntemlerle kökünden halledilmesi emri verdi.jpg

Söz konusu yazıda yukarıdaki çelişkili noktalara işaret eden Serhat Halis, Mustafa Kemal ile Seyit Rıza buluşmasına ilişkin iddiayı onaylayan bir görüşü benimsiyor:

Görüşmede neler yaşandığı, hangi diyalogların geçtiği konusunda elimizde herhangi bir bilgi yok. Fakat görüşmede Seyit Rıza’nın M. Kemal’e karşı net bir duruş sergilemiş olduğunu söyleyebiliriz. Zira o gece M. Kemal’in, Seyit Rıza’dan affedilmesine yönelik aman dilemesini beklemiş olma ihtimali yüksektir. Böyle bir davranış yerine tam tersi bir tavırla karşılaşılması nedeniyle o gece, özellikle gizlenmiş…

Dersim'e uçakla bomba atan askeri pilot Sabiha Gökçen ve M. K. Atatürk.jpg
Dersim’e uçakla bomba atan askeri pilot Sabiha Gökçen ve M. K. Atatürk

Günümüzde de Dersim‘e dair gizli veya açık birçok mesele hâlâ tartışılmaktadır ve gerçeklerin tümü henüz ortaya çıkmamıştır.

Mesela, Dersim olayının öncesine denk düşen 1920’de biri Koçgiri ayaklanması önderi Alişêr’e, diğeri Seyit Rıza’ya atfedilen diplomatik özellikli iki farklı mektup, geçen mayıs ayında Fransız arşivlerinde bulunup yayımlandı.

“Koçgirili-zade Ali Şir” imzasını taşıyan ve Paris’teki Sevr Komitesi’ne “Kürdistan Teali Cemiyeti İmraniye şubesi adına” gönderilen ilk mektupta, Osmanlı devrinin büyükelçisi Şerif Paşa, “Kürtlerin meşru temsilcisi olarak” görülüyor ve “Kürdistan için bağımsızlık” talep ediliyor.

1920'de Seyit Rıza'nın Sevr Komitesi'ne gönderdiği Osmanlıca mektup .jpg

Diğer mektup ise müştereken kaleme alınarak Dersim’den gönderilmiş. Mektuptaki yegâne ıslak imza, “Şeyhasananlı aşiret reisi” ibaresiyle Seyid Rıza’ya aittir. Bu mektuptaki talep de, ilk mektubun muhtevasına uygundu.

Seyit Rıza'nın Fransız arşivlerinde bulunan Fransızca yazılı mektubunun nüshası .jpg
Seyit Rıza’nın Fransız arşivlerinde bulunan Fransızca yazılı mektubunun nüshası

Konuyu haberleştirip yayına hazırlayan Sedat Ulugana, olaya şöyle bir açıklama getiriyor:

Seyid Rıza ve diğer reislerin Dersim’i Kürtlüğün merkezinde konumlandırıp, son derece milliyetçi bir söylem ile hitap ettikleri bu mektup, ilk defa 2010’da Ali Kılıç tarafından, ilerleyen yıllarda ise Evin Çiçek, Dilek Kızıldağ Soileau ve Munzur Çem gibi yazarlarca gündeme getirildi. Fransızca çevirisi özet şeklinde yapılmış mektubun orijinalini yüz yıl sonra açıp okuduğumuzda, Dersim ve Seyid Rıza’ya başka bir gözle bakmamız gerekecek.

(Sedat Ulugana, “Seyid Rıza, Dersim ve iki Mektup”, Gazete Duvar, 11 Mayıs 2020.)

Singeç Köprüsü açılışı sonrası M. Kemal Atatürk istirahat ediyor.jpg
Singeç Köprüsü açılışı sonrası M. Kemal Atatürk istirahat ediyor

Belki hatırlarsınız, bir ara medyada Seyit Rıza’nın Dersim’in mutlak yetkilerle donatılmış asker valisi Abdullah Alpdoğan Paşa’ya 1937’de gönderdiği mektubun ortaya çıktığına dair bir haber yayımlanmıştı.

Buna göre; Habertürk TV Haber Koordinatörü Abdullah Kılıç, Cumhurbaşkanlığı ve TBMM arşivlerinde 10’un üzerinde mektup bulmuştu.

Güya bunlardan en önemlisi “Dersim Başkomutanı” imzasıyla Birleşmiş Milletler Teşkilatı’na bağlı bir kuruluşa gönderilmiş olanıydı. Sözüm ona Seyit Rıza, “Dersim’in bağımsız olması için BM’den yardım” istiyordu!

Ancak bizzat bu belge, gerçekte böyle bir mektubun yazılmadığını ortaya koyuyordu. Zira dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın cumhurbaşkanlığı makamına sunduğu 18 Ekim 1937 tarihli bilgi notunda, “İddia edilen mektubun Seyit Rıza tarafından değil, onun adını ve imzasını kullanan Yusuf isimli Suriye’de yaşayan biri tarafından gönderildiği” belirtiliyordu.

Bu habere yer veren “1971’den Bugünlere DERSİM Haber” sitesi, “Seyit Rıza’nın Ortaya Çıkan Yeni Mektubu” başlıklı ve 9 Mayıs 2012 tarihli yayınında o zamana kadar bilinmeyen bir bilgiyi paylaşıyor:

1937 yılında Dersim’de bir iç savaşın yaşanmasından endişe eden Seyid Rıza, bir yakınını Abdullah Alpdoğan Paşa’ya yollayarak kanın durdurulmasını istedi. Dönüşte Sin Köyü’ne misafir olan arabulucu, Alpdoğan’ın emriyle Kırgan aşiretinden iki kişi tarafından öldürüldü. İki suikastçı, Hozat’a giderek askeri kışlaya sığındılar. Seyid Rıza da yanına aldığı 100 kişilik silahlı gücüyle Sin Köyü’nü ve bir karakolu bastı, katillerin kendisine teslim edilmesini istedi.

Bu sırada Seyid Rıza, tekrar temaslar kurdu. O, yine kan dökülmesini istemiyordu. 20 Mayıs 1937 tarihinde Alpdoğan Paşa’ya şöyle bir mektup yazdı: ‘Kan dursun yeter ki! Beni ve aşiretimi, Erzurum’a yollayın. Ya da hükümet benden şüphe ediyorsa Halep’e gideyim. Veyahut Türkistan’a geri gönderin.

Dersim'e kapsamlı askeri operasyon yapılması kararına ilk imzayı Cumhurbaşkanı M. K. Atatürk atmış. .jpg
Dersim’e kapsamlı askeri operasyon yapılması kararına ilk imzayı Cumhurbaşkanı M. K. Atatürk atmış

Ortaya çıkmayan gerçekler bağlamında yeni bir noktaya değinmeyi elzem görüyorum:

Seyit Rıza’nın az bilinen, daha doğrusu şimdiye kadar dikkati çekmeyen bir yanını gözler önüne seren akademisyen-yazar Dilek Kızıldağ Soileau’nun 2013 tarihli bir çalışmasını internet ortamında buldum:

“Belgelerdeki mi, Belleklerdeki mi: Hangi Seyid Rıza?” (Bkz. Kebikêç, sayı 36, yıl 2013.)

Dilek K. Soileau’nun Alevilik, Kürt tarihi, Koçgiri ve Dersim tarihi konularında çeşitli yayınları bulunuyor. Yazarın adı geçen çalışmasında, dikkat çektiği noktalar hayli ayrıntılı ve uzundur.

Dolayısıyla bunları, özetleyip birkaç paragraf altında toplamak durumdayım. Dileyen sözü edilen yazıyı internet ortamında bulup okuyabilir.

  • Koçgiri ayaklanmasının Dersim yöresine sıçraması kaygısı, resmi yazışmalarda sıkça dile getirilmiştir. Ankara Hükümeti’nin de dikkatini çeken ve Dersimlilerin açıktan Koçgiri’ye desteklerini beyan eden önemli bir gelişmedir.

    Şöyle ki;  Mart 1921’de Koçgiri’de olayların başlamasından hemen sonra, Sivas Valisi ve Erzincan Valisi Ali Kemali tarafından farklı tarihlerde Dersim’deki inanç önderleriyle aşiret reislerine gönderilen nabız yoklama kabilindeki iki ayrı telgrafa, bu önderlerin verdikleri cevap hemen hemen aynıdır:

Ordunun bölgedeki soruşturmaları ve askeri harekâtı, yöre halkı olan Kürtleri vurup yok etmek niyeti taşımaktadır. Ermenilere yapıldığı gibi, Kürtler de tehcir edilecektir endişesi yaygındır. Bu nedenle Koçgiri halkının kendisini savunması meşru sayılır.  

İmha operasyonları ve direnenlerin durumuna ilişkin iki ayrı haber.jpg
İmha operasyonları ve direnenlerin durumuna ilişkin iki ayrı haber

 

  • Her iki kaynağın da aktardığı bilgilerin benzer içeriklerinden anlaşıldığına göre; Dersim seyidlerinin/aşiret reislerinin cevabı aslında “Kürtlük/Kürdistan” adına yapılacak bir isyanın değil, o bölgede yaşayan Kürtlerin tıpkı yakın bir geçmişte bizzat şahit oldukları komşuları olan Ermeniler gibi imha edilebilecekleri endişesiyle verilen manevi desteğin göstergesidir.
  • Belirtip vurgulamakta yarar var: Hem Koçgiri hem de Dersimlilerin kullandıkları Kürt tabiri bölgede sadece etnisiteye değil, Aleviliği de içine alan kapsayıcı bir ötekiliğe işaret eder ki, buradaki öncelikli yakınlaştırıcı ortak payda Aleviliktir. İki taraf arasındaki akraba evlilikleri ve ocak-pir-talip ilişkisi de bunun delillerinden sayılır.
  • Nuri Dersimi’nin anlatılarında Seyid Rıza’yı ön plana çıkararak ona hareketin lideri misyonunu yüklemesi elbette tesadüf değildir. Seyid Rıza, çevredeki diğer aşiretler nezdinde gerek kişiliği gerek liderlik vasıflarından dolayı sevilen, saygı duyulan ve sözü geçen bir aşiret reisidir.

    Babası Seyid İbrahim’in Şeyh Hesanan aşiretlerinin inançsal lideri olması ve ölümünden sonra da rehberlik (reyberlik) makamını Seyid Rıza’nın sürdürmesi, ona aşiret liderliği yanında dinsel/inançsal önderliğinden dolayı da saygınlık kazandıran nedenlerdendir.

  • Kendisine bağlı çok sayıda silahlı aşiret güçlerinin bulunması da, onu diğer aşiretler arasında güçlü ve saygın kılan etmenlerden biri olsa gerektir.
  • Seyid Rıza, hem devlet nezdinde hem de kamuoyunda olumlu ya da olumsuz belli bir şöhrete sahiptir… Dolayısıyla idamından sonra Dersim’in Kürt resmi tarihini yazmaya soyunan Nuri Dersimi, ulusal harekete bir “önder” ve “kahraman” bulma girişiminde Seyit Rıza’dan daha iyi bir isim düşünemezdi.
  • Seyid Rıza’nın şöhreti elbette “Dersim İsyanı” ile ilişkilendirilmesi ve sonrasında idam edilmesiyle sınırlı değildir. Osmanlı döneminden itibaren bölgede birçok direnişe kalkıştığı ya da ayaklanmalara önderlik ettiği çok sayıda kaynakta belirtilmektedir.

    Örneğin Naşit Hakkı Uluğ, 1908’de asilerin, Ovacık’ta bulunan bir kıtâ’at’ı (askeri birliği) kuşattıklarını, bölgede ayaklanma çıkardıklarını ve bu harekete Seyid Rıza’nın kumanda ettiğini aktarmaktadır.

  • Nuri Dersimi’nin kendi anlatılarına göre de Seyid Rıza, daha 1912’lerde Hozat Valisi’nin otoritesini tanımayarak, Elazığ ve Erzincan bölgesindeki İttihat Terakki’nin uygulamak istediği projelere karşı çıkmış; bazı Doğu Dersim aşiretlerini de birleştirerek bölgede çıkan isyanın öncülüğünü yapmıştır.
  • Yukarıda bahsi geçen davalarla ilişkili midir bilinmez ama Seyid Rıza gıyaben idam cezasına mahkûm edilmiştir. Ancak, Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde bulunan 8 Aralık 1912 tarihli bir belgeye göre:

Dersim’in Yukarı Abbasan Aşireti reisi olup gıyaben idam cezasına mahkûm olan Seyid Rıza’nın hukuk-i şahsiye davası baki olmak üzere affına karar verilmiştir.

 

  • Seyid Rıza, Birinci Cihan Harbi’nde bölgede aşiret güçlerinden milis alayı oluşturarak başına geçmiş; Ruslara karşı Erzincan ve Dersim’i savunmak gibi eylemleri ona itibar kazandırmıştır. Daha sonraki dönemlerde de devlet ile aşiretler arası ilişkilerde muhatap alınmasını da sağlamıştır.
  • Bir iddiaya göre Rusların çekilmesinden sonra, aşiretlere madalya ve hediyeler veren Osmanlı İdaresi, Seyid Rıza’yı ayrıca ödüllendirerek Erzincan’da “İl İdaresi Üyeliği”ne atamıştır. Seyid Rıza’nın savaştaki katkısından dolayı, Kazım Karabekir tarafından “kendisine madalya verilerek generallik rütbesine yükseltildiği” iddiası bile mevcuttur.
  • ‘de Seyid Rıza’yı tedip için üzerine kuvvetler gönderdiği söylenen Vali Sabit, çok geçmeden bu tavrını değiştirmiştir. Muhtemelen bu değişiklik, Seyid Rıza’nın savaş öncesinde bile devlet için yaptığı “faydalı icraatlarından ” ötürü olmalıdır.

    Çünkü 1912’den iki yıl sonra Vali Sabit,  Balaban Aşireti Reisi Gülağa’ya gönderdiği bir mektupta; “…şimdiye kadar din ve namusuyla hizmet eden Seyid Rıza’ya malumat vererek onun muaveneti (yardımı) ile Hozat’a kadar gidiniz” demektedir.

  • Özellikle Genelkurmay’ın ATASE, TBMM, Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık Osmanlı ve Cumhuriyet Arşivleri’nden edindiğimiz bu belgeler; Seyid Rıza, döneme dair tutumu ve diğer gelişmeler hakkında bilgiler içermektedir. Bu belgelere göre Seyid Rıza; N. Dersimi’nin resmettiği imajın aksine, hükümetle uzlaşmaya çalışan, arabulucu, çözüm arayıcı, her fırsatta hükümete itaatini bildiren bir aşiret reisi olarak karşımıza çıkmaktadır.
  • 7 Haziran 1921’de, TBMM Hükümeti Erkan-ı Harbiye-i Umum Riyaseti tarafından Merkez Ordusu Kumandanlığı’na gönderilen bir telgrafta, Seyid Rıza hakkında bilgiler yer almakta ve bu bilgilerin doğru olup olmadığına dair görüş sorulmaktadır.
  • Seyid Rıza Ağa’nın, 10 Mayıs 1921 tarihinde Erzincan Mebusu Osman Fevzi Bey vasıtasıyla TBMM’ne gönderdiği bir mektupta şu tür ifadelere yer vermiştir:

Dersim’de İngiliz parasına tamah ederek isyana iştirak eden bir fert olmadım. Bu hususta yapılan haberleri ret ve tekzip ettim. Şimdiye kadar hükümete arz-ı hizmetten geri kalmayan Alişan’ın düştüğü akıbetten müteessirim (üzgünüm)…Alişer, mahkûmiyet firarından dolayı başkalarının teşviklerinden ziyade kendi fikriyle bu harekete (Koçgiri isyanı-F.B.) iştirak etmiştir.

  • Mektupta ayrıca, Seyid Rıza’nın, Koçgiri isyanı ve oradaki askeri harekâtın neden olduğu tahribattan da bahsedilmiştir. Sadeleştirilmiş bir dille belirtirsek, Seyid Rıza’nın bu noktadaki beyanı ve ricası şöyledir:

Takip harekâtının ilan edildiği şekilde, isyanı tertip eden ve neden olanların tenkilini ve tutuklanmasını gerektirirken, hükümet tarafından kendisi için çizilen sınırı ihlal etmiştir. Bir kısım ahaliye zarar verilmiş ve köyleri tahrip edilmiştir.
Ayrıca ben bile  (asker tarafından) takip edildim.  Bu durum, Dersim ve Ovacık çevresinde galeyana sebep vererek aşiret reislerine karşı itaatsizliğe dahi sevk etmiştir. Dolayısıyla olayların daha fazla ateşlenmesine meydan verilmemesi ve vatanın selâmeti namına rica beyanında bulunuyorum.

  • Bu belgelerden anlaşılacağı üzere, Seyid Rıza mektubunda öncelikle hakkında çıkan suçlamaları reddetmekte, isyana (Koçgiri) iştirak etmediğini belirtmekte ve kendisini savunmaktadır.
  • Koçgiri İsyanı’nı bastırmak için olağanüstü yetkilerle görevlendirilmiş olan Merkez Ordusu Kumandanı (Sakallı) Nurettin Paşa, 7 Haziran 1921’de yazdığı telgrafta, “Seyid Rıza’nın hükümete sadık göründüğünü ve bir taraftan da tahriklerden ve aleyhtarlıktan geri kalmayan ikiyüzlü bir adam olduğunu” yazmıştır.
  • Seyid Rıza, gönderdiği mektuplardan sonuç alamamış olacak ki hükümette sözü geçen saygın şahısları da devreye koyarak kendi namına aracılık yapmalarını sağlamıştır. Bu doğrultuda yine Erzincan Mebusu Osman Fevzi, Merkez Ordu Kumandanlığı’na Seyid Rıza namına gönderdiği 10 Eylül 1921 tarihli telgrafta, “Seyid Rıza’nın hükümete karşı yaptığı faydalı işlerden bahsetmiş; onun iyi niyetini ve hükümete itaatini aktardıktan sonra hükümetten isteklerini sıralamıştır.”
Dersim'deki toplu imha operasyonlarına ilişkin gazete haberi_.jpg
Dersim’deki toplu imha operasyonlarına ilişkin gazete haberi

 

Yeri gelmişken bir noktaya değinmeliyim:

Seyit Rıza’nın idam tarihini 18 Kasım olarak yanlış beyan eden Baytar lakaplı M. Nuri Dersimi’nin Dersim olayları ve kendi rolüne ilişkin kitabında çok sayıda maddi hata, abartı, tutarsızlık, gerçek dışı ve kulaktan dolma bilgi mevcuttur.

Öte yandan onun Dersim coğrafyasını “Kürdistan” ve ahalisini “Kürt” olarak tanımlaması, “Zazacılık” iddiasında olan bazılarını kindarlık derecesinde kızdırmış olmalı ki, Nuri Dersimi hakkında “hain, devlet ajanı” türünden karalamalar yapılmaktadır.

Hâlbuki devlet, onun Suriye ve Ürdün’e sığınmasını asla affetmemiş, özelikle Ürdün’de kalmaması için diplomatik baskı uygulamıştır.

Yaklaşık 40 yıl boyunca devletin affetmediği Dersimi’nin “ajan” olması mantıklı mıdır?

Ajan olsaydı, Suriye’ye sığınmış Türkiyeli Kürt şahsiyetleri, ona saygı duyup birlikte çalışırlar mıydı?

Varsayalım ki “eski bir ajan” idi; son 45 yılındaki tavrı halkından yana mıydı, yoksa hizmet ettiği devletten yana mı?

Mesele devlete hizmet etmesi ve askerlik yapması ise, Seyit Rıza’nın bir dönem devletle nasıl uzlaşı ve işbirliği içinde olduğunu yukarıda örnekledik.

Şeyh Said olayının planlayıcı sayılan Miralay (Albay) Cibranlı Halit ile Ağrı isyanı komutanı İhsan Nuri hem Osmanlı hem Cumhuriyet ordusunda subaydılar. Cumhuriyet yönetimi, İhsan Nuri Paşa hakkında “ajanımızdır” söylentisini bile yaymıştı!

Velhasıl, Dersim trajedisinin yol açtığı yara ve tartışmalar kolay kapanmaz ama biz sözü Şair Sezai Sarıoğlu’nun Kürtçe-Türkçe yayımlanan kültür, sanat, politika dergisi Dilop‘ta geçen şu sözüyle bağlamak istiyoruz:

Dünya görüşünüzü ve kalbinizin yerini unutmadıysanız, Dersim, sözcük olmanın ötesinde insanı yüzleşmeye davet eden bir sözlüktür…

(Kasım/Aralık 2020 sayısı)

 

 

© The Independentturkis