Perşembe , 9 Aralık 2021

BİR ASİMİLASYON ARACI OLARAK TOPONİMİ -2- GÜNGÖR ŞENKAL

Bu bölümü, Ali Tayyar Önder’in kitabında(1) verdiği yer adları örnekleriyle, ama önce geçen yazımızda(2) eksik bıraktığımız Cala adlı bir yerleşim yeri, daha doğrusu onun bağlı olduğu köy ile sürdüreceğiz.

Türkiye’nin Etnik Yapısı adlı kitabında Önder, OBİ/CALA adlı bir köyden söz eder. Açıklaması da, ʺKöy. Afganistan’da Oğuzlar’ın Karadaşlı boyuna bağlı bir oymak CALA(lı)ʺ. Hemen bunun altında Cala adlı bir de mahalle vardır: ʺMahalle, Hungimek Sufla köyü (Yusufeli). Afganistan’da Oğuzlar’ın Karadaş boyuna bağlı bir oymak CALAC, ‘Yerleşmeye uygun yer’. Önder, bu Cala’nın bağlı olduğu köyü de (Hungimek Sufla) ayrı bir başlık altında açıklamaya çalışır. Burada yazılan ise şöyledir: HUNG-GIMEK: Köy (Yusufeli) Hun ve Gımek iki Türk kavmi (Önder: 264).

Bunları incelediğimizde bizim karşılaştığımız tablo oldukça farklıdır. Yeni adı Dokumacılar olan Hungamek Süfla, Nişanyan(3) tarafından Ermenice olarak gösterilmiştir. Sufla sözcüğünün Arapçada aşağı anlamına (ulya/yukarı karşıtı; yeni adı Yüncüler olan bir de Hungamek Ulya köyü vardır) geldiği düşünüldüğünde aramamız gereken Hungamek sözcüğüdür. Bunun anlamı da Ermenice (olası) ‘beşi bir?’ olarak verilmiştir (Nişanyan: 200). Beş sayısının Ermenice hink, bir sayısının da meg olduğu bilindiğinde, bu açıklama akla yatkın gelmektedir. İşte şimdiki Dokumacılar köyünün şimdiki mahallesi Kaymaz’ın eski adı Çala’dır ve bunun da Gürcüce ‘çayır’ anlamına geldiğini daha önce yazmıştık.

Örneklerde geçen ve Maraş Pazarcık’a bağlı gösterilen Savran adlı yerleşim yerinin açıklaması Önder’de şöyledir: Oğuzlarda şehir ismi (Önder: 208). Önder, alıntı yaptığı metinleri güncelleme gereği bile duymadığından, bu yerlerin bugünkü siyasi konumlarını bulmak çok zaman almaktadır. Anılan köy 1958 yılında Adıyaman’ın Gölbaşı ilçesine bağlanmıştır (Önder’in kitabının ilk basım tarihi 1998!). TDK Türkçe Sözlük’lerinin eski baskılarında bulunmayan bu sözcüğün kökeni TDK-Online güncel sözlükte Farsça (sārbān), anlamı da ‘deveci’ olarak verilmiştir. Nişanyan’ın Türkiye Kişi Adları Sözlüğü’nde ‘deve güden, kervancı’ anlamlarına geldiği yazılıdır (4). Farsçada ‘kervandan (dolayısıyla develerden) sorumlu olan kişi’ gibi bir anlamı vardır ve sesletimi sārebān biçimindedir. Ayrıca Farsçada sārvān (sesletimi sārevān) biçimli yazımı da mevcuttur (Farsçada meslek adları yapımında kullanılan sonekler +bān ⁓ +vān; karşılaştırma için: bāġbān/bağcı). Dolayısıyla, Oğuzlarda şehir adı olması sözcüğün Farsça olması gerçeğini değiştirmiyor.

Önder’in listesindeki yerleşim yerlerinden biri de Artvin/Yusufeli’ne bağlı ve şimdiki adı Yüksekoba olan Kobak köyüdür. Ona göre; Kobak, ‘Kumanca şahıs adı’dır (Önder: 263). Nişanyan’ın Türkiye Yer Adları Sözlüğü’ne göre ise Kobak Gürcücedir ve kobaki Gürcücede çukurluk anlamına gelmektedir.

Muş, Lice, Erzincan ve Siirt’te yer aldığı yazılan ve aynı anlama gelen, Tıl/Til adlı dört yerleşim yerinin açıklaması, Önder’e göre; DLT (Divān-ü Lugāti’t-Türk) ‘düşmandan alınan tutsak’ anlamına gelmektedir. Kabalcı DLT’te anlam içeriği hemen hemen aynı olan tıl ve tīl (til değil!) sözcükleri yer almaktadır. Bunların, kelâm, lisân, lûgat ve düşmandan alınan tutsak anlamları vardır. Düşmandan alınan tutsaktan kastedilen, tutsağın konuşturulması ve casus olarak kullanılması anlamında tıl/tīl, yani düşmanı çözmeye yarayacak bir dil ele geçirilmiş olmasıdır. Dört farklı anlam yüklenen sözcüğün hangi anlamının yer adı olarak (ve dört ayrı yer için de aynı anlamda) kullanıldığını Önder, nasıl anlamış olabilir? Ya da insanlar düşmandan bir tutsak alıp casus yapınca, tutsak/casus sözcüğünü yer adı olarak kullanır mı?

Elazığ’ın Palu ilçesinde (Önder’de Diyarbakır Lice’de gözüken) şimdiki adıyla Yeşilbayır, 1902 tarihli bir coğrafya sözlüğünde Til, İçişleri Bakanlığı’nın Son Taksimatı Mülkiyede Köylerimizin Adları adlı 1928 tarihli bir kaynakta da Vank olarak bilinen bir köy vardır. Köyün Ermenice manastır anlamına gelen Vank adından Önder’in söz etmemesini eksiklik olarak bir kenara bırakarak söyleyecek olursak, Tel (Tellتل ) sözcüğü Arapçada ‘tepe, küme, yığın’ anlamlarına gelmektedir (5). Arapçada/Süryanicede Tell/Tel olan sözcük Ermenicede/Kürtçede Til olarak yer alır. Örneğin: Muş’un Korkut ilçesi 1928 kayıtlarında Tell Cafer, ancak daha eski kayıtlarda (1079, 1902) ise Til olarak yer almaktadır. Tunceli Mazgirt’e bağlı bir mezra olan Til, 1878 kayıtlarında Tılapert, Ermenice Til Kalesi (ya da Tepe Kale, yn) biçimindedir. (Nişanyan: 404, 763, 959)

Tarihsel adı Daba olan ve değiştirilerek Demirci’ye çevrilmiş(6) yerin anlamını Önder şu biçimde açıklamıştır: ‘Kırgızlarda oymak ismi’. Oysa daba sözcüğünün Gürcüce sözlükteki karşılığı ‘ilçe, kaza, kasaba’dır (7). Nişanyan da sözcüğün karşılığını ‘köy’ olarak vermiştir. Artvin/Şavşat gibi ağırlıklı Gürcü yerleşimi olan bir bölgede, Gürcüce dururken, öncelikle Kırgız oymağı aramak ideolojik bir dayatmadır.

Kitapta yer alan Akrak sözcüğü, ‘Sakaların bir kolu. Dede Korkut Oğuznamelerinde kahraman adı’, olarak açıklanmıştır (Önder: 207). Kitabın sonunda yer alan bibliyografyada adı verilen Muharrem Ergin’in Dede Korkut Kitabı’nın elimizde olan ve Boğaziçi Yayınları’ndan çıkan 18. ve 33. baskılarında bulunmamaktadır. Yine Muharrem Ergin’in 2003 yılında Hisar Gazetesi tarafından basılan örneğinin pdf taramasında da ʺakrakʺ sözcüğü bulunmuyor (8). Ayrıca, Adnan Binyazar’ın Dede Korkut kitabında da yok!

Araştırma sonucu ortaya çıkan şudur: Önder (ve öncülleri), Akrak sözcüğünü Ekrek’e çevirerek Türkçeleştirebileceklerini düşünmüş olmalılar. Türkiye’deki Akrak adlı diğer yerleşim yerlerine baktığımızda iki nokta dikkatimizi çekiyor. Bir: Sözcük Ermenice çiftlik (samanlık, kiler) anlamına gelmektedir. İki: Bu ad ister Akrak isterse Ekrek biçiminde kayıtlara geçmiş (ya da zamanla dönüşmüş) olsun, Ermenice konuşan toplulukların yoğun olarak yaşadığı yerlerle koşuttur.

Dede Korkut’ta geçen ad, kitaptan kitaba farklılık arzederek Ekrek, Egrek ve Eğrek biçimlerindedir ve TDK’nın Türkçe sözlüklerinde (basılı ya da online) yer almamaktadır. Tarama sözlüğünde egrek: ʺ1. Su toplanan yer. 2. Sürü hayvanlarının dinlendiği gölge yerʺdir (9). Tietze sözlüğünde, Eski Türkçede anafor anlamına gelen egrik sözünden gelişme bir eğrek ile ‘kuşatmak, hayvanları bir araya toplamak’ anlamına gelen egir-/eğir- I fiilinin varyantı olrak eğre-/eyre- eylem kökünden türeme eğrek/eyrek/erek yer almaktadır (10).

Sevan Nişanyan da eğrek sözcüğünün açıklamasına yaptığı ekte şöyle demektedir: ʺDoğu Anadolu yer adlarında yaygın olan ekrek sözcüğü bundan bağımsız olup Ermenice akrag ագրակ “çiftlik” eşdeğeridir.ʺ(11)

Birçok yerin adını Türk’e çıkarmak, buralarda daha önceleri (ve şimdi) meskûn olan insanların etnik/dilsel aidiyetlerini yok saymakla gerçekleştiriliyor. Oysa Akrak (ya da sonraki söyleyiş biçimiyle Ekrek) olarak verilen yerlerin eski sākinleri Ermenilerdir. Bu nedenle sözcüğün kökenini, anlamını aramamız gereken ilk yer burası olmalıdır.(12)

Karadeniz dergisinde çıkan ve Türkçü bakış açısıyla yazıldığı görülen bir makalede, DLT’te geçen ve Köylerimiz-1933 adlı kitapta karşılığı bulunan dağ su, yer ve mevki adları toplamı 30’dur (13). Bunların arasında ne Akrak ne de Ekrek bulunmaktadır. Aynı kişilerin yine aynı yöntemle çalıştığı Tarama Sözlüğü ile Köylerimiz-1933 karşılaştırmasında verilen 60 ad arasında da yoktur bu sözcük (14).

Dede Korkut nüshalarını okumak sorunlu bir alandır. Semih Tezcan ile Hendrik Boeschoten’ın birlikte hazırladığı Dede Korkut Oğuznameleri(15) adlı eserin giriş bölümü şöyle başlar: Dede Korkut Kitabı’nın iki yazma nüshası vardır. Bunlardan Dresden Kütüphanesinde bulunan yazmadaki metinlerde anlaşılması güçlük yaratan sözcükler vardır. Üstelik bu metinler apaçık yanlışlarla doludur. Dresden yazmasını çekimleyen kişinin son derecede dikkatsiz olduğu, metni anlamak için de en ufak bir çaba göstermediği belirlenebiliyor.

Kitapta bir yerde deniyor ki: ʺHevek, Divanı Lügat it Türk’te ‘boş, kof, şişkin, gedik’ anlamında Türkçe bir kelimedir.ʺ Hevek sözcüğü Lazlar bölümünde geçtiği için (Önder: 261), yer belirtilmemiş olsa da Doğu Karadeniz yerleşimleri içinde olma olasılığı üzerinde durduk. 1928 tarihli bir kaynağa göre, şimdiki adı Bıçakçılar olan köyün o tarihteki adı Xevek-i Livane’dir ve Gürcücede xevaki, küçük vadi anlamına gelmektedir (Nişanyan: 196). (Bitlis’te bulunan, bugünkü adı Cevizdalı olan Hevek köyü adının Kürtçe çevre, yöre anlamına gelen hewérke sözcüğünden dönüşmüş olabileceğini düşünüyoruz.) DLT (Kabalcı ve Atalay) taramalarında böyle bir sözcüğü bulamadık. Ve hatta Kabalcı’da, (h) harfinde bulunan ikisi ikileme toplam dört sözcükte başta (h) türemesi ses olayı olduğu; ikilemelerin Arapçaya da uyduğu şu önemli açıklamayla birlikte verilmiştir: ‘Türk lehçelerinde hiçbir sözcükte hı sesi yoktur (DLT: 278).’ Burada Türkçede olmadığı söylenen (hı), gırtlak (he)’si olarak nitelediğimiz harftir (Arapça خ). Çok az sayıda sözcükte başta türemiş (ya da dönüşmüş) olsa da, (h) sesi Türkçe sözcüklerin başında bulunmaz.

Yusufeli’nin bir köyü olarak gösterilen Lök’ün karşılığında şunlar yazılıdır: ʺDivan-ı Lugat-it Türk’te bir ağaç adı. ‘Kılıç, hançer, keski gibi şeylerin sapları berkitilir.’ Karakeçililerin kullandığı bir kelimeʺ (Önder: 265). Önce şunu belirtelim, bu köyün değiştirilen adı, Morkaya’dır. Elimizdeki Kabalcı DLT’ünde bu sözcük bulunmamaktadır. 1902 ve 1928 tarihli kaynaklarda Lök olan yer, 1913 tarihli bir haritada Lek olarak yazılmıştır. Ve leka sözcüğü Gürcücede akçaağaç anlamına gelmektedir (Nişanyan: 199).

Önder’in sözcüğe yüklediği anlam üç önemli soru doğuruyor. Bir: Türkçe sözcükler (l/le) harfiyle başlamadığı halde Lök sözcüğünü Türkçe olmaya neden zorladınız? İki: Karakeçililer -eğer kullanıyorsa- bu sözcüğü hangi dilden almışlar? Üç: Türkçe olduğunu öne sürdüğünüz bu sözcüğü –diğerlerinde olduğu gibi- neden değiştirme gereği duydunuz?

Trabzon’la ilgili örneklerin verildiği bölümde, Sürmene’ye bağlı Os adlı bir köy geçer. Buna göre Os; Os ya da Uset Kafkasya’da Türk kökenli grup (Önder: 267). Şimdiki adı Turnalı olan ve Araklı’nın mahalesine dönüşen yerin eski adı, Heinrich Kiepert’in 1854 tarihinde basılan haritasına göre Otz’dur. Ots sözcüğü Ermenice yılan anlamına gelmekte olup, yerin adı ancak 1928 tarihli kayıtlarda Os’a dönüşmüştür (Nişanyan: 938). (Ussetler için bkz. 16 no’lu dipnot.)

Halk etimolojisi:

Bu terimi bize 1852 yılında kazandıran Alman arşivci, kütüphaneci ve tarihçi Ernst Wilhelm Förstemann’dır. Kendisi Almanca yer adlarından kişi adlarına birçok alanda etimolojik çalışma yapmış ve eserler ortaya koymuş bir kişidir. Halk etimolojisi; kişilerce adın yakıştırma yoluyla kaynağından uzaklaşarak, ses kaymasıyla yanlış bir anlama çekilmesidir. Başka bir ifadeyle; artık anlamı anlaşılmayan/bilinmeyen bir sözcüğün (burada yer adları) sessel olarak kendisine yakın/benzer ve anlamı bilinen bir sözcüğe, etimolojik açıdan yanlış olarak yaslanması/yakınlaştırılması olayıdır.

 

Halk etimolojisini bir örnekle açıklamaya çalışalım:

Küçüklüğümde Ereğli adının anlamını sorduğumda aldığım karşılık şu olumuştu: Bir zamanlar bölgede yaşayan tanınmış bir hırsız varmış. Kendisine yankesici, hırsız anlamında ‘eli eğri’ deniliyormuş ve bu sözcükler kaynaşarak zamanla Ereğli’ye dönüşmüş. Oysa Türkiye’de, Yunan mitolojisinde geçen yarı tanrı Herakles’in adına atfen konulan yer adlarının genellikle Ereğli’ye dönüştüğü bilimektedir. Bugün bu adla anılan dört yerleşim yeri mevcuttur (Zonguldak, Karamürsel, Konya, Marmara). Bunlara, Ereğli olduğu halde sonradan Eriklice (Şarköy)’ye çevrilmiş olanla, Araklı (Trabzon)’yı eklemek gerekir. Ayrıca antik yerleşim yeri olan Herakleia (Milas)’yı da analım, ama dünyanın başka yerlerindeki Herakles (Herkül) yerleşimlerini konu dışında bırakalım. Trabzon’un ‘tura bozan’, İstanbul’un ‘İslam bol’a yaslanması/yakınlaştırılması gibi daha birçok örneğin verilebileceğini belirtmekle yetinelim.

 

Önder ve öncüllerinin yaptığı açıklamaları en iyimser duygularımızla halk etimolojisi çerçevesinde görebilir, ama onlara hiçbir biçimde bilimsellik atfedemeyiz.

Divan-ı Lügat-it Türk (DLT) üzerine bazı değiniler:

Önder’in kullandığı DLT, kaynakçada yazıldığı üzere, Besim Atalay çevirisidir. Bizim kullandığımız ise Kabalcı yayınları çevirisidir ve bunun ‘Sunuş’ bölümünde Atalay çevirisi için şunlar yazmaktadır: Atalay edisyonu eksiksiz ve yöntemli bir çalışmanın eseridir; anack bazı noktalarda özgün metinden oldukça ayrılır ve aşırı yorum içerir.  

 

DLT, döneminin olduğu kadar, o dönemden bize ulaştırdığı bilgiler açısından günümüzde de en önemli kaynaklardan biridir. Ancak bu, bugünün bilgi birikimiyle yeniden ele alınmayacak ve üzerinde dilbilimsel çalışma yapılmayacak anlamına gelmiyor. Hatta bu eser, içinde geçen sözcükler üzerine etimolojik bir çalışma yapılmasını fazlasıyla hak ediyor.

Kāşgarī’nin, soy belirlemesini Nuh’un oğulları gibi Tufan efsanesine dayandırdığı göz önünde bulundurulmalıdır! Türkçülerin, eserde yazılanları tartışılmaz doğrular olarak kabullenip aktarması kendi mantığı içinde anlaşılabilir bir durum olmakla birlikte, dilbilimsel anlamda/alanda kabul edilebilir değildir. Burada en önemli yöntemimiz bilimsel şüphecilik olmalıdır.

Bilimsel şüphecilik anlayışı bize, Önder’in kitabının bibliyografya bölümündeki adlardan birine götürüyor; İsmail Beşikçi’ye. Beşikçi’nin adı bibliyografyada gösterildiği halde, kitap içinde onun görüşlerinin -taraf ya da karşıt anlamda- geçtiği bir bölüme rastlamadık. Gözümüzden kaçma ihtimaline karşı bir de kitabın pdf formatında sözcük taraması yaptık. Sonuç olumsuz. Bu da İsmail Beşikçi adının kitapta sadece vitrin süsü olarak yer aldığını düşünmemize neden oldu.

Oysa Beşikçi’nin Kürtler konusunda görüşleri açıktır ve Önder’in görüşlerinin karşısındadır. Kendisinden yapılacak alıntılar, kitabın en azından araştırmaya dayandığı, bu anlamda farklı görüşlere de yer verdiği; meseleye tarafsız yaklaşıldığı fikri uyandırabilirdi.

Önder’in kitabında vitrine koymayı uygun görüp, ancak görüşlerine yer vermediği noktada, Kürtler konusunda değil, ama bilimsel araştırma yöntemi konusuna biz yer vereceğiz: ʺBilimsel yöntem de bir düşünce biçimidir. (…) ‘Yöntem’i, genel olarak belli bir amaca ulaşmak için düşünülmüş bir araştırma planı olarak tanımlayabiliriz. Yöntem ‘nasıl?’ sorusuna cevap arayan bir süreçir. (…) Araştırmada kullanılan teknikler belli bir amaca ulaşmak için gerekli araçlardır. Gözlem, deney, ölçme vs. araştırmanın teknikleridir. (…) Olgulara dayanmayan, nesnel gerçeğe dönük olmayan hiçbir iddia, hipotez veya teori, bilimsel değildir. (…) Olgulardan hareket eden bilim, ulaştığı sonuçları yine olgulara dönerek temellendirmeye çalışır. O halde bilim yöntemi bir süreçtir. (…) Bilimsel bilgi ise bir sonuçtur. (…) Bilim bilgi yığını değil, düşünce yöntemidir. Bilim belirli bir konuda, sistemlendirilmiş önermeler bütünüdür. (…) Kavramlar, şeylerin, olguların dış görünümleri ile, birbirlerinden kopuk aşamaları ile, ilgilenmez. Bu şey ve olguların özlerini, bütünlüklerini, iç çelişmelerini, iç ve dış ilişki ve bağlantılarını anlamaya çalışır. (…) Tümevarımcı bir düşünce biçimi ile sistematik gözlem yapılmadan, açıklama vaad eden tutarlı bir hipotez veya teori kurmak mümkün değildir. Zaten, gözlem, belirli bir amaç için, bir hipotez veya teorinin ışığı altında olguları ve olgusal ilişkileri saptama faaliyetidir. Gözlemin deneyden farklı bir yanı vardır. Gözlemcinin olaylar karşısında tavrı pasiftir. (…) Nesnel gerçek düşüncede ya da kavramlarda değil, somut olarak vardır. Bir durum olarak vardır, bir şey, bir nesne olarak vardır. Bir nitelik olarak vardır. (…) Bilgi, objektif realiteyi insan bilincine doğru olarak yansıtan bir süreçtir. Bilim de gerçeğin bilinmesinin yöntemidir. (…) Sanmak, inanmak, olgulardan kopuk kavramlardır. Bunlar bilimin kavramları değildir. Sanmak, inanmak, kişisel düzeyde ve subjektif kalan zihinsel faaliyetlerdir. (…) Araştırmacı a priori (doğruluğu gözleme gitmeksizin bilinen) bilgilerden çok, a posteriori (doğruluğu gözlemsel yollar aracılığı ile bilinebilen) bilgilere itibar etmelidirʺ (17).

Özetle söyleyecek olursak: Bir bilim insanının olaylara, olgulara yaklaşımı her şeyden önce bilimsel şüpheci olmalıdır. Bilimsel şüphecilik, kısaca, bilim insanının kendinden önce ileri sürülmüş tezlere, kurulmuş sistemlere şüphe ile yaklaşarak onları incelemesi ve böylece doğruya doğru adım atmasıdır.

Türkleştirmek için dünyayı dolanmak:

Önder, ses benzerliklerinden yararlanarak (ki örnekler arasında ses benzerlikleri olduğu da tartışmalı) yer adlarını Türkleştirme çabasında dünyanın üçte birini dolaşmış! Suvar-Sabir, Hazar, Hun, Tatar, Kazak, Kırgız, Kıpçak, Oğuz, Yörük, Şur, Azeri, Karakoyunlu, Türkmen, Özbek, Saka, Başkurt, Kuman… Orta Asya, Altaylar, Macaristan, İran, Sibirya, Afganistan, Doğu Türkistan…

 

Sonuç yerine:

Önder gibilerin halk etimolojisi türü yakıştırma ve uydurmaları dilbilimsel bir değer taşımaz, yalnızca ideolojik açıdan oldukça işlevseldir. Bunlar egemen Türk ırkçısı ideolojinin işine yarasa da, eşit haklar üzerine bina edilecek bir toplumsal formasyon önünde engel teşkil eder. 30’lu yılların ırkçı tezlerini yinelemek topluma bir yarar getirmez, sadece daha önce verilen zararları katmerleştirir.

 

Kitabın arka kapağında koca koca unvanları olan kişilerin kitabı övücü sözlerine yer verilmiş. Bunlardan biri, Zazaların Türklüğünü kanıtlamakla mesai harcamış olan Ahmet Taner Kışlalı’dır. Önder’le aynı düşünce çizgisinde yer alan; başka bir ifadeyle, kendisini resmi tarihi yeniden üretmekle memur gören yazarlardan biridir (18).

Türkleştirme, Türk ırkçıları açısından bugünün Türkiye siyasi coğrafyası ile sınırlı değildir. Bu yolla; Amerika kıtasının Kızlıderili yerlileri, Finler, Macarlar, Estonlar, Kürtler, Lazlar, Çerkesler… Hititler, Sümerler, İskitler, Sakalar, Sarmatlar, Alanlar… hepsi de kağıt üzerinde Türkleştirilmiştir!

Önder’in akıl yürütmesine göre, Zazaca dil topluluğuna ait insanlar, kendi dillerinde adlandırma yapmaları yasak olduğundan, örneğin çok güneş alan bir yere köy kurup Güneşli; yağmurlu bir yere Yağmurlu; çamurlu bir yere Çamurlu; gürgen ağaçlı bir yere Gürgenli; ulaşımı zor bir yere Zorlu; tavşanı çok olan bir yere Tavşanlı… adı verdiler mi, yanarlar! Türk etiketi hemen yapıştırılır kendilerine.

Kitapta 20’li, 30’lu yıllarda yeni bir kimlik, Türk kimliği oluşturmak için kurgulanmış tezlerin yeniden harmanlanarak okura sunulduğunu görmekteyiz. Bu yönüyle kitap bir araştırma özelliği taşımamakta, bir derlemeden öteye gidememektedir.

Önder, Nusayrilerin Türklüğünü ispatlamaya çabaladığı bölümde (s. 285-298), 30’lu yılların ırkçı/kafatasçı tezlerini tazelemekten çekinmemiştir. Mustafa Kemal’in koruyuculuğu, kollayıcılığı ve özendiriciliğiyle tezler uyduran Afet İnan ve onun İsviçreli (Fransız İsviçresi), tanınmış hocası Pittard’ı kaynak gösterebilmiştir.

Prof. Eugène Pittard, fiziksel antropolojinin kurucusu kabul edilir. Araştırmalarının ağırlık noktası somatolojidir; insanın fiziksel yapısını inceleme, daha ziyade kafatası ölçümleridir. Pittard ve yazar olan eşi Noëlle Roger, M. Kemal’in Türkleri dünya medeniyetlerinin beşiği/kurucusu, Türkçeyi de insanlığın ilk dili gören ideolojik hayali tezlerinin en önemli destekçileri/doğrulayıcıları olmuşlardır. Türk nasyonalizmi tarihsel dayanaklarını yaratamadığı ölçüde/sürece tarihsel roman yazımına yönelmiştir.

Bu yazının itiraz noktası, bazı yakıştırma/çarpıtma yöntemleriyle ʺDoğu ve Güneydoğu Anadolu’da Türk Oymakları Tarafından Kurulmuş Yerleşim Birimleri (Önder: 195)ʺ sonucuna varılmasıdır. Türkiye’de Türkçe yer adları olması ne kadar doğal ise, Türkçe olmayan yer adlarının olması da o kadar doğaldır. Önemli olan, bunun Türkiye’nin özgün bir gerçekliği olarak kabul edilmesi ve yer adlarının değiştirilmesi uygulamasına son verilmesidir. Bunun açılımı; bir asimilasyon aracı olarak sadece yer adlarının değiştirilmesine son verilmesi değil, ırkçı-Türkçü asimilasyon politikasının her formunun hemen durdurulmasıdır. Tarihsel adların iadesi ilk adımlardan biri olabilir.

Önder’in isim-etnik köken ilişkisi diye ileri sürdüğü sadece bir olabilirliktir; çoğunlukla hayalidir. Bu nedenle, kitapta yer alan yer adlarının hepsinin gözden  geçirilmesinde fayda vardır.

 

KAYNAKLAR:

  • Ali Tayyar Önder, Türkiye’nin Etnik Yapısı – Halkımızın Kökenleri ve Gerçekler, Pozitif Yayınları, Beşinci Basım: Şubat 2005 – İstanbul
  • https://ozguruniversite.org/2021/04/20/bir-asimilasyon-araci-olarak-toponimi-1-gungor-senkal/
  • Sevan Nişanyan, Türkiye Yer Adları Sözlüğü – Index Anatolius, Liberus Kitap, Birinci Baskı: Ekim 2020 – Ankara
  • Ferit Devellioğlu, Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Aydın Kitabevi, 1999 Ankara (Başta ağaç olmak üzere yapı malzemesinin sınırlı olduğu Sina yarımadası ve Ortadoğu’da, yıkılan şehirlerin üzerine, aynı malzeme değerlendirilerek yeni şehirler kuruluyor, böylece şehir yerleşimi gittikçe yükseliyordu. Yükselen şehirlerin adının önüne tepe anlamında tel sözcüğü getiriliyordu. Örneğin: Tel Aviv, Tel Abyad… yn)
  • Sevan Nişanyan, Türkiye Kişi Adları Sözlüğü (online), https://turkadlar.com/
  • https://nisanyanmap.com/?y=daba&lv=&t=&cry=&ua=5
  • İbrahim Arısoy, Gürcüce – Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayınları, s.101,

Ankara – 2010

  • Murat Emre Şahin – Hasan Kadıköylü (Yayına Hazırlayanlar), Dede Korkut Kitabı, Prof. Dr. Muharrem Ergin, 2003 HİSAR Kültür Gönüllüleri, hisargazetesi.com
  • Cem Dilçin (Düzenleyen), Yeni Tarama Sözlüğü, Türk Dil Kurumu Yayınları,

1983 – Ankara

  • Andreas Tietze, Tarihi ve Etimolojik Türkiye Türkçesi Lıgatı, Simurg Yayınları, Birinci Cilt A-E, 2002 – İstanbul
  • https://www.nisanyansozluk.com/?k=eğrek
  • Sakaların dili Hint-Avrupa dil ailesinin Hint-İran alt grubundan Orta Farsçaya bağlanır. Etki alanları Orta Asya’nın doğu bölgelerine, Tarim’e kadar uzanmış bir kabile birliğidir. (Tarim’de bulunan ve İ.S. 10. yüzyıla ait yazlı belgeler de bunu doğrulamaktadır. Kaldı ki, İrani dillerin Kuzeydoğu kolunu oluşturan Toharcanın Tarim/Sincan’a (bugünkü Çin) kadar yayılma ve etki gösterdiği de, İ.Ö. 1. binyıla ait yazılı tarihsel belgelerle ortadadır. Bu dilin sözvarlığı Nasturî Hristiyanların elyazmalarında bulunabilmektedir. )
  • https://www.academia.edu/48603425/Yer_Adlari_Toponi_mi_Açisindan_Di_vanü_Lûgati_T_Türk
  • https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/394030
  • Semih Tezcan – Hendrik Boeschoten, Dede Korkut Oğuznameleri, YKY, 1. Baskı, Şubat 2001 – İstanbul
  • İrani bir dil konuşan Osetler, Kafkasların merkezinde yaşayan ve Hint-Avrupa dili (Kuzey Farsçası) konuşan tek etnik topluluktur. İ.Ö. 1. binyılda Kafkaslar‘a akın eden İskit ve Sarmat boylarından, Sarmatların doğu kollarından olan Alanlarla ilişkilendirilir. Yazılı tarihi eseler, Alanların dilinin Osetçenin erken dönem varyantı olduğunu kanıtlar. Karaçay-Balkar gibi Kıpçak diyalektlerinin Alanların Batı bölgesinde görülmeye başlaması İ.S. 12., ama olası en erken 6. yüzyıl sonrası olarak kabul edilmektedir.
  • İsmail Beşikçi, Bilim Yöntemi, Yurt Kitap-Yayın, s. 13-37, Ekim 1991 – Ankara
  • Kışlalı, Ahmet Taner, Ben Demokrat Değilim, İmge Kitabevi, s. 314-322, 1. Baskı: Kasım 1999 – Ankara