Cuma , 16 Kasım 2018

Metaların büyülü dünyasından ‘büyübozumu’na – Gencer Çakır

Bir AVM’ye girdiğinizde yan yana duran mağazalarda gördüğünüz şeyler nedir? Metalar mı? Hayır. Çünkü meta, görünür-duyulur bir gerçeklik değildir. Mağazalarda gördüğümüz şeyler somut gerçekliklerdir. Bir ayakkabıya dokunabilir, giyebilir, beğenmediysek bir başkasına bakabiliriz.

Benzer şekilde, bir kitap mağazasında raflardaki kitaplara dokunabilir, alıp sayfalarını karıştırabiliriz; dahası boş bir tabure ya da koltuk bulabilirsek, elimize aldığımız kitabı yarım saat (belki de bir saat) okuyabiliriz de. Bu şeyler, meta değildir. Duyularımıza ve düşüncelerimize hitap eden bu gerçeklikler kullanım değerleridir. İstek, ihtiyaç ve arzularımıza hitap ettikleri için kullanım değerleridir. Kullanım değerleri olarak bu şeyler meta değildir ve tersine meta olarak da kullanım değerleri değildir. Bir çift ayakkabı ya da bir kitap konuşabilseydi derdi ki: “Meta olarak bizler kullanım değerleri değiliz, kullanım değerleri olarak da meta değiliz.”

Kullanım değerleri emek ürünleridir, ama her kullanım değeri emek ürünü değildir. Çünkü soluduğumuz hava, üzerinde yürüdüğümüz toprak ya da içine girip yüzdüğümüz deniz emek ürünü değildir. Ama insanlar (ve de hayvanlar) için bunlar kullanım değerleridir. Havayı solumazsak yaşayamayız. Benzer şekilde Güneş’ten aldığımız D-vitamini de emek ürünü değildir, ama bu vitaminin bir kullanım değeri vardır. Yeryüzünün uzun bir zamana yayılan oluşumunda insan etkisi (insan emeği) yoktur. Denizlerin, karaların, kıtaların oluşumu; yeşil alanların, göllerin, akarsuların oluşumunda insan etkisi yoktur. Hem zaten insan da bu andığımız doğal süreçlerin bir “ürünü”nden başka bir şey değil midir? Kısaca her kullanım değeri emek ürünü değildir. Ayrıca her emek ürünü de kullanım değeri olmayabilir! İstek, ihtiyaç ve arzulara cevap vermeyen emek ürünleri kullanım değeri değildir. Çünkü bir şey yararsızsa, bu şeyin içerdiği emek de yararsızdır. Bu emek, emek sayılmaz ve bu yüzden de bir değer içermez. Bu şey değersizdir.

Kullanım değerleri, oluşumlarında insan emeği harcansın ya da harcanmasın, gerçekliğin temelini oluştururlar. Bütün toplum biçimlerinden bağımsız bir varoluşa sahiptirler. Ayrıca kullanım değerleri maddi de olabilir gayri-maddi de olabilir. Meta, kullanım değerinden farklı olarak tarihsel bir biçimdir. Bir soyutlamadır meta. Zihin dışında bir varlığı yoktur, ama yine de varlığı zihinden kaynaklanmaz. Meta, kullanım değerlerinin “beden”leri etrafında bir “ruh” ile birlikte ele alınabilecek bir gerçekliktir. Varlığında bir ikilik barındırır: ruh (değer) ve beden (kullanım değeri).

Das Kapital’de ruh-beden ayrımı
Marx Kapital’de metayı ruh-beden ayrımı temelinde kavrar. Bu kavrayış Marx’ın siyasal iktisattan kopmasında da bir nirengi noktasıdır. Üretim ve geçim araçlarının “kapitalist ruhu” ile bunların “maddi bedenleri” siyasal iktisatçılar için bir önem taşımaz. Bu ayrımı yapmadıkları için de üretim ve geçim araçlarını her durumda sermaye diye isimlendirirler. Oysa Marx’ta “tarihsiz” bir sermaye kavrayışı yoktur. Sermaye tarihî ve geçici bir biçimdir. Kapital’in konusu bu geçici “biçim”in kendisidir. Bu “biçim”in oluşumu, üretimi ve yeniden-üretimi ile birlikte kendi çelişkileri temelinde kendini ortadan kaldırabilecek bir potansiyel taşıdığı gösterilir Kapital’de. Ve bir şeyi ekleyelim: Marx’ın kavrayışında bir otomatizm yoktur. Belirli koşullar bir araya geldiğinde sermaye ortadan kaldırılabilir. Bu ise devrimci mücadelenin konusunu teşkil eder.

• • •

Meta, doğal “içerik”le toplumsal “biçim”in çelişkili birliğinden müteşekkil bir gerçekliktir. Meta, şey değildir. Elle tutulmaz, gözle görülmez. Emek ürünleri etrafında “sis tabakası yaratan büyü ve esrar” ile birlikte kullanım değerleri meta olur. Kullanım değerlerinin maddi bedenlerine giren bir “şeytanî ruh”tur meta.

Konuyu daha iyi kavrayabilmek için “şişe su” örneğini ele alalım. Su maddesini, içinde yer aldığı pet şişeden bağımsız olarak ele aldığımızda görülecektir ki, su aslında varlığın, canlı yaşamının temelini oluşturacak kadar eskidir. İnsan denen organizma ortaya çıkmadan çok önce su vardı. Yaşam suda başladı. Ayrıca su, pet şişede de dursa, yeryüzünün herhangi bir yerinde yer alan bir çukurda da dursa formülü değişmez: “Kimyasal formülü (H2O) 2 hidrojen ve 1 oksijen atomundan meydana gelir. H+ iyonu içeren bir madde ile (ör. asit) ve OH- iyonu içeren maddenin (ör. baz) tepkimesi ile oluşur” (wikipedia bilgisi). Sudaki bu evrensel gerçeklik, “pet şişe” gibi bir tarihsel-toplumsal biçim altında metaya dönüşür. Yaşamın suda başlaması, uzak bir zaman sonra, “canlı yaşamı”nın su üzerinde kontrol gücü edinmesiyle sonuçlanmıştır. Kapitalist üretim, kullanım değerini (yani “su”) mübadele değerinin (yani “pet şişe”) altına alıp bu ikisini birbirine “perçinler”. Bu yönüyle, içinde evrenselliğin ve tarihsel biçimin billurlaştığı bir gerçekliktir meta. Metanın çelişik doğası onun bu çift katmanlı niteliğinden ileri gelir. Kapitalist üretim diğer taraftan insanın doğa ile kurduğu dolaysız ilişkiyi de değerlenme süreci altında kâr elde etme sürecine dönüştürür. Burada insanın çalışma kapasitesi (“emekgücü”) değerlenme sürecinin diktatörlüğüne girer .

• • •

Kullanım değerleri beşerî servetin maddi içeriğini oluşturur; bütün toplum biçimlerinden bağımsız olarak kültürün temelini teşkil ederler. Buna karşılık meta tarihin her döneminde var olmamıştır. Kullanım değerlerinin “evrensel dolaşımı”na bağlı olarak ortaya çıkmıştır. “Bütün metalar, kendi sahipleri için kullanım değeri olmayan şeyler, bunların sahipleri olmayanlar için kullanım değerleridir” (Marx, Kapital). Metalar kullanım değerleridir, ama sosyal-evrensel kullanım değerleridir. “Öteki” için kullanım değerleridir metalar. Tabii burada sadece insanın emek ürünlerinden bahsetmiyoruz. Kapitalizm, bizzat insan emekgücü’nün kendisinin meta olarak alınıp satıldığı bir tarihî dönemeçtir. Bu oldukça kritiktir, öyle ki bu kerte anlaşılmadan kapitalizmin doğuşu ve “sermayeye dayalı üretim”in asıl niteliği gözden kaçabilir.

Emekgücü bir meta olarak alınıp satılabildiği için kapitalist üretimden bahsedebilmekteyiz. Marx Kapital’de şöyle der: “Emekgücü işçinin kendisi tarafından serbestçe satılabilir bir meta haline geldiği andan itibaren (…) meta üretimi genelleşmeye ve üretimin tipik biçimi haline gelmeye başlar.” Eğer emekgücü diye bir metadan bahsediyorsak, diğer metalarda olduğu gibi bu metanın da kullanım değeri ve mübadele değeri vardır. Bu meta işçi için kullanım değeri değildir. Ama bu meta kapitalist için kullanım değeridir, çünkü kapitalist emekgücü’nü tüketmek suretiyle sermayesini genişletebilir. Emekgücü’nün belirli bir mekân ve zamanda tüketilmesi kapitalisti ilgilendirir. İşçiyi ilgilendiren ise, kendi kapasitesinin harcanmasının karşılığı olan ücret’tir. Demek oluyor ki, işçi kendi çalışma kapasitesini bir meta olarak kapitalistin kullanımına sunar (ya da sunmak zorunda bırakılmıştır) ve bunun karşılığında da ücret alır. Ücret tarihsel-toplumsal bir biçimdir; tarihin her döneminde var olmamıştır. Ama bu “biçim”, işçinin doğal gücü üzerinde bir baskı kurmaktadır. Emekçinin kendi zihinsel-bedensel kapasitesi mübadele değerinin (ücret’in) altında baskılanmış durumdadır.

Kullanım değerlerini özgürleştirme siyaseti: “büyübozumu”
Kapitalist toplum kullanım değerlerinin üretildiği bir toplumdur, öyle ki bu toplum “muazzam kullanım değerleri yığını” olarak görünür! Ancak kapitalist toplumda, kullanım değerleri mübadele değerleri ile “paketlenmiş” haldedir. Biz sıradan faniler, “paket”in içinde yer alan kullanım değerlerine dolaysız erişimden men edilmişizdir. Eğer mübadele değeri “engelini” aşarsak kullanım değerlerine erişmiş oluruz. Komünizmin gerçekliği ve güncelliği burada gizlidir. Gündelik yaşamda uçsuz bucaksız bir kullanım değerleri okyanusu içindeyizdir. Her tarafımız kullanım değerleri ile çevrili: metrobüsler, metrolar, otobüsler; hastaneler, okullar; içtiğimiz çaylar ve kahveler; yediğimiz simitler; okuduğumuz dergiler, gazeteler, kitaplar; telefonlar, bilgisayarlar vs. Sayamayacağımız kadar çok kullanım değerleri okyanusu içindeyiz. Ama bu engin kullanım değerleri okyanusunda tüm bu fiziki ve gayri-fiziki gerçekliklere erişmek pek kolay olmuyor! Mutlaka bunların bir “karşılığını” ödemek zorundayız. Toplu taşıma için akbile ihtiyaç duyarız; çay, simit, dergi ve gazeteler… için de benzer şekilde bir karşılık ödemek zorundayız. Komünizm bize kullanım değerleri okyanusunda olduğumuz gerçeğini gösterir; kapitalist gerçeklik ise mübadele değerlerinin ödenmesi suretiyle tüm bu kullanım değerlerine erişebileceğimizi “söyler” bize. Bu yönüyle gündelik hayatımız komünizmle kapitalizmin “çelişkili birliği” üzerinde durur. Peki, “çelişki”nin çözümü nasıl mümkün olabilir?

Her şeyden önce, kullanım değerleri üzerinde diktatörlük kuran mübadele değerlerinin berhava edilmesi gerekir. Kullanım değerlerinin bütünüyle özgürleşmesi gerekir. Kullanım değerlerindeki bu sınırsızlık, üretici güçlerdeki gelişmişliğin bir göstergesidir. Çağımızın esas meselesi, üretici güçlerin mümkün kıldığı bu muazzam kullanım değerleri okyanusu etrafındaki “sisi” dağıtacak bir “politik devrim”in gerekliliği meselesidir. “Politik devrim” diyorum, çünkü alt yapıdaki olgunlaşma üst yapı (yani “mübadele değeri”) tarafından denetim ve baskı altında tutulmaktadır. Bu öylesine bir denetim ve baskıdır ki, bugün dünya üzerinde insanlık, yaratılan kullanım değerleri okyanusundan çok ama çok sınırlı bir şekilde istifade etmektedir. Bir benzetme yapacak olursak, bugün bu devasa kullanım değerleri okyanusunda, üzerimize deli gömleği giydirilmiş bir halde yüzmeye çalışıyoruz. Ve sonuç her seferinde boğulma oluyor! Onun için bu deli gömleğinin bir an önce yırtılması gerekiyor. Toplumun mevcut üretici güçleri bir okyanus olarak önümüzde duruyor.

Sadece önümüzde durmuyor, bizler bu okyanusun içindeyiz! Bir “politik devrim” ile bu deli gömleğinin yırtılması gerekiyor. Dünya ölçeğinde, kapitalist değer yasasının diktası altındaki doğa ve insanlık için en acil çıkış yolu bu “politik devrim”den geçmektedir.

• • •

Yukarıda metayı tanımlarken dedik ki, meta kullanım değerlerinin “maddi bedenleri”ne giren bir “şeytanî ruh”tur. Bir politik devrimin yapması gereken, kullanım değerlerinin bedenlerini ele geçiren bu “ruhanî güce” karşı savaş açmaktır. Şu halde denebilir ki, kapitalizme karşı savaş bir “din savaşı” olmalıdır. Kapitalizmin dini metadır. Emek ürünleri etrafında sis tabakası oluşturan “ruhanî güç”tür çağımızın dini. Yapılması gereken “sis tabakası”nı dağıtıp yok etmektir. Bu yapıldığı zaman kullanım değerleri özgürleşebilir.

“Ruhanî güç”le savaşmak, kapitalist toplumun dinine karşı savaşmaktır. Yani devrim “beden”deki “ruhu” çıkarmaya dönük bir “ayin”dir –ve böyle de olmak zorundadır.

• • •

Yazının başındaki AVM’ye geri dönelim. Dokunduğumuz ya da elimize alıp sayfalarını çevirdiğimiz kitap için meta değil kullanım değeri demiştik. Doğru, bu şeyler meta değildir. Peki, meta olduklarını ne zaman “anlarız”? Eğer ben bir kitabı, parasını ödemeden mağazadan çıkarmak istersem ilk önce bir alarm çalar. Sonra görevliler yanıma gelir. Eğer ısrar edersem, belki güvenlik görevlileri yanıma gelir. Daha da ısrarcı olursam bu sefer polislerin gözetiminde kodesin yolunu bile boylayabilirim! Mübadele değeri (kitabın “fiyatı”) görünmez bir gerçekliktir ama öylesine nesneldir ki ortalığı bir anda karıştırabilmektedir: alarm-görevli-güvenlik-polis silsilesi. Eski bir haber aktarıyorum: “Gaziantep’te ünlü bir baklavacı dükkânına kapıyı kırarak giren 4 çocuk, baklavayla antepfıstığı çaldıkları iddiasıyla yargılandıkları davada 9 yıl hapis cezasına çarptırıldı.” Olayın geçtiği tarih 10 Ağustos 1997. “Hırsızlık” nedir? Kapitalist topluma göre hırsızlık şudur: Mübadele değerini ödemeden kullanım değerine dolaysızca erişme girişimi. Eğer günümüz toplumu ruh-beden ikiliği temelinde inşa edilmişse, “oyunu” kurallarına göre oynamaya zorlanırız. Yasalar bu gerçekliği korumak için vardır. Ruh’u yok sayıp doğrudan Beden’e sahip olmak isterseniz bunun “yaptırımları” olur, 9 yıl hapis cezası gibi! İşte bu nedenle çağımızın temel meselesi “ruh-beden birliği”ni bozmak olmalıdır. Yani çağımızın dini olan meta gerçekliğine karşı savaşım vermek zorundayız. Gerçek kurtuluş buna bağlıdır.