Cuma , 24 Kasım 2017

RUSYA KRİZİ: “ŞARK MESELESİ”NİN YENİDEN DOĞUŞU MU?

taner_timurRUSYA KRİZİ: “ŞARK MESELESİ”NİN YENİDEN DOĞUŞU MU?

TANER TİMUR

“Çar, Sultana karşı!”… “Rus uçağı tuzak mıydı?”..
İşte size son günlerde çıkan iki yazının başlığı.. Birbirlerine ters gibi görünseler de aslında birbirlerini tamamlıyorlar. Birincisi Londra’da yayınlanan The Economist dergisinde (5 Aralık) çıktı; ikincisini ise Yeni Şafak gazetesinde (8 Aralık) okuduk.
Çar ve Sultan?
İster istemez 19. yüzyılı ve bu yüzyıla damgasını vuran “Şark Meselesi”ni düşünüyoruz. Yoksa 21. yüzyıla geçerken, yanlışlıkla ters adım atmış, 19. yüzyıla mı dönmüştük? Kafamda bu soru, bir de yaşananları bu açıdan yorumlamaya çalıştım. Tabii tarihi olguların izini sürerek ve Latinlerin dediği gibi mutatis mutandis ilkesini gözden uzak tutmayarak..
Ortaya aşağıdaki düşünceler çıktı.
***
Adı hayli sonraları konacak olsa da, “Şark Meselesi” bir sınır ihlali ile başlamıştı. 1768’de, tam 247 yıl önce. Polonyalı asileri kovalayan bir Rus birliği Osmanlı sınırlarını aşmış ve bir miktar da zarar vermişti.
Aslında olayda kasıt yoktu ve Ruslar özür dilemeye hazırdılar; üstelik sınırı geçmiş subayı da şiddetle cezalandırdılar. Yine de yetmedi; olan olmuş, Osmanlı gururu incinmişti; Ruslara savaş açıldı ve Rus elçisi Obreskow hapsedildi.
Osmanlı 19. yüzyılına damgasını vuracak olan Türk-Rus savaşları başlamıştı. Ve buna en çok sevinen de Fransız Elçisi Vergennes oldu; Kont Charles Gravier de Vergennes.
***
Kont Vergennes, genç yardımcısı Baron de Tott ile 1755’te Dersaadet’e zaten biraz da bu savaşı başlatmak için gelmişti. O sırada Fransız tahtında 15. Louis vardı; fakat “Güneş Kral” ve yetenekli nazırlarının oluşturduğu “mutlakiyetçi devlet” aygıtı, iddialı bir “Doğu Politikası”nın temellerini atmıştı. İngiltere’nin deniz hegemonyasına karşı, Doğu’da Osmanlıları, Kuzey’de de İsveç ve Polonya’yı yanına alarak bir denge sağlamak isteyen bu politika, yükselen güç Rusya’yı da frenleme amacı güdüyordu. İşte Osmanlı-Rus savaşı da bu yönde başarılı bir operasyon olacaktı. Ve bu perspektifte Baron de Tott, kışlada Osmanlılara topçuluğu öğretmeye çalışırken, Vergennes de kulislerde Osmanlı yöneticilerini savaşa kışkırtıyordu. Zaten Dışişleri Bakanı Duc de Choiseul de kendisine “Küçük işleri bırakıp savaş üzerine yüklenin; istediğiniz kadar para gönderilecektir” şeklinde talimat yollamıştı.
Savaş altı yıl sonra, 1774’te, cephelere sürüldükten sonra yalnız bırakılan Osmanlı ordularının yenilgisiyle bitti. İmzalanan Küçük Kaynarca Anlaşması ile Rusya Kırım’a yerleşiyor, Karadenize açılarak Boğazlara göz dikiyor ve artık sadece Osmanlı Devleti için değil, Batı Avrupa için de bir tehdit haline geliyordu. Şark Meselesi başlamıştı.
***
1768 Savaşı’nın başlattığı Doğu Sorunu asıl şeklini Napolyon Savaşları’ndan ve Viyana Kongresi’nden alacaktır. Bu Kongre’de ağırlığını hissettiren Prens Metternich Osmanlıların reform çabalarına küçümseyerek bakıyor ve Osmanlı ıslahatçılara “siz Türksünüz, Türk kalın!” diyordu. Batı dillerinde o tarihlerde Türk sözcüğü Müslüman anlamına geliyordu ve muhafazakâr Avrupalılar bir İslam ülkesinin Hıristiyan devletlerin kanunlarını alarak ilerleyeceğine hiç inanmıyorlardı. Viyana Kongresi zaten Fransız Devrimi’ni tarihe gömmek ve “kutsal düzeni” restore etmek için toplanmıştı. Osmanlı Devleti de beş yüz yıllık meşru hanedanıyla bu “kutsal düzen”in bir parçasıydı.
***
Kutsal Düzen ilk kez, 1830’da Fransa’da halk ayaklanmaları ile sarsıldı. Toprak çıkarlarına dayanan Bourbon Hanedanı gitmiş, yerine finans çıkarlarının bekçisi Orleans Hanedanı gelmişti. Devrim bitmişti; yine de 1789 heyulası zihninlerde yeniden canlanmıştı. Teşhisi iki yıl sonra, 1832’de Metternich koydu: “Avrupa’da ciddi tek bir sorun var. O da devrim!”
Ve Devrim 1848’te geldi. Bu bir “Avrupa Devrimi” idi ve bütün tahtlar sarsılıyordu: Osmanlı tahtı hariç! O kadar ki, Reşit Paşa Dersaadet’e sığınan Macar ve Polonyalı devrimcileri korumakta hiç de sakınca görmemişti. Zaten 1848’i bir karşı devrim, onu da III. Napolyon’un darbesi ve Kırım Savaşı izledi. 1856’da bu kez Paris Kongresi “kutsal düzen”i restore ediyor, Metternich’in yerini de Louis Bonapart alıyordu. Artık bütün Osmanlı ricali “Bonapartist” olmuştu.
Devrim korkusu egemen çevrelerde bu kez paranoyaya dönüştü ve Doğu Sorunu’na da iyice damgasını vurdu.
***
19. yüzyılın ortalarında diplomatik kulislerde Doğu Sorunu nasıl algılanıyordu?
Burada bu çetrefil konuda yıllar önce yazmış olduğum şu satırları alıntılamakla yetineceğim: “(Osmanlılara karşı) Düvel-i Muazzama’nın stratejisi açıktı. Askeri kontrol altına alınan Osmanlı Devleti Rusya’ya karşı bir tampon güç olarak kullanılacak ve Kutsal İttifak’a dayanan statüko korunacaktı. Böylece hem Osmanlı Devleti üzerindeki ortak kontrol devam edecek, hem de Rusya yıpratılacaktı. Yıpratılacak, fakat yenilmeyecek ve küçük düşürülmeyecekti. Çünkü yenilmiş ve küçük düşmüş bir Rusya Devrim demekti. Rusya’da demokratik devrim ise Kutsal İttifak’ın sonu ve Batıda sosyalist Devrim’in gündeme gelmesi demekti. Avrupa’da ilericiler, beş büyük devlete ek olarak, ‘Devrim’den altıncı ‘süper güç’ olarak söz ediyorlardı”.
Bu “strateji” bağlamında Osmanlılar 19. yüzyıl boyunca Ruslarla boğuşup durdular. Osmanlıların dost bildiği ve kocaman bir çiftlik hediye ettikleri Lamartine bile, 1829’da Edirne Anlaşması ile biten Rus Savaşı vesilesiyle “Türkler aslında Hıristiyanlık davası için savaşıyorlar ve Tuna üzerinde bütün dünyanın özgürlüğünü savunuyorlar” diye yazmıştı.
Savaşlar savaşları izledi ve sonunda Rusya, 1917’de, savaş yükü altında ezilerek küçük düştü ve gerçekten de devrim patladı. Doğu Sorunu bitmiş, yepyeni koşullar altında, sosyalist devrimcilerle ulusal devrimciler emperyalistlere karşı bir araya gelmişti. Yakın tarihimizin en onur verici sayfası bu koşullarda yazıldı.
***
Doğu Sorunu kapanmıştı; yine de geriye bir soru kalıyordu: Osmanlı “reformistleri” nasıl böylesine basit bir oyuna gelmişlerdi? Nasıl gerçek reformlara harcayacakları paraları, Ruslara savaş tazminatı olarak ödemek zorunda kalmışlardı?
Kuşkusuz gözleri “Üçüncü Roma” yapmak istedikleri İstanbul’da olan Çarlık Rusya’sı, Osmanlılar için gerçek bir tehlikeydi. Fakat o sırada Rusya da dev sorunlarla karşı karşıyaydı ve ikide bir savaşmak da istemiyordu. Çarlığın en büyük düşmanı aslında Osmanlılar değil, ‘devrim’di. 1870’lerde Kont Gorçakof’un hazırlattığı diplomatik belgeler, daha giriş kısmında şu satırlara yer vermişti: “İmparator Nikola o zaman devrim olarak bilinen şeyi Rusya’yı tehdit eden en büyük tehlike olarak gördü ve bu inançla kendisine daha az acil görünen tüm çıkarlarını en büyük tehlikeye tabi kıldı.”
***
Rusların içerde baş düşmanları devrim idi; Osmanlılar ise cehaletle boğuşuyorlardı ve bunu da temelsiz bir “gurur”la gizlemeye çalışıyorlardı. Gerçekten de 19. yüzyılda Osmanlı devleti ile ilgilenen her gözlemci Osmanlıların “gurur” tutkusunun altını çizmiştir. Ve ilginç olarak da bu konuda, çoğu kez aynı metinlerde, birbirine ters iki görüş ileri sürmüşlerdir.
Bir görüşe göre Osmanlılar bilim ve teknoloji konularında her türlü gururdan yoksundular ve ordularını Hıristiyan subaylara teslim etmekte hiçbir sakınca görmüyorlardı. Bununla beraber “gâvur”ları küçümsemeye ve onlara tepeden bakmaya da devam ediyorlardı. Doğu Sorunu’nun başlamasında rolü olan Vergennes, 30 Temmuz 1766 tarihli raporunda bu durumu, madalyonun iki tarafını da gösterecek şekilde, şöyle ifade etmişti: “Türkler son derece zayıf olmalarına rağmen daha da fazla kibirliler. İmparatorluklarının dışında olup bitenlerden kendilerini aydınlatmamızı -bunları bilmemelerinden ötürü hiç de yüzleri kızarmadan- hoş karşılıyorlar. Fakat yabancı bir elçinin iç idarelerinin kötülüğünü söylemesine asla tahammül edemiyorlar”. Ve bu sözlerden yetmiş yıl kadar sonra genç Alman subayı Moltke de aşağı yukarı aynı şeyleri söylüyordu: “Bir Türk, Avrupalıların kendisinden ilim, beceri, zenginlik, cesaret ve kuvvet açısından üstün olduğunu kolayca kabul eder; fakat bir Avrupalının bir Müslüman’dan üstün olabileceği düşüncesi aklının köşesinden bile geçmez. Bu yenilmez gururun kökü dinde bulunuyor”.
Kuşkusuz 19. yüzyılda Osmanlılar içinde de bu “gurur”un boşluğunu ve ilmi dinin dışında aramak gerektiğini anlayanlar da vardı. Ne var ki, onlar, halka dayanan bir iktidar kuramadı ve bir devrim yapamadılar. Bunların en yeteneklisi olan Mithat Paşa, hayata müstebit Sultan’ın zindanlarında veda etti.
***
Böylece boş ve temelsiz “emperyal gurur”, İmparatorluğun sonuna kadar devam etti. Birinci Dünya Savaşı başlamadan üç yıl önce, 1911’de, Türkiye’yi ziyaret eden Fransız Cumhurbaşkanı Armand Fallières Prens Yusuf İzzettin’le görüşmek isteyince, Osmanlı veliahdı “altı yüzyıllık bir hanedanın mensubu bir tüccarı kabul edemez” düşüncesiyle görüşmekten kaçınmıştı. Ve sonunda da bu boş ve kompleksli “üstünlük duygusu”, Osmanlı Hanedanı ve ortaklarının onursuz bir şekilde tarihten silinmesinde önemli bir faktör oldu.
1917’de Lenin Osmanlı Devletini paylaşan anlaşmaları “uluslararası eşkiyalık anlaşmaları” olarak niteleyip açıklayınca Doğu Sorunu da tarihe karışmış oluyordu.
Sonra?
Yoksa yıllar sonra farklı bir biçimde yeniden mi hortladı?
***
İkinci Dünya Savaşı, faşizmin ezilmesi, Yalta Konferansı, Sovyet talepleri, Missuri’nin ziyareti ve sonunda da Ankara’nın can havliyle kendisini Washington’un kanatları altında bulması? Bütün bunlar yeni Doğu Sorunu’nun kaldırım taşları sayılabilir mi?
Bir ölçüde sayılabilir; arada önemli farklar olsa bile.
Hiroşima trajedisinden sonra büyük güçler arasında bir “dehşet dengesi” oluşması bir Rusya-Türkiye savaşını gündemden çıkarmıştı. Zaten Sovyetler Birliği daha İnönü zamanında taleplerinden vazgeçmiş, Demirel Hükümetleri sırasında da Türkiye’ye yatırımlar yapmaya başlamıştı. Sovyet sisteminin çökmesi bu ilişkileri söndürmedi; aksine daha da canlandırdı. Bavul ticareti ile başlayan yeni ilişkiler, son yirmi beş yıl içinde enerji, inşaat ve turizm sektörlerini kapsayan geniş bir işbirliğine dönüşmüştü. AKP’nin yıllardır övündüğü iktisadi büyümede de Rusya ile ticaretin önemli payı unutulmamalıdır.
***
Ve sonra da “Arap Baharı” geldi. Artık Türkiye, bu arada “Usta”lığını ilan etmiş Erdoğan yönetiminde, Ortadoğu’ya ağırlığını koyabilirdi. Zaten ülke değişmişti. “Mağdur”lar baş kaldırarak iktidarı almış ve küstah “Beyaz Türk”lerin unutmuş oldukları “Osmanlı değerleri”ni canlandırma kavgasına girişmişlerdi. Bu kavgada tarihi referanslar alt üst olmuş, zaten hiç benimsenmemiş olan “Ulu Önder”in yerini bu kez açıkça “Ulu Hakan” almıştı. Türkiye Başbakanı artık sadece Türk ve Kürt halklarına değil, tüm Osmanlı halklarına hitap ediyordu. Arapça bilmese, Ortadoğu ve İslam tarihinden bihaber olsa da, arkasında büyük bir tarihi miras vardı. Bu mirasa layık olmak için İsrail’i eleştirmek, Shimon Peres’e haddini bildirmek asla yeterli olamazdı. Büyük bir İmparatorluğun şanına layık olmak için başta ABD, büyüklere kafa tutmak, dünyanın BM’deki “beş”ten büyük olduğu haykırmak, yeri gelince de “Şangay Beşlisi” almaşığını masaya sürmek gerekiyordu.
***
Ne var ki Erdoğan bunlarla da yetinmedi. Bölgenin diğer İslam ülkelerini de Hıristiyan Batı’ya karşı harekete geçmeye davet etti. İstanbul’da topladığı İslam İşbirliği Teşkilatı’nın (İSEDAK) 57 temsilcisine “Bakın açık açık söylüyorum; diye sesleniyordu; dışarıdan gelenler, İslam Coğrafyasının petrolünü seviyorlar, altınlarını, elmaslarını seviyorlar, ucuz iş gücünü seviyorlar. Çatışmalarını, kavgalarını, anlaşmazlıklarını seviyorlar (…) İnanın bizi sevmiyorlar. Buna daha ne kadar seyirci kalacağız. Daha ne kadar sabredecek, daha ne kadar tahammül edeceğiz”. Eğer bu cihad çağrısı Araplara “gelin bize yatırım yapın”; “gelin ortak bir altın borsası kuralım” gibi önerilerle noktalanmasa idi, mükemmel bir anti-emperyalist nutuk sayılabilirdi. Zamanında Nasır, Saddam ve Kaddafi’lerden duyduğumuz nutuklar gibi. Şu farkla ki, Batı’ya karşı seferberlik çağrısı bu kez NATO üyesi bir ülke lideri tarafından yapılıyordu.
***
Batılı liderler “politically correct” üslubu ve incelikleri çok iyi bilirler; böyle konuşmalara alışıktırlar; öfkeye kapılmazlar. Yine de pasifist Obama bile sonunda soğukkanlılığını kaybetti; artık Erdoğan’ın telefonlarına çıkmıyor, çıktığı zaman da Beyaz Saray, basına, Başkan’ın beyzbol sopalı resimlerini dağıtıyordu.
Yine de sonunda bir anlaşma zemini bulundu. IŞİD’e karşı ortak savaşılacak; İncirlik üssü de ABD uçaklarına açılacaktı. Fakat o da ne? Bu kez de Beştepe, kendine özgü ustalıkla, yine rakibini çalımlamış, IŞİD savaşını Kürt savaşına çevirmişti. Ve ipler yeniden gerildi. Türkiye sahada IŞİD’den çok IŞİD’in düşmanlarıyla savaşıyordu.
Artık Devlet adamlarının söylemediklerini basın söylüyor, Ankara hakkında çok ağır suçlamalar yapılıyordu. Sonunda Amerikan ve Avrupa gazeteleri, bir yanda Gollum öbür yanda Erdoğan, bir dava dolayısıyla hakaretin olup olmadığını anlamak için, arada benzerlik olup olmadığını arar hale geldiler.
***
Bu arada tabloyu daha da karmaşık kılan bir olay olmuş, Rusya da Ortadoğu denklemine dahil olmuştu. Kuşkusuz kendine özgü stratejik hesapları vardı; fakat cihatçılıkla savaşmak için ciddi nedenleri de bulunuyordu. 20 milyon kadar Müslüman vatandaşıyla İslami terörü kendi ülkesinde yaşamıştı ve halen de yaşamaktaydı. Üstelik yakınlarda da bir yolcu uçağı yine cihadistler tarafından düşürülmüş, öfkesini bilemişti. Bu nedenle bölgede ABD ve diğer batılılar tarafından da düşmanca karşılanmadı. Dahası, Paris ve ABD terör saldırıları kendisine karşı bir sempati dalgası bile yarattı.
Yine de!
Yine de Rusya, Rusya’ydı; Batılı uzman ve ideologların anlattığına göre, yetmiş yıllık komünizm, onun emperyal özlemlerini ortadan kaldırmamıştı. Zaten Putin de bir “Çar” özellikleri taşıyor; bir “Çar” gibi davranıyordu. Onu biraz hırpalamak, karizmasını çizmek hiç de fena bir fikir değildi. Ve bunu da herhalde en iyi, son yıllarda sergilediği “Osmanlı gururu”yla bir “Sultan” gibi dolaşan Erdoğan yapabilirdi. Yapamasa bile, “yapmış gibi” göründüğü bir senaryo mutlaka onun da hoşuna gidecekti. Kısaca hiç beklenmedik bir anda, tarihe gömülmüş sanılan Doğu Sorunu yepyeni bir şekilde hortlamış görünüyordu.
***
24 Kasım sabahı Türk Hava Kuvvetleri bir Rus uçağını düşürdüler. Yine bir sınır sorunu yaşanmıştı; Ruslar yine sınırlarımızı –bu kez hava sınırlarımızı- ihlal etmişlerdi. Ve ihlal bu sefer saatlerce değil, on yedi saniye sürmüştü. Ne var ki Türk jetleri atik davranmış, Rus uçağını sınırlarımızı terk ederken yakalamış ve yere indirmişlerdi. Yarbay pilot da daha havadayken Türkmen savaşçılar tarafından cezalandırılmıştı. Ne de olsa Türkiye’nin arkasında NATO vardı ve Erdoğan da zaten olaydan hemen sonra Putin’i değil, Brüksel’i aradı. Yeni Akit (1 Aralık) gazetesi “Türkiye’nin sınırı Nato’nun sınırı” manşetiyle durumu zaten özetlemişti.
Ne var ki Ankara, tıpkı ilk Doğu Sorunu’nda olduğu gibi, bu defa da müttefiklerinden beklediği desteği göremedi. Hatta NATO Genel Sekreteri Ortadoğu savaşını, NATO’yu ilgilendirmeyen bir İslam savaşı olarak görüyordu. Obama da şeklen “Türkler haklı” derken, Putin’le –içeriğini pek bilmediğimiz- görüşmeler yapıyor, hatta basına uçağın düşürülmesinden duyduğu üzüntüyü açıklıyordu. Yine de ABD ve NATO çevreleri memnundu. The Economist dergisinin vurguladığı gibi, Ankara, artık Rus tehdidi karşısında son yıllardaki “ateşli Batı karşıtı retorik”ten vaz geçecekti. Yine aynı yazıda Stratejik İletişim Merkezi (STRATİM) Başkanı ve Meclis Dışişleri Komisyonu’da başkanlık yapmış eski AKP vekili Suat Kınıkoğlu’nun dediği gibi, “(Türkiye’yi yönetenler) şimdi Türkiye’nin gerçek güvenlik çıkarlarının Batı ve NATO’nun yanında olduğunu anlayacaklardı”.
***
Peki, işin gerçek iç yüzü neydi? Yoksa Türkiye, C. Çandar ve F. Koru gibi yazarların kuşkulandıkları gibi, tuzağa mı düşürülmüştü? Yoksa asıl hedef, A. Selvi’nin iddia ettiği gibi, Erdoğan ve Putin mi idiler? Yani Batı emperyalizmi, kendisine farklı biçimlerde kafa tutan bu iki lideri birbirine düşürerek ve yıpratarak avantaj mı sağlamıştı? İlk “Şark Meselesi”nde olduğu gibi bir strateji mi uygulamıştı?

***
Bilemeyiz. En azından Erdoğan’ın bunu böyle anlamadığı anlaşılıyor. Ve kendileri bugünlerde yine muhtarları Beştepe’de toplamış, onlara “küresel vizyon”larını anlatmakla meşguller.
Ya Rusya krizi?
Nasıl olsa çözülür ve -Rus-Türk ilişkilerinin parlak günlerine dönülmesi artık zor olsa da- sıkıntılar atlatılır. Zaten bu milletin en büyük hasleti, Erdoğan söyledi, “çileye alışık bir millet” olması değil mi? Gerçekten de tüm siyaset “usta”ları için sağlam ve “güvenilir” bir dayanak.. Herhalde bu milletin, daha doğrusu bu milletteki gerçek “mağdur”ların, bir gün uyanıp, çileye ve çile çektirenlere isyan etmelerine kadar..