Cuma , 24 Kasım 2017

Özerklikten önce!

Güngör Şenkal

Siyaset tarzının, etnik kimlikler üzerinden yürütülen biçimlere dönüşmesiyle birlikte, kullandığımız kavramlardan bazılarının ne anlama gelmediğini belirtme zorunluluğu doğdu.

Yazıda geçecek olan Türkler ve Kürtler, homojen topluluklar olmadığından, bu tür genellemeler içeriği itibariyle yanlıştır. Çünkü, bu genellemelerin içlemi bize bir bütünlük çağrıştırdığı, algılattığı için, bunun üzerinden geliştirilecek bütün iyi ve kötü tanımları nasyonalizme açılacaktır. Çağımız siyaset dünyasının bildirişim dili bu tür genellemeler üzerinden kurulduğundan, doğru  olmasa da, birbirimizi bu sözcükler üzerinden anlamaya çalışacağız.

Günümüz Türkiye’sinde sosyalist hareket iki nasyonalist kamp arasında sıkışmıştır. Bunu, bölünmüştür diye de okuyabiliriz. Bunlardan birincisi, Türk nasyonalizminin resmi versiyonu olan Kemalist nasyonalist çizgidir. Sosyalist solun hatırı sayılır bir kısmı, gerçekte değil, sadece ismen var olan ‘cumhuriyet’, ‘laiklik’, ‘anti emperyalizm’ vb. kavramların arkasına sığınarak vermektedir desteğini.

İkincisi ise, Kürt nasyonalizminin en yaygın versiyonu olan PKK çizgisidir. Nasyonalist hareketlerin genel karakteri çerçevesinde zaman zaman farklı söylemlerin öne çıkması, bu savın aksini göstemeye yetmez. İşte, sosyalist solun bir kısmı da ulusal kurtuluşçuluk, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı vb. kavramların arkasına sığınarak Kürt nasyonalizminin kanatları altında yaşam bulmaya çalışmaktadır.

Hükümet politikalarının arkasından sadece laf yetiştiren; siyaset yapmayı, devlet erkanından gelecek yanlışlara tepki verme pratiğine indirgeyen sosyalistler, kendileri dışında gelişen hareketlere ister istemez eklemlenecektir.

Aslında durum, bu iki ana kampın sözcüleri açısından yukarıda belirtilenden de vahimdir! Milliyetçiliğin çok ötesinde, ırkçı söylem ve tutumlar söz konusudur; ama onlar üzerinde derinleşmek bu makaleyi aşar.

Sosyalist hareketin kendisi olmayı başaramadığı siyasi düzlemlerde; başka bir ifadeyle, savladığı biçime uygun, işçi sınıfının örgütlü gücü olarak kendi değerleri üzerinden hareket edemediği durumda, ayakta/hayatta kalabilmek için bir yerlere yaslanma ihtiyacı duyması kaçınılmaz olmaktadır. Sağa kayış olarak adlandırılabilecek bu olguda, dönüştürmede başarısız kaldığı tabanını oluşturan kitlenin hatırı sayılır bir kısmını, daha sağda konumlanmış nasyonalist çevrelere kaptırma kaygısı da önemli bir faktör olarak çıkmaktadır karşımıza.

Bu şartlarda var olmaya çalışan genel sosyalist eğilimin, kendi dışındaki güçlerin yarattığı gündemlerin, oluşturduğu siyasetlerin peşinden gitmesi çok doğaldır. Sınıf örgütlenmesinin aleyhine işleyen bir doğallık!

Anılan sosyalist çevreler, ideolojik ve/veya örgütsel yaşam alanı olarak gördükleri nasyonalist çevrelere eleştiri getir(e)medikleri gibi, eleştiri gelmesini de sosyalist hareketin geleneğinde var olan dışlama mekanizmasıyla engellemektedir. Zaten, tartışma kültürümüz de her konuya açık, elverişli değildir!

Yüzleşme, son yılların en çok kullanılan kavramlarından biri oldu. Ancak, hiç kimse kendi geçmişiyle yüzleşmeye yanaşmadı. Sosyalistler için de geçerli olan bu kavram, solun, bahane üreterek öteleme kültürü ağır bastığından, arzu edilen yüzleşme bir türlü gerçekleşemedi: Kemalizmle, bürokratik sosyalizmlerle, sol içi şiddetle, 12 eylül süreciyle…

İşçi sınıfı temelli hareket eden ve/veya etmeye çalışan parti ve çevrelerin de çabaları var elbette. Küçümsenemez, ama bugün için denklemdeki yerleri sonucu etkilemeyecek kadar küçüktür. Küçük olmak, doğru olmamak anlamına gelmez. Toplumu özgürleştirme potansiyelini taşıyanın –bugün kuramsal olmanın fazla ötesine gidemese de- bu kesimler olduğunu düşünüyorum.

Kürt sorunu diye adlandırılan sorun, bugün Türkiye’nin can alıcı en önemli sorunudur. Can alıcı, burada sadece bir sıfat olarak kullanılmış değildir. Zira, gerçek anlamda insanların canını alan bir sorundur!

Yazıda, Türkiye ve Kürdistan diye ayrı ayrı belirtmedim diye anlam çıkarmaya çalışılabilir. Gereksiz! Kürdistan denmesi beni rahatsız etmediği gibi, Batı Ermenistan denmesi de rahatsız etmez. Bunlar nasyonalistlerin sorunlarıdır, onlar rahatsız olur! Ancak, anlam çıkartacak olanların kendileri de, örneğin İspanya üzerine konuşurken, İspanya’da, derler; ama, İspanya’da ve Bask bölgesinde diye ayrı ayrı belirtmezler (Bask bölgesinin 1979’dan beri özerk olduğunu da anımsatalım)!

Özerklikten önce!

İster taraftar olalım ister karşıt, savaş koşullarında tartışacağımız özerklik, öz yönetim gibi demokrasi açısından önemli kavramlar, birbirimizi duymakta/anlamakta zorluk çekeceğimiz konular olacaktır!

Kürt halkının uzun dönem yok sayılmışlığı, eşitsizliği ve dışlanmışlığı karşısında tavır almak her şeyden önce ahlakidir. Bunun bir kazanımı/yaptırımı olabilmesi için de siyasi olmalıdır.

Ama her şeyden önce savaşın durdurulması gerekir. Çünkü savaş, canlı-cansız doğanın, içinde insanın yarattığı bütün değerlerle birlikte tahrip edilmesidir. Savaş koşullarında ileri sürülen her haklı istem tank ve top sesleri arasında kaybolacaktır. Bunun için, savaşın durdurulması talebi ve hatta eylemi öncelikli olmalıdır.

Tepeden inmeci, halka güvenmemenin timsali, Kemalist saiklerle bezeli devlet aklının demokrasi algısı, demokrasi ile kaosun doğru orantılı olduğu biçimindedir. Ezilenlerin aklı ise bunun doğru olmadığını bilmekte ve on yıllardır bunun kavgasını vermektedir.

Sadece bölgede değil, dünyada barış içinde yaşayabilmemizin temel koşulu, daha fazla ve daha doğrudan demokrasidir. Bugünün insanının temel kazancı, bu ideale yaklaşabildiği ölçüde artmaktadır. Bu söylem ve bunu gerektiren eylem, sosyalizmi işaret ettiğinden, büyük sermaye çevreleri ile onların kolluk kuvvetlerinin barikatıyla karşılaşmaktadır.

Barikatın beri tarafını, yani ezilenlerin tarihsel, ekonomik ve siyasal nedenlerle yer aldığı bizim tarafı, her yönüyle tahkim etmek ertelenemez görevimizidir. Yine barikatın bizim tarafında en tutarlı duruş sergilemesi beklenen işçi sınıfıdır. O halde, barikatı berkitmenin yolu sınıfa dayalı, anti nasyonalist bir çizgi izlemekten geçiyor. Zira, nasyonalizm, burjuvazinin bizim cepheye yerleştirdiği siyasi mayının adıdır!

Demokrasi, her meseleyi konuşup tartışabilen bir toplumda gerçekleşebilir. Oysa, silah sesleri bırakın tartışmayı, konuşulanların duyulmasını, anlaşılmasını bile engellemektedir!

Ayrı bir Kürt devleti (bağımsız demiyorum), Kürtlerin yaşadığı coğrafyada daha insani bir yaşama olanak verecekse, neden olmasın? Bağımsız demememin nedeni, bağımsızlık deyince emperyalist-kapitalist sistemin dışına çıkmayı anlamamdandır. Dünyanın içinde bulunduğu küresel kapitalizm koşullarında bağımsızlıktan söz etmek, sömürüyü gizlemeye dayalı propagandadan başka bir anlama gelmemektedir. Kapitalizmin hiyeraşik dünya sistemi ve onun siyasal tablosu ve hatta uluslar üstü/ötesi tekellerin ulus devletlerin üzerindeki hakimiyeti ortadayken, bağımsızlık söz konusu olabilir mi? Bu arada, geçen yüzyılda anılan sistemin dışına çıkan ülkelerin ne kadar bağımsız olabildikleri de ayrı bir tartışma konusu!

Düşünceme göre; sınırsız ve sömürüsüz bir dünya istemi, günümüzün de hala en geçerli istemidir. Bu nedenle, yeni sınırlar için mücadele işçi sınıfının amacı olamaz, olmamalıdır da.

‘Ulusal mücadele’ denilenin ‘ulus’ bölümüne bir bakalım. Ulus nedir, ulus devlet gerekli midir, bir düşünelim. Her sosyalist bu konularda yeterli olduğunu düşünür. Belki de öyledir! Ancak bir de şöyle düşünebiliriz: Ulus (nation) kavramının da ulus devletin (nation-state) de yaratıcısı burjuvaziydi ve yeni gelişen kapitalizmin ihtiyaçlarının karşılanması amaçlanmıştı. Ulusçuluk, Avrupa’da (kapitalizmin anavatanı) iki model üzerinden gelişti: Fransa ve Almanya! İlki toprak (vatandaşlık) temelli idi, ikincisi kan (soy). Uygulamada birbirinden ayırt edilemeyecek kadar benzeştiler.

İşin acıklı yanı, sosyalistler bu kavrama sıkı sıkıya öyle bir sarıldı ki, bıraktırmak imkansız hale geldi. Gelişmiş kapitalist Batı’da, neoliberal dönemde yaratıcılarının ayaklarına dolanan bu formdan kurtulma çabaları sürerken, sosyalist solun ulus ve ulus devlet kavramlarına tapınırcasına bağlılığı trajikomik bir hal almaktadır. Ulus ve ulus devlet kavramı bir illüzyondu; buryuvazinin üç yüz yıl kadar işine yaradı, işine yaramadığı andan itibaren de farklı oluşumlara yöneldi.

Çünkü, ulus/ulus devlet, toplumların doğal evrimi sonucu oluşan bir formasyon değildi. Hayaliydi! Yüz yılı aşkın bir süredir Türk ulusu ve ulus devleti yaratma mücadelesi veren İttihatçı ideolojik çizginin hüsranı, bunun en tanıdık kanıtıdır. Çünkü tanım keyfi, uygulama zorakidir. Bu, sosyalistler için de geçerli!

Keyfiyetin anlaşılması açısından: Bundan 3-5 yıl önce Komünist bir partinin kongresine sunulan önergelerden biri; Zazaların ve Lazların da ulus olarak tanınması! imiş. Kongreden ise şöyle bir karar çıkmış: Türkler ve Kürtler ulustur; Zazalar ve Lazlar henüz ulus değildir. Peki, kongre tersi bir karar verseydi anılan halklar açısından değişen ne olurdu? Hiç!..

Anlaşılacağı üzere, belirli konulara zamanında ve gerekli özeni göstererek eğilmediğimizden, konuşacağımız ve tartışacağımız konular yığılmış. Küçümsememek gerekir, zira bu, sosyalist cenahtaki kafa karışıklığının en önemli nedenlerinden de biri.

Bazen istemler haklı olsa da, haklılık, hakkın kazanılması/alınması için her zaman yeterli olmayabiliyor. 2000’li yıllardaki ölüm oruçlarını düşünelim: Toplumsal desteğin sıfıra yakın seyrettiği bir dönemde (şimdi daha da kötü), muhalefetin 80 öncesi dönemdeki gücünde olsa dahi elde edilebileceği tartışmalı 9 maddeyi (ki haklı istemlerdi), hem de tutsak olarak tanımladığınız insanların cezaevi koşullarında kendilerini ölüme yatırarak elde etmesini beklemek, ne derece gerçekçiydi? İstemler sadece cezaevleriyle sınırlı olsaydı kazanım ne olurdu? Sonuç malumumuz! Öz yönetim meselesine kafa yorarken, hendekli öz yönetimi de bu açıdan düşünmek yararlı olabilir!

Hakların elde edilimi ve kullanımının uzun süreçlere yayılması gerçeği, sosyo-politik bir olgudur ve toplumsal güç dengeleriyle doğrudan bağlantılı olduğu bilinmektedir. Siyasal iradelerin, ben yaptım oldu/olacak tarzı yaklaşımları yerine, ikna, akla yatmasını sağlamak yoluyla kabullendirme öncelikli olmalıdır. Tolumsal bir arada oluş bunu gerektirir. Şiddetin başarılarının gerçek anlamda bir başarı olmadığı, izleyen yıllarda ortaya çıkar ve çıkmıştır da. Zira, şiddet sonrası oluşan yeni durumu kontrol altında tutabilmek için, daha fazla şiddet/baskı gerekmiştir.

Bugün karşımıza çıkan kanlı tablo, yıllardır öğretilen ve telkin edilen kuvvet-şiddet tapınım kültürünün kaçınılmaz sonucudur. Şiddet çıkmazının en önemli özelliği, hiç kimseyi dışında bırakmaması; ondan herkese bir pay düşmesidir! Zira, unutulmamalı ki, şiddetin taraftarları, sonunda en fazla şiddete maruz kalanlar olur! Tarih öğretisi!..

Ben, siyasetçi değilim. Bu sorunlara yönelik politika üretmek, uygulamak siyasetçilerin görevidir. Siyasetçilerden kasıt, sosyalist siyasetçilerdir. Diğerleri zaten üzerlerine düşen görevi layıkıyla yerine getiriyor! Sosyalist olmak eğer ezberin, ideolojinin ötesine geçmek ise, o halde günün koşulları üzerinden hareket eden yeni politikalarımız olmalıdır.

Günümüz dünyasında önemli olan şudur: Kim nerede yaşıyorsa yaşasın, eşit, kendini var etme koşulları engellenmeden, yani özgürce yaşasın. Bunu sağlamanın yolu nereden geçiyorsa onun belirlenip ortaya çıkarılması gerekiyor. Hazır formüllerle gidilecek yolumuz yok!

Devleti bu durumlardan neden birinci derecede sorumlu tuttuğumuzu bir kez daha anlatmayı deneyelim: Kürtleri bir yandan yok sayıp diğer yandan haklarını kısıtlayarak baskı altında tutan devlettir. Sorunlarını dile getirmelerine, seslerini çıkarmalarına izin vermeyerek, sorunu yasal düzlemin dışına iten de devlettir. Bölgeye, olağanüstü halden haftalarca süren sokağa çıkma yasaklarına kadar işgal bölgesi muamelesi yapan yine devlet. Bunu gözden kaçırdığımız sürece, sonradan dahil olanda takılır, sorunu üreten, yaşatan ve onun üzerinden meşruiyet kurmaya çalışan asıl faili unuturuz.

Ocak 2008 ile Aralık 2009 arasında 2 yılda tamamlanabilen, ‘Şairlerden Kürt Sorununa Çözüm Önerileri’ başlıklı bir sormaca yürüttüm. Çalışmanın ilk 1,5 yılında gönderilen yazı sayısı 6-7 kadardı. Sonraki altı ay içinde yazı sayısı birden 24’e yükseldi! Ne olmuştu da yazılar birden artmıştı? Olan şuydu: Dönemin Başbakanının ‘Kürt açılımı’ açıklaması, konu hakkında söyleyecek/söylemek istediği sözü olanları yüreklendirmişti.

Demek ki, istenildiğinde konuşma, tartışma ortamı sağlanabiliyor(muş)!

Bitirirken, 12.10.1992 tarihinde Özgür Gündem’de yayımlanan yazımın başlığını burada tekrar etmek istiyorum: Barışçıl çözüm yolları esastır!