Perşembe , 23 Kasım 2017

TÜRKİYE LAİK İSE VE BÖYLE LAİK KALACAKSA YANDIK! – Osman Tiftikçi

nuce_23012014-114333-1390470213.391967 yılının Milli Türk Talebe Birliği başkanı, şimdi AKP’nin Meclis Başkanı olan İsmail Kahraman’ın, İslami bir anayasa istemesinden sonra, “Türkiye laiktir laik kalacak” sloganı tekrar meydanlarda, stadyumlarda, basında, sosyal medyada sıkça duyulmaya başlandı.

Bu slogan 1990’ların sloganıydı. Atatürkçü, devletçi, militarist bir slogandı bu ve bir taşla birkaç kuş vurmayı amaçlıyordu. En başta gelen amaç Aleviler başta olmak üzere demokrat kitleyi, sağcısı solcusuyla modern yaşam tarzını benimsemiş olan ve bunun bozulmasını istemeyen kesimleri Atatürkçülüğün ve kendini onun biricik koruyucusu olarak gören generallerin arkasında toplamaktı. 12 Eylül cuntası ve sonrası süreçte önemli ölçüde prestij kaybeden Kemalizme ve orduya yeniden prestij kazandırılacaktı. Generaller eliyle örgütlenen sivil toplum kuruluşlarının da (başta Atatürkçü Düşünce Dernekleri)  gayretleriyle bu başarıldı. Günümüzün ulusalcı, Atatürkçü örgütlenmelerinin, çevrelerinin oluşmasında, tarihi geçmişin yanı sıra bu yıllardaki çabaların büyük önemi oldu. Tabii kontrgerilla eylemlerinin etkisini de unutmamak gerekir. Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Çetin Emeç, Turan Dursun gibi Atatürkçüler bu yıllarda faili meçhul cinayetlere kurban gittiler. Alevilere yönelik Sivas katliamı, Gazi katliamı bu dönemde yaşandı.Terörize edilen kitlelere Kemalist laiklik dayatılıyordu ve ordu sığınılabilecek tek adres olarak gösteriliyordu. “Türkiye laiktir laik kalacak” sloganı bu planın merkezinde yer alıyordu. Nitekim başarılı da olundu. Kemalizme hatırı sayılır bir örgütlü taban yaratıldı. Susurluk pisliğine karşı gelişen protesto eylemleri birden bire şeriata karşı(!) mücadeleye dönüşüverdi.

Türkiye Laiktir laik kalacak” sloganına,“Türkiye İran olmayacak” sloganı eşlik ediyordu. Bundan amaç bir yandan şeriat istemeyen kitlelerin korkusunu daha da artırmak, diğer yandan da hızlı bir tırmanışa geçen Türkiye’deki İslami hareketin İran’dan etkilenmesini engellemekti. ÇünküDoğu Blokunun çökmesi ve Amerika’nın Irak’a saldırısı (1991 Körfez Savaşı)ile birlikte, İran Ortadoğu’da, Kafkaslar’da, Afganistan ve Orta Asya’da etkisini ciddi biçimde artırmıştı.

Generaller, başını çektikleri bu şeriata karşı(!) mücadelede son derece ikiyüzlü davrandılar. Bu mücadeleyi başörtüsü yasağına indirgeyip, gerçekten laiklik doğrultusunda tek adım atmadılar. Generaller bilerek ve isteyerek Gülen-AKP ittifakının iktidar olabilmesi için yoldaki taşları temizlediler. “Türkiye laiktir laik kalacak” sloganının başardığı iş, Erbakan ve Milli Görüş’ü tasfiye etmek, cemaatleri epey bir hırpalamak ve AKP-Gülen ittifakını başa getirmek oldu.

 

Bundan sonraki sözlerimiz M. Kemal laikliğini yere göğe sığdıramayanlara, Atatürkçü laikliğe hiçbir eleştiri getirmeden sahiplenenleredir.

  1. Kemal laikliğine toz kondurmamakla, AKP ve T. Erdoğan’a ise ağza geleni söylemekle yanlış yapıyorsunuz. Neden mi?

AKP’nin dini gericiliği yaymada kullandığı iki önemli araç, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Milli Eğitime bağlı İmam Hatip okullarıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı toplumsal her alana el atmakla, AKP dinciliğinin bir aracı olmakla, bütçeden aslan payı almakla, okul sayısını geçecek ölçüde cami yapmakla, Kur’an kursu açmakla eleştiriliyor. Doğru. Ama Diyanet İşleri Başkanlığı’nı AKP kurmadı. Bu başkanlığı saydığımız işleri yapması için Tayyip Erdoğan görevlendirmedi. Diyanet İşleri Başkanlığı 1924 yılında M. Kemal tarafından kuruldu. Bu başkanlığa bugün yaptığı görevler o zaman verildi. Sünni, Hanefi İslamın topluma devlet eliyle, bu kurum tarafından dayatılması AKP ile değil, 1924’te M. Kemal ve CHP ile başladı. Din adamlarının, hocaların, imamların, vaizlerin, müezzinlerin devlet memuru olmaları, amirlerinin hükümetin başındaki şahıs olması da AKP’nin bir icraatı değildi.

Bu konuda M. Kemal’e tek laf etmeden, Diyanetin bütçesi, açtığı cami ve okul sayısı üzerinden AKP’yi eleştiri yağmuruna tutmak, sorunu nitelik bakımından değil, nicelik açısından ele almak demektir. Bu, dürüst olmayan, esas sorunu gizleyen bir yaklaşımdır. Bataklığı kurutma yerine sineklerle uğraşmaktır.

Diyanetin varlığını, onu kurumsal olarak yerleştirenin adını ağza almadan yapılan bu eleştiriler AKP’ye; Diyanete daha az para ver, daha az cami yap, daha az Kur’an kursu aç, daha az din adamı istihdam et demek anlamına gelir.  Böyle bir tavrın, ne derece laik olduğunu okurun değerlendirmesine bırakıyoruz.

Devlete bağlı İmam Hatip Okullarını da AKP açmadı. 1924 yılında medreseler kapatılınca onların yerine, din adamı yetiştirmek için İmam Hatip Okulları kuruldu. Okullara da zorunlu din dersi konuldu. Zorunlu din dersi 1928 yılında kaldırıldı. İmam Hatipler de 1930 yılında; “ilgi yok” denilerek kapatıldı. Onların yerine Diyanete bağlı Kur’an Kursları açıldı. 1947 yılının Şubatında CHP, orta ve yüksek öğretim ders programlarına zorunlu din dersi koydu. 1949 yılında da imam hatip okulları CHP tarafından yeniden açılmaya başlandı. 1936 yılında kapatılan İlahiyat Fakültesi 1949 yılında tekrar açıldı. Okullara da seçmeli din dersi konuldu. İmam Hatip Okullarının sayısı yıllar içinde her iktidar ve her cunta döneminde hep arttı.

Özetle İmam Hatipler de Kur’an kursları da AKP tarafından açılmadı. Bunlar önceden de vardı ve sayıları hep artıyordu. Devletin M. Kemal ve CHP tarafından böyle bir işle görevlendirilmesine karşı çıkmadan, AKP döneminde İmam Hatip sayısı ve öğrenci sayısı şu kadar arttı, normal okullar İmam Hatip’e çevrildi diye şikayet etmek tutarsızlıktır.

Eğer M. Kemal ve CHP tarafından dindevlet tekeli altına alınmasaydı, din adamları, dini eğitim veren okullar devletin tekelinde olmasaydı, gerçekten laik bir devlet olsaydı, AKP bugün yapabildiklerini yapamazdı. Çünkü elinde böyle bir yetki ve mevcut olanaklar olmazdı. AKP’nin toplumsal yaşamı, eğitimi, siyaseti dincileştirmek için kullandığı araçlar, başta Diyanet İşleri Başkanlığı ve Milli Eğitime bağlı dini okullar, okullarda zorunlu Sünnilik eğitimi olmak üzere, M. Kemal ve CHP hükümetleri tarafından verilmiştir. Bu nedenle Kemalist laikliğe eleştirel biçimde yaklaşılmalı, bu laiklik mevcut duruma gerçek alternatif olarak gösterilmemelidir.

En büyük şikayet konularından biri de Aleviler karşısında AKP’nin tutumudur. Cem evleri ibadethane olarak kabul edilmiyor, Alevilik ayrı bir inanç sistemi olarak tanınmıyor denilerek T. Erdoğan eleştiriliyor. Ama T. Erdoğan Aleviler konusunda zaten ezelden beri var olan devlet tutumunu sürdürmüyor mu? Başka tavırları tartışılabilir ama Alevilere karşı tutum konusunda T. Erdoğan tutarlı bir Kemalisttir.

  1. Kemal 1924’te Sünniliği resmi din yaptı ama Aleviliği tanımadı. Aleviler ibadetlerini, cemlerini gene gizli olarak yapıyorlardı. 1925 yılında tekkelerin kapatılmasıyla asıl darbeyi Aleviler yedi. Çünkü yeni kanun ibadet yeri olarak sadece Sünnilerin cami ve mescitlerini tanıyordu. Dini ünvanların yasaklanması da aynı biçimde Alevilere ve Kürtlere yönelik bir önlemdi. Dede, seyit, çelebi, baba, şeyh, molla gibi ünvanlar yasaktı ama Sünnilerin kullandığı imam, müftü, müezzin sıfatlarına yasak yoktu. Yasaklanan sıfatlar aynı zamanda Kürtlerin, Kürt Alevi isyancıların ünvanlarıydı. Örneğin Şeyh (Said), Seyit (Rıza), Molla (Mustafa Barzani) gibi.

Sonuç olarak “Türkiye laiktir laik kalacak” sloganına eşlik edenlerin bu slogan üzerinde bir kere daha düşünmelerini öneririz.

Atatürkçü laiklikle, devletçi sözde laiklikle, generallerin, cuntacıların laikliğiyle hesaplaşmadan bu ülkeye gerçek laikliğin gelebilmesi mümkün değildir.

 

Osman Tiftikçi/ 7 Mayıs 2016