Cuma , 23 Şubat 2018

Ordu ve Din – Osman Tiftikçi

2015 yılı Aralık ayında, Türkiye’nin de içinde bulunduğu 34 İslam ülkesi, “Teröre Karşı İslam İttifakı” adıyla bir birlik kurdular. Merkezi Suudi Arabistan’da olan bu ittifak ABD tarafından da desteklendi. İran, Irak ve Suriye bu ittifakın dışındaydı. İttifakla birlikte bir de “İslam ordusu” kurma tartışmaları başladı.  Ardından Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, 30 Ocak-1 Şubat 2016 tarihleri arasında Suudi Arabistan’ı ziyaret etti. Akar, Suudi kralı ve askeri yetkililerle görüşmeler yaptı. Ziyaretin ardından bir yetkilinin basına verdiği bilgiler arasında şunlar da vardı:

”Karşılıklı ziyaretler sonunda Suudi Arabistan ile askeri işbirliğinin boyutlarının arttırılması hedefleniyor. Buradaki ortak hedef, iki ülke silahlı kuvvetlerinin bölgesel sorunlara müdahale konusunda ortak tavır sergilemesidir. Bu kapsamda ikili ortak tatbikatların yapılması gündemde. Askeri işbirliği ‘eğitim’ alanında da gelişecek.”[1]

Atatürkçü, resmi laikliğin bir numaralı koruyucusu ordu, dini ve siyasi gericiliğin dünyada bir numaralı ismi olan Suudi yönetimiyle, askeri güçleri birleştirip, İslam dünyasına ve Orta Doğu’ya din adına birlikte müdahale etmenin yollarını arıyor. Bu duruma bakıp; “nereden nereye” diyenler çıkabilir. Fakat geçmiş sürece biraz dikkatlice bakıldığında, ordunun dini gericilikle ve Suudlarla ilişkileri konusunda nitel bir değişiklik olmadığı görülür.

Ordunun dine karşı tavrında 12 Eylül’den sonra ve AKP iktidarları ile birlikte bazı değişmeler olduğu açıktır. Bu değişimler hakkında, dışa yansıdığı kadarıyla şu örnekleri verebiliriz:

12 Eylül darbesiyle birlikte askeri okullara da din dersleri konuldu. AKP döneminde ise, seçmeli din dersleri de askeri okulların müfredatına eklendi.

Ergenekon, Balyoz gibi operasyonlarla ordu içinde, ılımlı İslam politikasına soğuk bakan, 2002’de kurulan AKP-Gülen iktidarına tepki duyan resmi laikçi kesim tasfiye edildi. Artık Yüksek Askeri Şura, irticai nedenlerle ordudan eleman atamıyor. Çıkarılan kanuna göre, ordudan atılmalara artık her kuvvet komutanlığının (Kara Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri, Hava Kuvvetleri komutanlıkları) kendi bünyesinde oluşturulan Yüksek Disiplin Kurulları karar veriyor.

Bütün bunlar, siyasi yapının, toplumsal yaşamın dincileştirilmesine paralel olarak ordunun da aynı doğrultuda bir değişim içinde olduğunu göstermektedir. Bu değişimi sadece AKP’nin ya da T. Erdoğan’ın bir marifeti olarak görmemek gerekir. Ordu, resmi İslam yani emperyalizmin ve işbirlikçi sermayenin uygun bulduğu İslami anlayış doğrultusunda dincileşebilir. Bu anlayış şu dönem için ılımlı İslam’dır. AKP-Gülen ittifakı bu anlayış için kurulmuştu. Fakat gelinen noktada artık AKP ve T. Erdoğan bu anlayışı, ılımlı İslamı temsil etmemektedir. AKP klasik cemaatçi anlayışın partisine dönüşmüştür. NATO ve egemen sınıflar cemaatlerin ordu içinde örgütlenmesine, çalışma yapmasına izin veremezler. Çünkü böyle bir şey ordu içinde emir komuta zincirinin bozulmasına neden olacaktır. Komutanlarına değil de cemaat liderine, dini lidere kulak veren askerler, egemen kesimler için hiç de istenilen bir durum olmasa gerek. Bu nedenle ordunun resmi İslam doğrultusunda dincileşmesi beklenmelidir.

Türkiye’deki dini cemaatlerle ve Suudi gericiliğiyle devletin, ordunun işbirliği yeni bir olgu değildir. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonraki süreci bu açıdan kısaca hatırlatmaya çalışalım.

1960 darbecilerinin en önemli işlerinden biri Diyanet İşleri Başkanlığını (DİB) ve resmi İslam’ı güçlendirmek oldu. 1965 yılında DİB kanunu değiştirildi. Amaç dini eğitim ve din adamı yetiştirme işlerinde cemaatlerin gücünü kırmak, bu alanı devlet tekeline almaktı.  1960’lı yıllarda hızla büyümeye başlayan cemaat örgütlenmeleri kontrol altına alınmak isteniyordu ama tek amaç bu değildi. Devlet gelişen antiemperyalist, sosyalist harekete ve toplumsal muhalefete karşı dini cemaatlere ve İslami ideolojiye daha çok ihtiyaç duymaya başlamıştı.

Resmi ideoloji olan Atatürkçülük, toplumun belli bir kesimine, (örneğin aydınlara, Alevilere, solun bir kesimine) hitap edilebiliyordu. Kürtler, köylüler ve geniş bir küçük, orta esnaf kesimi Atatürkçülüğe, resmi dini politikalara tepki duyuyordu. Ayrıca İslami cemaatler ve din komünizme, sola, Kürt ulusal hareketine karşı ihmal edilemeyecek büyük bir ideolojik ve kitlesel güçtü. Bu nedenle generaller bir yandan devleti daha çok dincileştirirken, diğer yandan da cemaatlerle, dini yapılarla işbirliğine gittiler. Komünizme karşı mücadele dernekleri İslami kesimle işbirliği içinde kuruldu. Antiemperyalist hareketin karşısına ilk çıkartılanlar, solcu gençleri katledenler milliyetçi-dini örgütlenmelerdi. MNP, MSP yani ilk cemaat partileri gene generallerin onayı hatta zorlamasıyla kuruldu. 12 Mart generalleri Erbakan’ı kaçtığı İsviçre’den getirip partiyi kurdurdular. Bu işbirliği cemaatlerin de işine geldi. Öyle ki cemaatler, resmi laikliğin bekçisi, 1960 ve 1971 darbelerini yapmış olan orduyu; “Peygamber ocağı” diyerek kutsuyorlardı.

İşbirliği sadece ülke içindeki dini hareketle sınırlı değildi. 1962 yılında ünlü Rabıta ve İslam Kongresi örgütleri kuruldu. Suudiler başroldeydi. Türkiye bu örgütlerin kuruluşuna gayrı resmi olarak katıldı. Nurcu Salih Özcan ve Fethi Tevetoğlu gibi antikomünistler bu örgütlenmelerde Türkiye’yi temsil ettiler. Türkiye 12 Eylül ile birlikte İslam Konferansı’na başbakan düzeyinde katılmaya başladı. Bu örgüt sonradan İslam İşbirliği Teşkilatı adını aldı ve başkanı Ekmeleddin İhsanoğlu CHP ile MHP’nin cumhurbaşkanı adayı oldu.

Suudiler 1960’lı yıllarda Türkiye’deki bütün cemaatlerle ilişkiler geliştirdiler ve bunları yayın faaliyetleri başta olmak üzere finanse ettiler. Generallar de bu duruma seslerini çıkarmadılar. Rabıta ile ilişkiler 12 Eylül cuntasından sonra, yurt dışında Diyanete bağlı imamların maaşlarının bu örgüt tarafından ödenmesine kadar vardı. Yani askerlerin Suudlarla işbirliği yeni bir durum değil.

12 Eylül sonrasında gelişen Kürt hareketine karşı mücadele, generallerin din istismarını ve dini gericilikle işbirliğini daha üst boyutlara taşıdı. Kürt köylülerine havadan Kur’an ayetleri atılıyordu. Dini cemaatler de cuntacılarla birlikte çalışmaya zorlanıyorlardı. 1990’lı yıllarda Kürtlere karşı, IŞİD’e parmak ısırtacak vahşetler yapan Hizbullah’ın, generaller tarafından örgütlendiği de genel kabul gören bir olgudur. Şeriata karşı sözde mücadelenin ve laikliğin başörtü yasağına kadar indirgenmesi, Atatürkçü resmi laik anlayışın ne kadar sığ olduğunu, samimi olmadığını bir kere daha gösterdi.

Sadece R. Tayyip’e ve A. Davutoğlu’na fatura edilmeye çalışılan Suriye ve Ortadoğu politikası da aslında, Türkiye’nin geleneksel ve Kürt düşmanlığı ekseninde belirlenen politikasıdır. Elbette AKP ve İslami kesim kendine göre özel hesaplar yapmış, tatlı hayaller kurmuştur ama esas olarak geleneksel politika değişmemiştir.

Orta Doğu’da bir Kürt oluşumuna izin verilmemesi, bunun için herkesle her türlü işbirliğine hazır olunması Türk egemen sınıflarının, ordunun ve düzen partilerinin, Türkiye Cumhuriyeti kurulalı beri değişmeyen bir tavrıdır. Sınırda mülteci kampları adıyla eğitim kamplarının kurulması, Tüm Kürt bölgelerinden açıkça militan devşirilmesi, İslami militanlar için sınırların kaldırılması, orduya ait silahların Suriye ve Irak’taki İslami gruplara gönderilmesi ve bunlara benzer birçok uygulama ordudan habersiz, ordunun onayı olmadan yapılamazdı.

Sonuç olarak Türkiye’nin İslam ittifakı içinde yer alması, Türk ordusunun Suudi gericiliği ile askeri işbirliğine soyunması,  geçmiş tarihi süreçten bir sapma değildir. Tersine bu sürecin ileri bir aşamasıdır.

Osman Tiftikci

4 Haziran 2016

 

 

 

[1] http://www.pusulatr.com/mobil/haber_4869_rusya-ve-irana-karsi-turk-arap-tatbikati.html