Perşembe , 23 Kasım 2017

Britanyalılar Avrupa’ya Neden Hayır Dedi – John Pilger

25 Haziran 2016

 

Britonların çoğunluğunun Avrupa Birliğinden ayrılma yönünde oy kullanması olgunlaşmamış demokrasinin ürünüdür. Milyonlarca sıradan insan; büyük partilerde daha iyi oldukları varsayılanlar, iş dünyasının liderleri, bankacılık oligarşisi ve medya tarafından uğradıkları zorbalığa, edilen tehditlere ve açık bir aşağılamayla maruz kaldıkları dışlanmaya itiraz ettiler.

 

Bu, büyük ölçüde, “kalma” yanlılarının katıksız kibrine ve Britanya’daki sivil yaşamın toplumsal olarak parçalanmasına öfkelenen ve umudunu, heyecanını yitirmiş insanların verdikleri oyun sonucuydu. 1945’in tarihi reformlarından kalan en son kale Ulusal Sağlık Hizmeti de, Tory ( Muhafazakar Parti ) ve bu kaleyi savunduğunu iddia eden İşçi Partisinin Tory için çalışan korsanları tarafından yıkıldı.

 

Britanya’nın eski rejiminin ve Avrupa’daki bankacılık mafyasının vücut bulmuş hali, veznedar George Osborne’un, halkı, yanlış oy kullandıkları takdirde kamu hizmetlerinden 30 milyar sterlin kesmekle tehdit etmesiyle önden bir uyarı gelmiş oldu; bu inanılmaz bir şantajdı.

 

Kampanyalarda göç olgusu, yalnızca popülist sağ politikacılar tarafından değil; tepedeki çürümenin belirtisi olarak, ırkçılığı besleyip büyütme gibi geçmişten getirdikleri geleneği kullanan İşçi Partine mensup politikacılar tarafından da dört dörtlük bir sinizmle sömürüldü. Milyonlarca mültecinin Ortadoğu’dan- önce Irak, şimdi de Suriye’den –   kaçmasının sebebi  İngiltere, Amerika, Fransa, Avrupa Birliği ve Nato’nun işgalleri ve yarattıkları emperyal kargaşadır. Bundan önce de Yugoslavya taammüden yıkılmış; daha öncesinde de Filistin’e el konulmuş ve İsrail’in haksız istekleri yerine getirilmişti.

 

Kolonyal şapka gideli çok oldu ama dökülen kanlar hiç kurumadı. On dokuzuncu yüzyılda, kolonyal kullanışlılığa bağlı olarak şiddeti değişen, ülkelere ve halklara yönelik aşağılama; zenginler için çarpık bir sosyalizm, fakirler için kapitalizmle birlikte var olan modern “küreselleşmenin” en önemli özelliği olarak kalmıştır: küreselleşmede sermaye için özgürlük ama emeğin özgürlüğüne ret; küreselleşmenin kalleş politikacıları ve politikleşmiş memurları.

 

Şimdi bunların hepsi, Tony Blair’in sevdiklerini zenginleştirerek, milyonları yoksullaştırıp takatsiz bırakarak  Avrupa’ya, vatanına geldi. Ama 23 Haziranda İngilizler buna dur dedi.

 

“Avrupa idealinin” en etkili propagandistleri aşırı sağcı değillerdi ancak, Londra metropolünü Birleşik Krallıkla eşdeğer tutan, hiç çekilmez, kendini beğenmiş bir aristokrat sınıftı. Bu sınıfın önde gelen üyeleri kendilerini; liberal, aydın, 21. yüzyıl ruhunun kültürlü temsilcileri ve hatta “kusursuz” olarak görürler. Fakat bunlar, gerçekte, doymak bilmeyen tüketicilikleri ve geçmişten getirdikleri üstünlük içgüdüleriyle bir burjuva sınıfıdır. Kendi mahallelerine ait Guardian gazetesinde; AB’yi, son derece antidemokratik ve toplumsal adaletsizliklerin ve “neoliberalizm” olarak bilinen ölümcül aşırılıkçılığın kaynağı olarak görenlerle bıkmadan usanmadan dalga geçtiler.

 

Bu aşırılıkçılığın hedefi, bölünmüş ve borçlandırılmış, korporat bir sınıf tarafından yönetilen bir çoğunluk ve daimi olarak yoksul kalacak bir işçi sınıfından oluşan üçte ikilik* bir toplumu garanti altına alan kalıcı bir kapitalist teokrasiyi inşa etmektir. İngiltere’de bugün, yoksul çocukların %63’ü aile bireylerinden yalnızca birinin çalıştığı hanelerde büyüyor. Bunlar kapana sıkışmış vaziyetteler. Yapılan bir çalışmanın raporuna göre İngiltere’nin ikinci büyük şehri Greater Manchester Metropoliten Kontluğunda 600.000’i aşkın kişi “aşırı yoksulluk koşullarında yaşıyor” ve 1.6 milyon kişi de yoksulluk koşullarına doğru sürükleniyor.

 

Burjuvazinin kontrolündeki medya, özellikle de Oxford ve Cambridge’in hükmettiği BBC, bu toplumsal felaketin çok az bir kısmını kabulleniyor. Referandum kampanyaları boyunca, İngiltere, sanki İzlanda’nın kuzeyinde düşmanlarla örülü bir kabuslar ülkesine götürülecekmiş gibi klişe haline getirdikleri “Avrupa’dan ayrılıyoruz” histerisinin içine, gerçek bir kavrayışa sahip analizleri  neredeyse hiç dahil etmediler.

 

Oylamanın ertesi sabahı, BBC radyo spikeri, eski ahbaplar olarak bir kısım politikacıyı stüdyoya konuk etti. Spiker,  Blairizmin yüz karası mimarı “Lord” Peter Mandelson’a; “şimdi, bu insanlar böylesine kötü bir durumu neden istiyor” diye sordu. Bu arada, “bu insanlar” dediği Britanya’nın çoğunluğu.

 

Her ne kadar bu günlerde çok az kişi ifade etse de, savaş suçlusu ve varlıklı Tony Blair, Mandelson’ın “Avrupalı” sınıfının kahramanı olarak duruyor. Guardian bir keresinde Blair’i, “mistik” ve bu aç gözlü savaş “projesine” son derece uygun bir kişi olarak tarif etmişti. Oylamadan bir gün sonra köşe yazarı Martin Kettle, demokrasinin kitleler tarafından istismarı konusunda Brecht usulü bir çözüm önerdi. Kaleme aldığı tam sayfa yazısının başlığı olarak şu cümleyi kullandı: “Şu anda biz, referandumun İngiltere için çok kötü olduğu konusunda kesinlikle hemfikiriz”. Buradaki “biz” sözcüğünün ne olduğu açıklanmıyor ama biz anlıyoruz – tıpkı “bu insanlar” ifadesini anladığımız gibi. “Referandum, siyasete daha fazla  meşruiyet kazandırmak şöyle dursun var olanı da zedeledi,” diye yazdı Kettle. ” … bu referandum kararı çok acımasız bir karardı. Bir daha asla böyle bir şey olmamalı.”

 

Kettle’ın arzuladığı türden bir acımasızlığı şu an darmadağın edilmiş ülke Yunanistan’da buluruz. Orada da referandum yapıldı ama sonuçları dikkate alınmadı. Atina’daki Syriza hükümetinin liderleri de; varlıklı, oldukça ayrıcalıklı, eğitimli orta sınıfa mensup ve postmodernizmin sahtekarlığı ve politik ihaneti içerisinde yetişmiş kişilerdir. Yunanlılar, referandumu; hükümetlerinden, ülkelerindeki yaşamı yok eden Brüksel’deki rüşvetçi statükoyla “daha iyi şartlarda bir anlaşma” yapmasını talep etmek amacıyla cesur bir şekilde kullandılar. Tıpkı İngilizler gibi onlar da ihanete uğradılar.

 

Cuma günü BBC, Jeremy Corbyn’e, “AB’de kalma” kampanyasındaki yoldaşı bitmiş tükenmiş Cameron’a hürmetlerini sunup sunmayacağını sordu. Corbyn, son derece dalkavuk bir şekilde, “saygınlığı” konusunda Cameron’a methiyeler düzdü ve onun eşcinsel evliliğinden yana olmasını ve Kanlı Pazarda hayatını kaybedenlerin ailelerinden özür dilemesini de not etmeyi unutmadı. Gelgelelim, Cameron’un bölücülüğünden, acımasız kemer sıkma politikalarından, Sağlık Hizmetlerini “koruma” konusunda söylediği yalanlardan hiç söz etmedi. Cameron hükümetinin savaş kışkırtıcılığın dan da bahsetmedi: İngiliz özel kuvvetlerinin Libya’ya, bomba uçaklarının da Suudi Arabistan’a sevkiyatı ve hepsinden önemlisi üçüncü dünya savaşına çıkardıkları davet.

Referandum haftasında, Nazi Almanya’sının Sovyetler Birliğini işgal ettiği 22 Haziran 1941 tarihinin, 75. yıldönümünde St. Petersburg’da yapılan anmada Putin’in yaptığı konuşmadan, bildiğim kadarıyla ne bir İngiliz politikacı, ne de bir gazeteci bahsetti. Sovyetler ikinci dünya savaşından- 27 milyon Sovyet yurttaşının ve Alman Kuvvetlerinin büyük bir çoğunluğunun hayatına mal olarak – zaferle çıktılar.

 

Putin, şu anki, delicesine genişletilmiş Nato birliklerini ve Rusya’nın batı sınırına yığılmış savaş materyallerini Üçüncü Reich’ın Barbarossa Harekatına benzetti. Nato’nun Polonya’da yaptığı tatbikatlar, Nazi işgalinden bu yana yapılanların en büyüğü idi. Daha öncesinde yapılan, büyük ihtimalle nükleer silahların da kullanıldığı Anakonda Harekatı ise Rusya’ya yapılacak bir saldırının tatbikatı niteliğinde idi. Referandum arifesinde Nato Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, İngilizleri, AB’den ayrılma yönünde oy kullandıkları takdirde “huzur ve güvenliği” tehlikeye atacakları konusunda uyardı. Fakat, milyonlar onu dinlemedi. Zaten Cameron, Osborne, Corbyn, Obama ve İngiltere Merkez Bankasının başındaki şahsın, Avrupa’da gerçek bir demokrasi ve barış için çalışması pek ihtimal dahilinde olan bir durum değil.

 

*Üçte ikilik toplum: Toplumun üçte ikisinin refah içinde yaşadığı, üçte birinin ise sefalet koşullarında yaşadığı toplum. ( ç.n. )

Çeviri: Özgür Girişen