Salı , 19 Mart 2019

YENİDEN HAYKIRABİLMEK: “YERİMİZ MUTFAK DEĞİL, DÜNYA!”[1] – SİBEL ÖZBUDUN

“Geçmişin geçmiş olması için,

zamanın geçmesi yetmez.”[2]

 

Çok canımız yanmıştı… Gencecik bir kız… Üniversite öğrencisi üstelik… Gazetelerdeki, ekranlardaki o ışıl ışıl gözleriyle gülümsüyor bizlere. Hayat dolu, umut dolu.

Güpegündüz, okul çıkışı bindiği minibüs şoförü tarafından kaçırılmış, tecavüze uğramış, öldürülmüştü.

Hatırlayın, kıyametler koptu. Ülkenin dört bir yanında binlerce kadın sokaklara döküldü… O güne dek hiç sokağa çıkmamış olanlar dâhil. Protestolar dış basında geniş yankı buldu. Sivil toplum kuruluşları bildiri üstüne bildiri yayınladılar. Futbol kulüpleri mesajlar yayınlayarak protestolarını dile getirdi. Sanatçılar medyaya açıklamalarda bulundu. Köşe yazarları, TV yorumcuları, Özgecan’ın vahşice öldürülmesinin bardağı taşıran son damla olduğunu, kadınların öfkesinin kabardığını, bundan böyle hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını, kadınların iktidar üzerinde basınç oluşturacağını ve kadın cinayetlerinin bundan böyle geriletilebileceğini… vs. vs. dile getirdiler. İşler o noktaya vardı ki, Özgecan’ın katili cezaevinde bir mahkûm tarafından öldürüldü… Toplumsal tepki kendi “adalet”ini tecelli ettirmişti…

Sonrası… Sonra mı? Sonrası, 22 Ekim 2018 tarihli sosyal medya haberlerinde: Özgecan’ın katlinden 22 Ekim 2018’e dek Türkiye’de 1369 kadının, kocaları, sevgilileri, babaları, ağabeyleri, tecavüzcüleri tarafından öldürüldüğü bildiriliyordu.[3] Hatta Özgecan’ın öldürülmesine kafası bozulup “Bunu yapanların derisi yüzülmeli,” diye twit atan bir otobüs şoförü, sevgilisini bıçaklamaktan 11 yıl 8 ay hüküm giymişti.[4]

Evet, kadın cinayetleri, Güldünya’dan sonra da, Ayşe Paşalı’dan sonra da, Özgecan’dan sonra da hızını kesmeden devam etti, ediyor… Korkarım daha da edeceğe benziyor.

Oysa bir sürü platform oluşturuldu, medyada kadın cinayetleri üçüncü sayfa mevzuu olmaktan çıkarıldı, köşe yazıları kaleme alındı, üniversitelerde araştırmalar yapıldı, HDP’li, CHP’li kadın milletvekilleri soru önergeleri verdiler, sempozyumlar, açık oturumlar düzenlendi, meslek örgütleri, sendikalar kadına yönelik şiddet konusunu gündemleştirdiler, radikal sol kurumlar tacizi, şiddeti örgütten atılma nedeni sayan tüzük maddelerini benimsediler, 8 Mart’larda, 25 Kasım’larda kadınlar sokağa dökülüp tacizi, tecavüzü, cinayetleri, şiddeti lanetledi… Velhasıl bu konuda “kamuoyu duyarlılığı” yaratmak için ne lazımsa yapıldı.

Netice… Her yıl geometrik oranla artan şiddet… Her gün boşanma talebini gururuna yediremeyen bir koca, kıskanç bir sevgili, yüz bulamayan bir âşık, nefsi kabaran bir tecavüzcü… tarafından katledilen birkaç kadın…

Burada yanlış giden bir şey(ler) var…

Hele kadınların talepleri düzleminde nereden nereye geldiğimiz düşünüldüğünde…

70’lere rastlayan gençlik yıllarımda, hayata karışmayı talep ederdik. Eşit temelde. Bütün mesleklere girebilmeyi, eşit ücret alabilmeyi, ev işlerinin sosyalizasyonunu, çocuklar için ücretsiz kreşler, siyasetin tüm düzlemlerine katılabilmeyi… Velhasıl, “Yerimiz mutfak değil, dünya!” diye haykırırdık. Şimdiyse erkekler tarafından öldürülmemek için devletten şefaat diliyoruz neredeyse…

Diyorum ya, yanlış giden bir şeyler var. Bana sorarsanız, “yanlış”ın en azından bir bölümü, talepleri parçalarken, “bütün”ü göremez hâle gelişimizden kaynaklanıyor.

Bir bakıma, son yirmi-yirmi beş yıldır toplumsal mücadelelere damgasını vuran “parçalı mücadele” anlayışının, gündemleri aşırı tikelleştirme eğiliminin bir sonucu: bir konuyu ne denli özgülleştirirseniz o denli sonuç alıcı kılabilirsiniz… Dolayısıyla kadın cinayetleri, içinde gerçekleştiği bağlamdan soyutlanır; çetelesi tutulan, istatistiklere dökülen, meslek ve sivil toplum kurumlarının üzerinde uzmanlaştığı, hakkında kamuoyu oluşturmak üzere baskı grupları oluşturulan, medyada bir başlık, elektronik arama motorlarında bir “entry” hâline gelen tekil bir görüngüye dönüşür. “Projeci” bir muhalefet anlayışına teslim olmuşluğumuzun resmi…

Sorun şu ki, bu “reformist” taktik her zaman başarılı olmuyor. Daha doğrusu, başarılı olabilmesi ihtimali asgarî bir “demokratik işlerlik”e bağlı. Kamuoyunu etkileyecek baskı gruplarının oluşmasına, medyanın sorunu özgürce tartışmasına elveren bir “demokratik işlerlik”. Ama her şeyden önemlisi, taleplerin karşılanmasından şu ya da bu biçimde yarar devşirebileceğini hesap eden ya da en azından bu edimini “yarar”a tahvil etmeye yetili bir iktidar… Bir başka deyişle, talep sahipleriyle iktidar arasında bir “niyet ortaklığı”nın sağlanması… Bu olmadığı zaman, “reform mücadelesi” bir taklide dönüşüyor: demokrasi taklidine.

Kadın cinayetleri konusunda sanırım en önemli eksik de bu: “niyet ortaklaşması”… AKP iktidarı görünüşte bu konuda “birşeyler” yapıyor. Örneğin kadına yönelik şiddet konusunda uzman gruplar oluşturmak için girişimde bulundu, projeler hazırlattı, ilgili bakanlık bu konuda araştırmalar yaptırdı, şiddete uğrayan kadınlara yönelik kadın konukevleri açtırdı, Diyanet’e kadına şiddeti kınayan vaazlar sipariş etti, hatta 2012’de (hem de 8 Mart günü) Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair bir kanun bile yayınladı… Ama bu kadar. [İşin ilginç yanı, bakanlığın (galiba Türkiye’de adıyla en çok oynanan bakanlık. İlkin adı “Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı” idi. Bu bakanlık 2011’de kapatılarak yerine “Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı” kuruldu. 2018’deyse bakanlık Çalışma Bakanlığıyla birleştirilerek adı bu kez “ Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı”na dönüştürüldü…) web sitesini ziyaret ettiğinizde, 2016’dan sonra “aile içi şiddet” ve/ veya “kadına yönelik şiddet” konusunda en ufak bir habere rastlayamıyorsunuz.] Tüm bu projeler, çalıştaylar, çalışma grupları, demeçler, hatta yasa… Hergün yenisi eklenen kadın cesetleri karşısında lime lime oluyor.

Diyorum ya, mesele, niyet meselesi… Kadınları fıtraten zaaflı, en iyi ihtimalle “korunması gereken mahlûklar” olarak gördüğünüz; kız çocuklarının bacaklarının, genç kadınların saçlarının gözükmesini hergün birkaç kadının boğazlanmasından daha ağır bir sorun olarak algıladığınız; “ailenin korunması”nı her şeyin üzerinde tuttuğunuz sürece, kuşku yok ki “kadını güçlendirme” yolundaki tüm söylemleriniz ciladan ibaret kalır. Kadına yönelik şiddet ve onun vahim ama muhtemel sonucu olan kadın cinayetlerine karşı önlemleriniz de “etkisiz eleman” olmanın ötesine geçemez.

Bu durumda, “kadın cinayetleri”ni AKP’nin kadına yönelik tutum ve politikalarından soyutlamak, olanaksızdır.

AKP’nin “kadın politikaları”nın, her üçü de kadın-karşıtı doğrultuda ilerleyen üç vektörün kesişmesiyle biçimlendiğini söyleyebiliriz:

  1. İslâm’a dayalı muhafazakârlık;
  2. Neo-Osmanlıcı bölgesel iddialar;
  3. Neoliberal kapitalizm…
  4. İslâm’a dayalı muhafazakârlık:

Bu vektörlerden ilki hakkında fazla söz söylemeye gerek var mı? Yukarıda değindiğim, AKP iktidarları boyunca ilgili bakanlığın geçirdiği isim değişiklikleri dahi, bu “muhafazakârlığı” yeterince ele vermiyor mu? Evet, AKP iktidarı, “aile”nin dışında bir kadın tasavvuruna sahip olmadığını, tüm söylem ve icraatlarıyla tekrar tekrar kanıtladı. Kendi kimliğinden taviz vermeksizin “modern” dünyaya ayak uydurma iddiasındaki İslâmcı anlayış indinde kadın “fıtraten” erkeğin eşiti değildir;[5] “benim bedenim, benim kararım diyenler feminist”tir;[6] “tecavüzcü, kürtaj yaptıran tecavüz kurbanından daha masum”dur;[7] “kadına şiddet abartıl”maktadır,[8] “algıda seçiciliktir”;[9] “işsizlik kadınlar iş aradığı için yüksek”tir,[10] zaten “evdeki işler yetmiyor mu”dur;[11] “Kızlar okuyunca erkekler evlenecek kız bulamıyor”dur;[12]; “Türk kadını evinin süsüdür”.[13]

Bu söylemler, AKP’nin “zirvesi”ne ait: “Reis”, bakanlar, milletvekilleri… En azından “Batı” karşısında vitrinde bulunanlar, sekülerlikten hâlâ vazgeçmemiş hatırı sayılır bir kamuoyunun gözlerini üzerinde hissedenler, bin yutkunup bir söyleme zorunluluğunun basıncı altında yaşayanlar…

Bir de AKP’nin iktidarının çeperlerine taşıdıkları var. Camilerden, dergâhlardan, imam-hatiplerden, partinin ilçe teşkilâtlarından devşirilme genel müdürler, müsteşarlar, hâkimler, emniyet mensupları, bürokratlar… Ve onların altındaki öğretmenler, polisler, imamlar, muhtarlar, kolluk görevlileri, sosyal hizmet görevlileri… “İtaatsizlik eden kadınları dövün” buyuran bir dinin yüceliğine iman etmiş, sosyal bilinci cami önlerinde satılan ilmihâllerle biçimlenmiş, kadınlığa ilişkin ufku “ya benim olursun ya toprağın” ile “sırtından sopayı, karnından sıpayı” arasında sıkışmış, hayatı boyunca kendini “karı gibi”likle damgalanmamak için hizalamış, kasaba kafalı bir güruh… Referanslarının İslâm dini olduğunu sık sık zımnen ve açıkça ilan eden muhafazakâr bir iktidarla rezonansa girdiklerinde, “hassasiyetleri”nin kadın cinayetlerinden çok, kadınların dekoltelerine, flörtlerine, içki içmelerine, gülmelerine, dans etmelerine, itiraz etmelerine vb. yönelik olacağı aşikârdır.[14]

  1. Neo-Osmanlıcı bölgesel iddialar:

Neo-Osmanlıcı bölgesel iddialara gelince, AKP iktidara geldiğinden beri, “yapıbozumu”na uğratmaya koyulduğu Kemalizm’in “Yurtta sulh, cihanda sulh” umdesiyle sorunlu olduğunu defalarca ilan etti. Bizzat “Reis”i, “1914 yılında, 2.5 milyon kilometrekare olan topraklarımız, 9 yıl sonra 780 bin metrekareye düştü. Biz 780 bin kilometrekareye nereden geldik biliyor musunuz? 20 milyon kilometrekarelerden geldik. Artık 1923’ün psikolojisiyle hareket edemeyiz, bununla hareket etmek milletimize yarar sağlayamayacaktır…”[15] yollu söylemleriyle, punduna getirdiğinde fütuhatçı bir hat izleyeceğini beyan ediyor. Bunu Kürt oluşumlara karşı içeride ve dışarıda yürüttüğü savaşta da gözler önüne sermekte.

“Misak-ı milli”nin ötesine taşan bu iddialar, savaşçı bir hâlet-i ruhiyenin sürekli olarak diri tutulmasını gerektirir. Bir iktidar hem savaşçı/fütuhatçı hem de “feminist” (ya da ne bileyim, çevreci, emekten, kardeşlikten yana, “demokrat” vb.) olamaz. Toplumun savaşa hazır bir ruh durumunda tutulması, başka şeylerin yanında, erilliği durmaksızın kışkırtan, ödüllendiren, kadınlığı ise eril ego’ya tabi kılan, ikincilleştiren, edilginleştiren faşizan bir kültürel iklimle sağlanır. AKP ile MHP’yi tabanda buluşturan bir iklim… Bu “irredentist” yaklaşım için kadına tanınan tek yaşam alanı, (kutsal) analıktır. Tabii “bizim” tarafın kadınlarına… “Ya ötekiler” mi? Bu coğrafyanın kültürel kodlarında erkekliğin raconu gerçek ya da potansiyel Ana’yı yüceltmek, “öteki”lerle ise en hafif deyimiyle “gönül eğlendirmek”ten geçer. Kadınlık tasavvuru bu kültürel kodda ikiye yarılmıştır: Kutsal Ana ile Yosma… İkili zıtlıkların ötesini düşünmeye yetili olmayan zihin (“Ya sev, ya terk et!” “Ya benimsin, ya toprağın!”) özgür, iki ayağının üzerinde durabilen, kendisi adına karar vermeye yetili, sorumlulukları üstlenmeye hazır kadın tipini havsalasına sığdıramaz. Böyle bir kadını biçimlendirme çabaları olsa olsa toplumu ahlâken çökertmek, kültürel dokusunu bozmak, maneviyatını zaafa uğratmak amaçlı, açık ya da örtülü beşinci kol faaliyetleri olarak algılanır.

“Her gün sayısız soytarı,” diyor İbrahim Sarı, “Kanı bozuk, Kiralık, onun bunun dölleri olan Sunucu, Program yapımcısı, Türk düşmanı, sözde uzman bilirkişi edalarında arz-ı endamla orasını burasını yırtarak et teşhirinde bulunan orta malı kenar mahalle yosmalarının televizyonda işledikleri iğrençlikler, panel-açık oturum ve paparazzilerle kadınlarımız ANALIK ŞEREFİNDEN UZAKLAŞTIRILMAYA ÇALIŞILMAKTADIR.

Bu “ANA DÜŞMANLARI” nikâh ve bekâret nedir, ne önemi var ki bunlar çağdışı kavramlardır diyerek kadınlara en büyük hakaret yapmaktadır.

Türk’ün töresi ve yüce dinimiz kadına nice şerefler bahşederek cenneti onların ayakları altına vermiştir.”[16]

Savaş madem ki -en azından irredentist tasavvurda- erkek işidir, bu durumda kadın(lar) eril toplumda yalnızca simge görevi üstlenebilirler: namusuna halel gelmemesi için uğruna savaşılacak fedakâr analar, cefakâr eşler… Ya da düşmanı aşağılamak, onursuzlaştırmak, zaferi pekiştirmek için teslim alınacak, tecavüz edilecek, köleleştirilecek savaş ganimetleri, seks köleleri… İrredentist eril tahayyül, kadına, her iki ucu da nihayetinde erkeği motive etmekten ibaret olan bu “ikili zıtlık”tan öte bir rol biçmez. Kürt sanatçı Rojin’i “dağa kaçırıp seks kölesi yapacağı”ndan söz eden Serdar Turgut, tam da böylesine “kirli” bir ikili simgesel sistemin telleriyle oynamaktadır: Muzaffer-Türk-erkek/Yenik-Kürt-kadın… Öncellerini bir Bizanslı yosmadan diğerine koşan Cüneyt Arkın/Malkoçoğlu tiplemesinde bulan bir Türk-İslâm klişesi…

Ve neoliberalizm…

  1. Neoliberal kapitalizm:

AKP iktidarının kadın politikaları, bir yanıyla İslâmcı muhafazakârlığı, bir yanıyla fütuhat hevesi çerçevesinde biçimleniyorsa eğer, bu politikaları güdüleyen bir başka vektör de, partinin en pervasız, en gözü kara savunucularından biri olduğu neoliberal kapitalizmdir.

Neoliberalizmi, sosyalist sistemin varlığı ile işçi sınıfının, emekçilerin mücadeleleri sonucu kısmen de olsa denetim altına alınabilmiş kapitalist kâr dürtüsünün, bu engeller etkinliğini yitirdiğinde zincirlerinden boşalması olarak da tanımlayabiliriz. Bir rövanş hareketi… Emekçilerin, kamunun sermaye karşısındaki her türlü kazanımını berhava ve (yeniden) temellük etme yolunda sınır tanımayan bir girişim.

Neoliberal kapitalizmin kadınlara “armağanı”, onları “yeniden üretim”deki konumlarında en küçük bir düzenleme yapmaksızın, ucuz, bol, örgütsüz işgücü olarak üretime çekmek olmuştur. Neoliberalizmin kültürel-muhafazakâr versiyonunda, kadının esas görevi domestik alandır: o kocasının karısı, çocuklarının anası, yuvayı yapan dişi kuştur. Çalışmak zorunda ise dahi bunu ev-içi görevlerini aksatmadan yerine getirmelidir: yarım zamanlı, geçici, evde yapılabilecek işler…

Böylelikle kadını her şeyden önce bir yeniden-üretici olarak konumlandıran bu “ev kadınlığı” ideolojisi, kadınların talepkârlık eşiğini en alt düzeye düşürmektedir. Şayet birincil görevim kocama, akrabalarıma, çocuklarıma yönelikse, o zaman istihdam piyasasındaki varlığım, geçici demektir. Bu durumda neden daha yüksek ücret, daha iyi çalışma koşulları, erken emeklilik hakkı, daha kısa çalışma saatleri, kreş, kıdem tazminatı vb. taleplerle uğraşayım ki? Birkaç yıl çalışır, aile bütçesine katkıda bulunacak, çeyizimi düzmeye yetecek, evliliğin ilk yıllarında düze çıkmamızı sağlayacak kadar bir para biriktiririm, olur biter. İlk çocuğum doğduktan sonra da istihdam piyasasından çekilir, “evimin kadını” olurum. Ya da yarım-zamanlı, parça başı, kayıtdışı kırılgan işlerle idare ederim. Böylece annelik görevlerimi ve ev işlerini de aksatmamış olurum…

Bu düşünce hattının kaçınılmaz, ama bir türlü bilince çıkartılamayan getirisi: “böylelikle yarattığım artı değeri misliyle patronların kâr hanesine katmış olurum”dur; “bilince çıkartılamaz”, çünkü çalışan kadın kendini “işçi” olarak görmemektedir… O, hayırsever bir işverenin kendisine iş lütfettiği, bütçesini doğrultana kadar çalışacak bir “ev kadını”dır.

Günümüzde kapitalizm aslî görevinin yemek yapmak, bulaşık yıkamak, çocuk bakmak olduğuna ikna ettiği milyonlarca kadının sırtından devasa servetler devşirmektedir. İki yoldan: bir yandan bu kadınlar son derece düşük, üstelik de sosyal masraflardan soyunmuş ücretlerle çalışmaya razıdırlar… Diğer taraftan da kadınların istihdama dâhil olmasıyla zorunlu hâle gelen yeniden üretim faaliyetlerinin bir kamu görevine (kreşler, gebelik-emzirme izni, işyeri-ev arası servis, hastaların-yaşlıların bakımı vb.) dönüşmesinden doğacak malî yükümlülükler yeniden kadınlara ciro edilir.

Böylelikle neoliberalizmin “liberal” yüzü genç kadınlara yeni iş alanları açmakla (McDonalds’da tezgâhtarlık, çağrı merkezlerinde hosteslik, ev-atölyelerde parça başı montaj-tekstil işleri…), “muhafazakâr” yüzü ise onları “evlerinin kadını” kılmakla böbürlenir… İşin ilginç yanı, ikisi de doğrudur.

Bir yandan ülkenin neoliberal talana açılmamış bir köşesini bırakmamaya yeminli, ama bir yandan da merkezdeki “seküler” sermayeden (TÜSİAD) “İslâmcı-muhafazakâr” taşra sermayesine (MÜSİAD) kaynak transferini, bir başka deyişle “Anadolu Kaplanları”nı merkeze taşımayı hedefleyen AKP iktidarının kadın politikalarında neoliberalizmin bu yönelişi, “körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz” değerindedir. Kadınların aslî görevini “fıtraten” ev işleri/ çocuk bakımı/ kocaya hizmet/ iffetini korumak olarak kurgulayan taşralı eril egonun dünya görüşüyle onların emeğini ucuza kapatıp sırtlarından servetler devşirme hevesindeki neoliberal sermayenin çıkarları, muazzam bir rezonans içindedir. Sendikal mücadele ve sol yükselişle kısmen de olsa terbiye olmuş yerleşik İstanbul sermayesinin ağzından “arslan payı”nı kapmaya hevesli, aç ve hırslı taşra sermayesi için boğaz tokluğuna kapatabileceği kadın emeği, paha biçilmez değerdedir. Çoğunlukla kayıt-dışı, parça-başı, yarım-zamanlı ve ev-atölyelerde çalıştırıldığı için çalışma istatistiklerinin dışına düşen bu kadın yığınları, hem emekleri hem de (çalışmıyor olsalar da evde eserip-beserip kotaran) kanaatkârlıklarıyla yükselen taşra sermayesine göze görünmeyen, ama muazzam bir girdi olmaktadır…

Mahşerin bu üç atlısı, yani -haydi adlarını koyalım- İslâmcılık, faşizm ve kapitalizm dünyada olduğu gibi bu ülkede de kadınların yaşamlarını cehenneme çeviren bir “kutsal ittifak” oluşturuyor. Aklı İslâm’ın en eril-merkezli yorumlarıyla biçimlenmiş, dolayısıyla da kadınlar karşısındaki tutumunu etik açıdan “kitaba uygun” gören, psikolojisi primordial bir erilliği kutsayan savaş çığırtkanı bir iklim çerçevesinde oluşmuş zorba erillik vurup-yıkar, kırıp dökerken kapitalist sistemin pek fazla engeliyle karşılaşmayacaktır.

Çünkü “engel” kadınlara yönelik ekstra “yatırım” gerektirir: yalnızca -uygulanmamaya mahkûm- yasalar ya da parlak söylevler değil.

Evet, kadınların şiddetten korunması, kadınların özgürleşmesi perspektifinden ayrı düşünülemez.

Örneğin kadınların iki ayakları üzerinde durmalarını, insanlık onuruna ve saygınlığına yakışır yaşam standartlarını sağlayacak istihdam olanakları;

– Bu istihdam olanaklarına erişimlerini sağlayacak bir eğitim düzeyi;

– Kreşten yükseköğrenime, kadınların çocuklarının geleceğini güvence altına alacak ücretsiz ve nitelikli bir eğitim sistemi;

– Toplumda “kadınlık” ve “erkeklik” kavrayışlarının eşitlikçi ve özgürlükçü yeniden yapılanışı sağlayacak seküler sosyalizasyon süreçleri: okullardan medyaya, tüm sosyalizasyon mekanizmalarında eşitlikçi bir anlayışın yerleştirilmesi;

– Kentsel mekânın kadın-dostu olarak örgütlenmesi: aydınlatma, toplu taşıma araçları, güvenlik önlemleri;

– Kolluk kuvvetlerinden adlî personele ilgili tüm kamu görevlilerinin kadın-erkek eşitliği anlayışı çerçevesinde eğitilmesi, aksi tutum ve davranışların cezalandırılması;

– Çocuğa yönelik cinsel saldırıların, kadına yönelik şiddetin en ağır biçimde cezalandırılması;

– Kadınların özgürlüğü ve eşitliği doğrultusunda faaliyet gösteren örgütlenmelerin teşvik edilmesi, bunların kadınlara yönelik politikalarda söz ve karar sahibi olmalarını sağlayacak mekanizmaların oluşturulması…

Bu maddeler çoğaltılabilir. Görüldüğü üzere, kadına yönelik şiddet ya da kadın cinayetleri ne iktidarın geçiştirmeye çalıştığı palyatif önlemlerle, ne de bu alanda faaliyet gösteren “sivil toplum örgütleri”nin kısmî/ parçalı tepkileriyle engellenebilir. Bunun için bir “toplumsal dönüşüm” mücadelesi gerekmektedir. Siyasal İslâm’a, faşizme ve kapitalizme karşı duran bütünsel bir dönüşüm mücadelesi. Kadınların yeniden “Yerimiz mutfak değil, dünya!” diye haykırabilecekleri, ön saflarında yer alarak özgüvenlerini tesis edebilecekleri sömürü ve tahakkümün her türlüsüne karşı topyekûn bir mücadele.

 

9 Kasım 2018 10:12:11, İstanbul.

 

N O T L A R

[1] 24 Kasım 2018 tarihinde İstanbul Önder Babat Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen söyleşi… Kaldıraç, No: 209, Aralık 2018…

[2] Amin Maalouf.

[3] “Özgecan Aslan’ın Ardından 1369 Kadın Öldürüldü”, Sputnik, https://tr.sputniknews.com/turkiye/201810221035770633-ozgecan-aslan-ardindan-binlerce-kadin-olduruldu/

[4] “Özgecan’a Duyarlı Şöför Sevgilisini Bıçakladı”, Akşam, 19 Ocak 2016, https://www.aksam.com.tr/yasam/ozgecana-duyarli-sofor-sevgilisini-bicakladi/haber-482183

[5] Recep Tayyip Erdoğan, 24 Kasım 2014.

[6] Recep Tayyip Erdoğan, 2 Haziran 2012.

[7] Ayhan Sefer Üstün, AKP Milletvekili, İnsan Hakları Komisyonu Başkanı

[8] Recep Tayyip Erdoğan, 7 Mart 2011.

[9] Fatma Şahin, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı, 18 Mayıs 2013.

[10] Mehmet Şimşek, Ekonomi Bakanı, 20 Mart 2009.

[11] Veysel Eroğlu, Orman Bakanı, 13 Mart 2009.

[12] Erhan Ekmekçi, AKP İl Genel Meclis Üyesi, 5 Şubat 2012.

[13] Vecdi Gönül, Milli Savunma Bakanı, 27 Mart 2005.

[14] Sanatçı Sıla’nın sevgilisi Ahmet Kural’dan şiddet görmesinin kamuoyunda tartışıldığı bir sırada, “Ahmet Kural’ı bitirme projesidir bu. Hanımefendi ‘Osmanlı kadını’ olamamış. ‘Kol kırılır yen içinde kalır’ denirdi. Kur’an-ı kerimde bile kadını ‘hafifçe dövmek’ten bahseder. Günümüz kadınları fazla özgürlükçü ve maalesef fazla tahammülsüz. Bu olay hepimize ders olsun” twiti atan tesettürlü hanım kızımız, bu “tipoloji”nin salt “erkeklere mahsus” olmadığını, daha doğrusu yaltaklanıcı bir boyun eğicilikten beslendiğini anımsatıyor bizlere. (https://twitter.com/1mecit1/status/1058655902599991296/photo/1)

[15] Hilmi Hacaloğlu, “ ‘Yurtta Sulh Cihanda Sulh’ Politikası Değişiyor mu?” Amerika’nın Sesi, 19 Ekim 2016, https://www.amerikaninsesi.com/a/yurrta-sulh-cihanda-sulh-politikasi-degisiyor-mu/3557804.html

[16] İbrahim Sarı, Müslüman Türkler: Ülkücüler. NoktaE-book Publishing, 2016: 51.