Pazartesi , 25 Mart 2019

EŞİTLİĞİN TARİHSEL TOPLUMSAL ÖZÜ VE SOSYALİST EMEKÇİ ÇIKIŞ -8-Nazım Can

Aralık 2018

 

Klasik İngiliz Ekonomi Politiği, Marksizm ve

Kar Oranının Yükselme Eğilimi Yasası

 

Marks, geliştirdiği “Kar Oranının Düşme Eğilimi Yasasını” ispatlamak için aşağıdaki tabloyu, varsayım üzerine düzenleyip kullanmıştır.

“s  =    50,      ve    d= 100  ise        k’ = 100: 150=  % 66,

s  =  100,      ve    d= 100  ise        k’ = 100: 200=  % 50,

s  =  200,      ve    d= 100  ise        k’ = 100: 300=  % 33,

s  =  300,      ve    d= 100  ise        k’ = 100: 400=  % 25,

s  =  400,      ve    d= 100  ise        k’ = 100: 500=  % 20, olur” [[1]].

Diyerek, “Kar Oranının Düşme Eğilimi Yasası” keşfi keyfiyetini, şöyle özetleyerek ifade etmiştir:

Artı değer oranı ya da emeğin (emek gücünün) sermaye (kapitalist) tarafından SÖMÜRÜLME YOĞUNLUĞU AYNI KALDIĞI SÜRECE, değişmeyen sermayenin, değişen sermayeye göre tedrici büyümesi, zorunlu olarak, GENEL KAR ORANINDA TEDRİCİ BİR DÜŞMEYE yol açar. Görmüş olduğunuz gibi kapitalist üretimin gelişmesiyle birlikte, değişen sermayede, değişmeyen sermayeye ve dolayısıyla harekete geçirilen toplam sermayeye oranla nispi bir azalma olması, kapitalist üretimin bir yasasıdır” [[2]]. [açb ve piba .ncan]

Dikkat edilirse, yukarıdaki ifadesinde Marks, “Görmüş olduğunuz gibi” diyerek, biri yanlış, diğeri doğru olan iki ifade tarzını, “ustalıkla” bir birine geçirmiş.  Aralarında özdeşlik varmış gibi “göstermek” isterken, doğru olan son ifadeyi, yanlış olan ilk ifadenin doğrulanıp desteklenmesi hizmetine sokmuştur.

Birinci ifade, “artı değer oranı ya da emeğin (emek gücünün) sermaye (kapitalist) tarafından SÖMÜRÜLME YOĞUNLUĞU AYNI KALDIĞI SÜRECE, değişmeyen sermayenin değişen sermayeye göre tedrici büyümesi, zorunlu olarak, genel kar oranında tedrici bir düşmeye yol açar” diyen ifadedir. Burada Marks’ın ifade ettiği, “sömürülme yoğunluğu” YASA düzeyinde “aynı” kalmaz, kalamaz. Çünkü tüm diğer değişkenler bir yana, eğer Marks, bize “doğru öğretmişse”, değişmeyenin sermayenin her yeni büyüme aşaması, her zaman fiili çalışan işçiler üzerinden, yeni bir “Nispi Artı Değer” miktarı üretimine “hükmeder” ve böylece, “sömürülme yoğunluğunun aynı kalması” keşfi keyfiyetini bozar. Bunun böyle olması gerektiğini, Marks unutmuş olabilir… Dolayısıyla “Sömürülme yoğunluğu aynı” kalacaksa, üstüne üstlük bir de “Kar Oranı Düşecekse”, kapitalist neden yeni yatırım yapsın? Oysa her yatırımcı veya kapitalist, daha fazla kar etmek için yeni sermaye yatırımı yapar. Kapitalist,  sadece daha çok kar etmek ile ilgilenir, daha az kar etmekle değil.

“Kar Oranının Düşeceğini” bile bile, bir kapitalist, neden, yeni değişmeyen sermaye yatırımı yapsın? Bizce, bu soruya verilebilecek en masum cevap, şöyle olsa gerek: Az da olsa, yatırım piyasasında, daha düşük kar marjını kabullenen yatırımcılar da vardır denebilir. Vardır ama bu eğilimde olanlara dayanarak, bunlar üzerinden bütün bir işletme, sektör ve ülke ekonomisi için makro ekonomik düzeyde geçerli, değişmeyen sermaye artışlarına dair, genel geçer “kapitalist üretimin bir yasasını” icat etmek mümkün değildir. Çünkü daha az kazanmaya –istisnalar hariç- hiç kimse yanaşmaz. Dolayısıyla tablodaki her yeni yatırımda, hem “Kar Oranı” düşüyor, hem de kapitalist yeni yatırım yapıyor.

Nasıl olabilir böyle bir şey?

Üstüne üstlük, her değişmeyen sermaye artırımında, makinelere yapılan yatırım kısmı ile bir miktar “Nispi artı değerin” de işçi tarafından üretileceğini vazeden, bizzat Marks’ın kendisi değil midir? Neden tabloda zikredilmemiştir acaba? Hem sermaye artırımına gidiyoruz; hem de “Nispi artı değeri” görmezden geliyoruz. Ondan söz bile etmiyoruz. O halde neden mutlak artı değer kaynağına, yani değişen ücretli sermayeye değil de Marks’a göre artı değer “üretmeyen” değişmeyen sermayeye yatırım yapıyoruz!

Daha az kar etmek için mi? Yoksa “Nispi artı değer” ile gittikçe azalan işçi sınıfının, Taylorizm, Fordizm ve Toyota car gibi üretim teknikleri ile “suyunu çıkarmak” için mi?

Neden?

Peki, bu durumda, hala! Marks’ın “Nispi artı değer” teorisinin, toplumsal yaşamda bir karşılığı var, diyebilir miyiz?

“Nispi artı değer” teorisi, son derece tuhaf ve ilginç bir konudur.

Aslında “Nispi artı değer” teorisi geliştirme çabasıyla Marks, değişen sermayenin “tedrici düşmesine” engel olmak için savaşmakta. “Nehrin akıntısına karşı kürek çekmektedir”. Çünkü Marks’a göre her halükarda,  artı değer ve kar, sadece işçiden devşirilmektedir. İşçi de tedrici olarak azaldığına göre “Kar Oranı” da haliyle tehlikeye girip düşer. Böylece Marks, işçi sınıfı şahsında, düşen kar sağlama prestijini kurtarmak için bu gidişe karşı, işçi sınıfı merkezli sınıf mücadelesini, “sosyalizme” vardırmaya, makul ve mantıklı bir çare bulmaya çalışarak, “Nispi artı değer” teorisini geliştirip, işçi sınıfına yamamıştır. Ama nafile!

İkinci ifadede, “görmüş olduğunuz gibi” diye başlayan ve “kapitalist üretimin gelişmesiyle birlikte, değişen sermayede, değişmeyen sermayeye ve dolayısıyla harekete geçirilen toplam sermayeye oranla nispi bir azalma olması, kapitalist üretimin bir yasasıdır” diye birinci ifadenin doğrulanması ve bu doğrulamanın da bize kanıksatılması amaçlanmaktadır.

Oysa yaşamın gerçekliği ve işleyişi şöyledir:

Artı değer ve kar üretimi, Marks’ın iddia ettiği gibi sadece işçinin “Mutlak ve Nispi Artı Değer” üretiminin varlığına bağlı değildir. Hatta 1800 sanayi devriminden itibaren, artı değer ve karın özü, esas olarak işçi artı değer üretimini de kapsayan ve aşan, makine (türev) artı değer veya kar üretimine otomatik olarak bağlanmıştır. Kapitalist bu nedenle, işçi azalmasından korkmamaktadır. Kar düşüşüne karşılık kapitalist, değişmeyen sermaye yatırımı ile kar düşüş kaybını telafi edip, onu aşabildiği için değişmeyen sermayeye daha fazla yatırım yapmaya cesaret etmektedir. Bu husus, kapitalistin zekâsı ve bilgisinden bağımsız, ÜGGY’nın hükmü altında, teknolojik ilerlemenin, gelişmesi ve işleyişine bağlı olarak gelişmektedir.

Marks’ın, “sömürülme yoğunluğu aynı kaldığı sürece” ifadesindeki “süre”, geçici, nispi ve anlık bir sürenin dışında var olamaz. Bu haliyle Marks, “Kar Oranının Düşme Eğilimi Yasasını”, “sömürülme yoğunluğu aynı kaldığı sürece” diyen ifadesi üzerinden teorileştirmemiş, “yasa” düzeyine çıkarmamış olsaydı, söylemi önemsiz, sıradan diye es geçebilirdik. Ama öyle olmadığı görülmektedir.

Söz konusu “süre” geçici, nispi ve anlıktır diye kabul edelim! Kabul edelim ama toplumsal değişimin doğası, bu süre zarfını bile, asla aynı düzeyde bırakmaz.  Gerçekte bu süre bile, her an değişmenin tazyiki altındadır. Çünkü Marks’ın “Nispi Artı değeri” dâhil, hem kapitalistin kar ve aşırı kar müptelası olmasından; hem de işçilerin, kar üzerinden, kapitalistten daha fazla ücret talebi ile geliştirdiği, sistem içi sınıf mücadelesinden dolayı, söz konusu “süre”, her an değişimin tazyiki altındadır. Ve ayrıca bu “süre”, cari iktidarın geliştireceği bir sürü idari ve yasal tedbirler tarafından, değişmek üzere her an salanımdadır. En önemlisi de böylesi kısa ve istikrarsız bir süresinin, “aynı kalmasını” var sayarak, “değişimi” dışında, onun üzerinden uzun süreli genel geçer toplumsal bir yasanın varlığına hükmetmek, abesle iştigaldir. Dolayısıyla yukarıdaki tabloda olduğu gibi ücretleri ve ondan devşirilecek olan “Mutlak” ve -haydi buna bir de nispi atı değeri biz ekleyelim- “Nispi Artı Değeri” sabit tutup, değişmeyen sermayeye yatırım yapıp, onu çoğaltarak, “Kar Oranının Düşme Eğilimi Yasasını” bulmak, mümkün olmadığı gibi akıl karı iş de değildir. Çünkü toplumsal üretim mekanizmasının bağımsız, sürekli gelişip ilerleyen devrimci özü, alet ve makinede temsil edilen, değişmeyen sermeye öğesinin insan iradesi dışındaki değişimi buna müsaade etmez. Bu öğe, kapitalist ile işçi sınıfının iradesi dışında işler. Kapitalist ancak, değişmeyen sermaye öğesini mülkiyet edinerek, onu denetimi altına alıp, kontrol ederek lehine yönlendirebilir. Böylece kapitalist, değişmeyen sermaye öğesini, en uygun (optimum) oranda değişen sermaye öğesi ile birleştirip denetleyerek, sermayesini üretim süreçlerinde çoğaltabilir. Zaten bu onun, tek şansı ve kullanabileceği tek yoldur.

Değişmeyen sermayeye yatırım yapmak demek, kapitalist için bir yandan değişen sermayeden (işçilikten) tasarruf etmek; öte yandan “farkında olmasa” da üretilen metalara içkin, makine (türev) artı değeri veya karı çoğaltmak demektir. Bu nedenle, en masumane tabirle kapitalist, görünürde, işçilik külfetinden kurtulmak ve kar etmek için yatırım yaparken. Marks’ın tabloda gösterdiği gibi hiçbir girişimci, “Kar Oranı düşsün” diye yatırım yapmaz, yapamaz. Böyle bir şeyin, yasa düzeyinde gerçekleşmesi orda kalsın, “beklenti veya kestirim” düzeyi bile düşünülmesi akla ziyandır.

Netice itibariyle yasaların doğası ve hükmü [[3]], olgu, olay ve oluşumların, değişim ve dönüşüm hallerinin genel geçer zorunlu ifadeleri olarak keşfedilirler. Yoksa Marks’ın dediği gibi “sömürülme yoğunluğu aynı kaldığı sürece” diyen olgu, olay ve oluşum hallerinin “varsayımsal” seresi için değil.

Peki, o halde, Marks gibi büyük bir düşünürü, böylesi bir çıkmaz sokağa sokan keyfiyet nereden kaynaklanmıştır? Şimdi de kısaca bunun, tarihi arka planına bakalım:

Adam Smith’in 1876’da, tespit ettiği, “mal mevcudunun (değişmeyen sermayenin) artışı, emeğin (emek gücünün) üretim gücünü artırma ve daha az miktarda emeğin (emek gücünün) DAHA FAZLA İŞ MİKTARI ÜRETMESİNİ sağlama eğilimindedir” ifadesi [[4]] [abç ve piba. .ncan], Marks’ın 1865te geliştirdiği “Nispi artı değer” teorisine ilham olmuş, temel teşkil etmiştir.

Bu temelde Marks, Kapital Cilt I’de, makinelerin artı değer üretemediğini ispatlamak için yoğun ve olağan üstü bir çaba ile “kafa patlatmış”. Keyfiyeti, “Nispi artı değer” teorisi diye 200 sayfalık yazıda ortaya koymuştur. Nihayet bu fikrini, Kapital Cilt III’teki “Kar Oranının Düşme Eğilimi Yasasına” yedirmiş ve şu anda üzerinde tartıştığımız vahim sonuca ulaşmıştır.

Dolayısıyla bu söylemleri ele alıp birleştirdiğimizde, gördüğümüz şey şudur:

Adam Smith’in yukarıdaki söylemi temelinde Marks, “Nispi artı değer” teorisi geliştirmiş. Ama bu arada, Marks’ın esas amacı, makinelerin artı değer üretmediği düşüncesini “ispatlamaya” çalışmak ve onun teorisini yapmak olmuştur. Çünkü Marks, aynı zamanda, “dünyayı değiştirmek” isteyen bir eylem adamıdır. Böylece O, “dünyayı değiştirmek” için sınıfsal bir özneye ihtiyaç duymuştur. Bu nedenle, teorik ve pratik olanca “cebelleşmesine” rağmen, ‘Sosyalist Emekçi’ nüveyi bilince çıkaramayan Marks’ın bulduğu sınıfsal özne, işçi sınıfı olmuştur. O işçi sınıfını, devrimin “öznesi” haline getirmek inancında ve amacındaydı. İnancı Hegel’ci felsefeye, siyasal amacı Fransız Jakobenlerine dayanmaktaydı. Bu zihniyet temelinde, Marks, Adam Smith ve David Ricardo’nun, “alet ve makine artı değer üretemez” tespitlerinden hareket etmiş. İşçi sınıfının var olmayan tarihi rolünü teorize etmiş. Adam Smith’in yukarıdaki ifadesi üzerinden “Nispi Artı Değer Teorisini” geliştirmiş. David Ricardo’nun, “karların doğal eğilimi, düşme doğrultusundadır” diyen söylemine dayanarak, nihayet Kapital Cilt III’te geliştirdiği, “Kar Oranının Düşme Eğilimi Yasasına” varmış. Dönemin dört başı mamur, yaman bir Marksist’i olarak, Klasik İngiliz İktisatçıların söylemlerine saplanıp kalmış ve boğulmuştur.

Bu çalışmalar sırasında Marks, çalışmasına ve bilimsellik iddiasına, matematiği de katmıştır. Kapital ciltlerinde, özellikle, “Kar Oranının Düşme Eğilimi Yasası” idealini ispatlamak için matematiği de kullanmıştır. Genel kanıyla sanılır ki, herhangi bir hüküm, veri ve grafikler ile desteklenip, matematik oran ve orantı hesaplarına veya x, y koordinat sistemine oturtulunca, her şey bilimsel olup çıkar. Marks’ın matematiği kullanımı açısından konumuza bakıldığında, lise düzeyinde matematik eğitim görmüş herkes bilir ki, bir kesrin payı sabit tutularak, paydada yapılan her türlü artış, o orantının değerinin küçülmesine; tersi orantının büyümesine hizmet eder. Bu matematiksel yasadan hareketle Marks,  “Kar oranı” = k’= a÷S veya k’= a÷s+d formülünde,  kendi eseri olan “Nispi artı değeri” gözden kaçırarak, artı değeri “sabit” tutmaya veya küçültmeye; üretim sürecinde harcanan toplam sermayeyi ( yani S’yi) büyütmenin teorisini yapıp, “Kar Oranının Düşme Eğilimi Yasasını” geliştirip ispatlamaya çalışmıştır. Bu nedenle, Kapital Cilt III’te, “şunlar sabit kalmak koşulu” ile deyip başlayan hesaplama örnekleri geliştirerek, sözde “bilmeceyi çözdüğünü” [[5]] zannetmiştir. Böylece, teorilerinin gerçek yaşam ile bağlarını koparmış, onları birer cesede çevirmiştir.

Nasıl ki Hegel, fasit bir daire üzerinde, Mutlak Tin’i dön derip dolaştırarak yine aynı Mutlak Tin’e vardırıp, idealist felsefe yapmanın önünü tıkamışsa. Marks da Adam Smith’in etkisi altında kalarak, “makineler artı değer üretemez” tespitlerinden hareketle, “Nispi artı değeri” teorisini geliştirdikten sonra, David Ricardo’nun da etkisiyle “Karların doğal eğilimi, düşme doğrultusundadır” söylemini geliştirip, insanlığın istikametini ileriye değil, geriye, ilkel topluluğa öykünmeye çevirmiştir.

Bu temelde, Marksist saflarda, kapitalist savurganlığın eko-sistemi tahrip etme, ekolojik çevreyi “kirletme” gerçeğine karşı, yeni teknoloji kullanma ve teknolojik ilerlemeye, yersiz tepki [[6]] ve “kayıtsızlık” geliştirmiştir. İşçi sınıfı ile bağ burmak için “bir lokma bir hırkalı” yaşama razı olan “proleterleşme” yaşam biçimine neden olmuştur. Yokluk ve yoksulluğun sağladığı “eşitliği” bozar diye, işçi emekçinin özel mülkiyet edinme hakkı olgusundan ve onun “miras hakkı” intikalinden [[7]] vazgeçilmiştir. Bu ve benzeri, geliştirilen bütün tutum ve davranışlar, hep bu anlayışın ürünü olarak süre gelmiş. Devam etmektedir!

Oysa Üretim Güçleri Geliştirme Yasası (ÜGGY), insanın iradesi dışında, alet ve makineyi sürekli geliştiren zorunlu bir trende sahiptir. Bu yasa temelinde, her hangi bir işletmenin, sermayesinin organik bileşimi, değişen sermaye aleyhine arttıkça, makinelerin üretim süreçlerinde işi üstlenme gücü ve hızı oranında işçi işsizleşir. Bu kaçınılmazdır! Çünkü diyor makine, “üretim süreçlerinde üretim gücü olmak, insana yakışmaz”. Dolayısıyla işsizlik, değişmeyen sermayenin teknolojik ilerlemesi ile süreklilik arz eder. Ama belli bir eşikten sonra işsizlik, kapitalizmi sistem olarak çökertir. Çünkü kapitalist sömürü çarkının işleyebilmesi için üretilen metaların satılması, satın alınıp tüketilmesi gerekir. Bu da işçi emekçi kitlerin satın alma gücünün, belli bir gelir düzeyinde olmasını şart koşar. Ama aralarındaki rekabetten dolayı, daha fazla kar etmek için kapitalistler, bir taraftan da bu geliri minimum düzeye indirmeye çalışırlar. İşte kapitalizme içkin aşırı üretim ve bu üretimi emecek düşük gelir düzeyi, kapitalist sistemi “sara nöbetleri” alışkanlığına sokmuştur. Bu yapısal çelişki, kapitalizmin varlığı koşullarında çözümsüzdür. Dolayısıyla kapitalist bunalım (ama kriz değil) süreklidir. Yani kapitalizm, bu çelişkiyi, toplumsal iç ilişkileri ile çözemez. Onunla birlikte yaşamak zorundadır. Ancak bu çelişki, ‘Sosyalist Emekçi Özel Mülkiyet Biçimi’ ile altyapıda çözülmeye başlandığında, kapitalist sistem, artık tedrici olarak kapitalizm olmaktan çıkar. Dolayısıyla 1800’lerden itibaren, tarihsel olarak bu noktaya gelen kapitalizm, reel ömrünü uzatmak için kapitalist muhafazakârlık ve gericiliğini devreye sokarak, işçiyi, asgari düzeyde üretim süreçlerinde tutmaya ve uluslararası hisse senedi borsası üzerinden geliştirdiği kumara dayanarak “ulufe” dağıtıp, belli bir gelir düzeyini tutturmaya çalışır. İşte kapitalist tutuculuğun ve gericiliğin özü, bu noktada düğümlenmektedir.

Marks tarafından, KAPİTALİST SÖMÜRÜ BİÇİMİNİN, tek kaynak üzerinden sürdürüldüğü bildirilmektedir. Ona göre kapitalist, sadece işçi sınıfının emek gücünü sömürerek sermayesini büyütebilir. Onun hesabında, makine (türev) artı değer üretimi ve onun kapitalist tarafından gerçekleştirilen ‘Tarihsel Toplumsal Miras’ sömürüsü diye bir fikir kırıntısı yoktur. Olmadığı için de daha işin başında iken Marks, ‘Tarihi Toplumsallaşma Süreci’ ana mecrasındaki ana caddeden; ona bağlı tali yollara ve çıkmaz sokaklara sapmıştır. Bu yollara savrulan Marks, “işçi kategorisi ortadan kaldırılmaz, bütün insanları içine alacak şekilde genişletilir” [[8]]. “Sermayeden kopup ayrılması olanaksız bulunan sermaye köleliği” [[9]] söylemleri ile farkında olmadan, işçi sınıfının, üretim süreçlerinde “sürekli” olarak varlığını vazederken, kapitalizmin “yenilmezliğine” hükmetmiş, onu “mutlaklaştırmıştır”. Dolayısıyla Marks, değişen sermayeye karşılık, değişmeyen sermayenin tedrici ve sürekli artışına doğru bir anlam verememiş, durumu evirip çevirerek, işçi sınıfı temelinde, “Nispi Artı Değer Teorisi” diye ucube bir teori geliştirmiştir. İşte Marks’ın ifade ettiği sözde “Kar Oranının Düşme Eğilimi Yasası” bu anlayışın ürünü ve Marksist idealizmin son durağıdır. Dolayısıyla Marksizm, beslenip büyüdüğü üç kaynağını aşamadan, onların yetmezliği içinde boğulup kalmıştır.

O halde, oyalanmadan ana caddeye dönelim:

Sürü insanından insana geçişte, henüz bilinç gelişmemişken, “muhtemelen” sürü insanı, eli ile doğanın kaba saba bir taş veya odun parçasını, savunma veya yiyecek temininde, kullanıldıktan [[10]] sonra, onda alet kullanma bilinci gelişmiştir. Zamanla, ham bir doğa parçasının, kaba saba bir alet olarak, el ile etkileşimi, yerini, alet bilinç sarmal gelişmesine bırakmıştır. Bu gelişme, büyük bir bilinç sıçramasına yol açarken, ilkel insan, alet yapmaya ve yaptığı aleti kullanmaya başlamıştır. Böylece aletlerin, topluluk ve uygar toplumları geliştirme ve biçimlendirme mayası, insanlığın ‘Tarihi Toplumsallaşma Sürecine (TTS)’ çalınmıştır. Bu evrimsel gelişme temelinde, Üretim Güçleri Gelişme Yassı (ÜGGY), insanlığın ‘Tarihi Toplumsallaşma Sürecine (TTS)’ temellenip toplumsallaşmayı (insanlaşmayı) başlatmıştır.

ÜGGY’sı, insanlığın ilerlemesini sağlayan, esas motor güç olarak, insanın iradesi dışında işler. Örneğin: İlkel döneminden başlayarak günümüze ve ötesine taşacak şekilde, insanlık, daha gelişmiş, daha etkin bir üretim aracı YAPMAMA lüksüne sahip değildir. Ama tam tersine, daha üstün, daha kaliteli ve gelişkin üretim araçları, özellikle alet ve MAKİNE YAPMAK veya üretip kullanmak zorundadır.

İnsanlık, insanca yaşamak için nasıl tüketmek zorunda ise aynı şekilde, üretmek de zorundadır. Üretmek için de üretim süreçlerine fiilen giren üretim güçleri öğelerini (iş ve üretim gücü olan insan, hayvan, alet ve makine, bina, yol, köprü, depo, araç gereç, hammadde, mal, malzeme ve enerji girdisi vs. [[11]]) üretmek, geliştirmek ve kullanmak zorundadır. ÜGGY’sının hükü altında gelişen, ‘Emekçi ile alet ve Makine Arasındaki Çatışma (Em-MakÇa), TTS’cine temellenirken. Aynı Em-MakÇa, üretim gücü olarak insanın, üretim süreçlerindeki varlığına koşut, üretim tüketim sarmalında, ilkel topluluktan uygar toplumlara geçiş yaptıran, uzun süreli bir çelişki olarak süre gelmektedir. Em-MakÇa, farklı tarihi dönemlerde, farklı toplumsal üretim biçimlerini belirleyip biçimlendirir. Örneğin: Feodal toplumda, bu çelişki, Serf-MakÇa; kapitalist toplumda, İşçi-MakÇa gibi özgün ve somut biçimler alarak kendini şekillendirip yürütmüştür. ‘Tarihi Toplumsallaşma Sürecinde (TTS)’, tüm bu gelişme ve ilerlemenin devrimci motoru, ‘Emekçi ile alet ve Makine Arasındaki Çatışmanın (Em-MakÇa) kendisidir. Ama Em-MakÇa’nın devrimci karakteri, emekçilerden (ilkel emekçi, köle, serf ve işçiden) değil; alet ve makinelerin sürekli gelişmelerinden ve üzerinde taşıdığı tarihsel toplumsal kümülatif bilgi birikiminden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla her alet ve makine, geçmiş yaşamın inorganik özeti, “yaşayan” geçmişin, günümüzdeki devamı ve tanığıdır.

Bu anlayış temelinde,  Marks’ın, “kapitalist üretimin gelişmesiyle birlikte, değişen sermayede, değişmeyen sermayeye ve dolayısıyla harekete geçirilen toplam sermayeye oranla nispi bir azalma olması, kapitalist üretimin bir yasasıdır” tespiti, tamda sözünü ettiğimiz, kapitalist toplum altyapısına ait ‘İşçi ile alet ve Makine Arasındaki Çatışmanın’ (İş-MakÇa) somut ifadesidir.

Demek ki, her toplumda olduğu gibi kapitalist toplumda da toplumsal alt yapıyı oluşturan temel iki güç vardır. Bunlar, işçi sınıfı ile alet ve makinelerdir. Alet ve makinelerin sürekli gelişmesi, toplumsal gelişmenin ve yenilenmenin devrimci motor gücünü oluşturur. Dolayısıyla alet ve makine, gelişmek için ona sahip olan kapitalist ile ondan yoksun olan işçiyi beklemez. Yani alet ve makinenin gelişmesi ve ilerlemesi kapitalizme çakılıp kalmaz. İlerlerken, tıpkı köleci, feodal toplum ilişkilerini geride bıraktığı gibi kapitalist alt ve üstyapı ilişkileri ile de çatışmaya girerek, onları da geride bırakır. İşçi ile alet ve makine arasındaki çatışma, kapitalist toplum altyapısının kuruluşu aşamasında, devrimci ve ilerici tarzda birbiri ile uyumlu ve uzlaşır biçimde iken; toplumsal olgu (1800 sanayi devriminden itibaren) ve çözünme aşamalarında, muhafazakâr, gerici ve uzlaşmaz biçimlere dönüşmüştür. Sanayi devrimine kadar, alet ve makineler,  özgürce belli bir gelişme kaydederken; daha sonra, özgürce gelişmesine engel olan kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkileri ile uzlaşmaz çatışmaya girmiştir.

Özgürleşmek için alet ve makineler, önce, üretim süreçlerinde, işçi engelini ortadan kaldırmaya başlamışlar. Bu temelde altyapıdan hareketle, bütün bir Batı Avrupa kapitalist toplumunu, kaotik çelişki ve çatışmaya sokmuşlar. İşte, sanayi devriminden itibaren, yaşanan bu kaotik ve karmaşık toplumsal dönemi, klasik iktisatçılar ile Marksistler, layıkıyla değerlendirip işin içinden çıkamadılar. Marks ve Engels, teorik görüşlerinin merkezine işçi sınıfını yerleştirerek, Marksizm’i inşa ettiler. Dolayısıyla Marksizm’e göre, üretim süreçlerinde, değer ve artı değer yaratan tek güç işçi sınıfıdır. Makineler, “değer ve artı değer üretemez” diyerek, ta baştan itibaren, teorik ve pratik olarak kendilerini, kapitalizmin sınırları içine hapsettiler. Reel Sosyalizmin kuruluş ve çöküş pratiği, bu çabanın ispatlı örneğidir.

Marks, “Değişmeyen sermayenin, değişen sermayeye (işçi ücretlerine tekabül eden sermaye kısmı) göre tedrici büyümesi, zorunlu olarak, genel kar oranında tedrici bir düşmeye yol açar” diyor. Ee.. tabi, makine (türev) artı değeri görmezsek, yok sayar ve hesaba katmazsak; reel olarak da değişen sermaye, değişmeyen sermayeye karşı “tedrici küçülürse”, düşünme biçimimiz, Marks’ın yukarıdaki belirttiği gibi “genel kar oranında tedrici bir düşmeye” hükmetmek biçiminde olur. Marks’ın dediği eğer doğru ise yani üretim süreçlerinde, değer ve artı değer yaratan tek güç işçi sınıfı ise işçi de makine tarafından tedrici olarak işten atılıyorsa, mantıki olarak, artı değer ve kar da “azalacaktır”. Bu düşünme biçimini bir “genel bir yasa” hükmüne yükseltirsek, devrim ve sosyalizm davasının içinden büsbütün çıkamayız. Kapitalizme çakılıp kalırız.

Gerçekten, kapitalist toplumda, “genel kar oranında tedrici bir düşmeye yol” açılıyorsa, 150 kusur yıldır, kapitalist oligarkların evirip çevirdiği, sürekli kapitalist bunalıma ve devreli kapitalist krizlere yol açan, mevcut devasa bir üretim ve finanssal para bolluğunu anlamlandırmak mümkün olabilir mi?

Bu temelde, “Nispi Artı Değer Teorisinin” inşası sırasında, makineler ile yoğun bir biçimde “cebelleşen” Marks, “dünyayı değiştirmek” için ‘Sosyalist Emekçi’ nüveyi göremediği için işin içinden çıkamamış, bilime ters düşse de realiteyi işçi sınıfı üzerinden teorize etmeye devam etmiştir. Dolayısıyla Marks, klasik iktisatçıların “akıl tutulmasına” takılarak, peşi sıra, “makineler, artı değer üretemez” diyerek, Smith ve Ricardo’yu tekrarlamış. Onlarda, imaları olan ama ifade edilmeyen “Nispi artı değer teorisi” gibi ucube bir teori inşa ederek; finalde aynı akıl tutulmasına dayalı mantık hatası diyebileceğimiz “Kar Oranının Düşme Eğilimi Yasasını” geliştirip, Marksizm’in bitimine son noktayı koymuştur.

Peki, gerçekte ne olması gerekirdi?

Ona bakalım:

Marks ve bu arada Marksistler, bilmeliydiler ki, tarihsel koşulların bir gereği olarak, kapitalist toplum Üretim Biçimi, İşçi ve Makine Çatışması (İş-MakÇa) temelinde gelişen, kapitalist özel mülkiyet ve üretim ilişkileri üzerinden koşullanıp belirlenmekteydi. Ama biliyorlardı ki, üretim araçlarını, özellikle üretim aletleri ve makineleri mülkiyet edinenler, kapitalist; ondan yoksun olanlar ise ücretli işçi sınıfını oluşturuyordu. Bu saptama temelinde, feodal sisteme karşı mücadelelerinde Batı Avrupalı kapitalistler, altyapı ilişkilerinden başlayarak, üstyapı ilişkileri geliştirip, etkinleşerek, kapitalist toplum Üretim Biçiminin kurulmasını sağlıyorlardı. Hatta Marks’ın yaşadığı dönemde, bu kuruluşu, ekonomik olarak iktidar olamaya taşımış. Siyasal olarak iktidar olmaya çalışıyorlardı. Sanayi Devrimi ve ötesine denk düşün bu dönemde, makine, kapitalist mülkiyet ve üretim ilişkilerini ret etme temelinde, yeni bir altyapı oluşumu için ‘Sosyalist Emekçi’ nüveyi kapitalizmin ana rahmine düşürmüştü. Tüm bir Batı Avrupa’yı, yükselen bir sınıf mücadelesine koşullarına sokmuştu.

Marks ve Marksistler, Tarihi Materyalizmin genel geçer bir yasası olan, ‘tüm toplumsal geçişler, yeni bir sınıfın, alet ve makineleri mülkiyet edinmesi ile yeni bir toplumsal üretim biçiminin altyapısının oluşumuyla başlar’ gerçeğine dikkat etmediler. Oysa her toplumsal üretim biçimi, bu temelde, geçişe başlarken, kendi sınıfsal geçiş öznesini (efendi, toprak beyi ve burjuvazi gibi) yaratırdı. Sosyalizm için de bu böyle olmak zorundaydı. Ama tek farkla, sosyalist toplum öznesi olan ‘Sosyalist Emekçi’, evrimci yoldan değil, iradi devrimci bir çabayla, üretim aletleri ve makineleri, eşit paylı, kolektif komünal sosyalist özel mülkiyet edinmekle yaratmak zorundaydı. Böylece, sosyalizme geçişin toplumsal altyapısından işe başlanmış olacak. Gerisi kendiliğinden gelecekti. Ama işçi sınıfı özne kabul edilince, Marksist sınıf mücadelesi, Jakoben tarzda, Reel Sosyalizm pratiğinde, “kedinin oynarken, kuyruğunu yakalaması” gibi kapitalist sistem sınırları içinde, çökene kadar dönüp durdu. Böylece, Reel Sosyalizmin yıkılışında, “tarihin sonu” diye Hegel’e rahmet okundu. Kapitalizme methiyeler düzüldü. Çünkü Marks’ın vazettiği, Marksist sınıf mücadelesi tarzı ile ücretli “köleler”, kapitalist efendiyi yenememişti.

Her toplumsal üretim biçiminde olduğu gibi Batı Avrupa’da, kapitalist toplum altyapısını oluşturan mekanizma da Üretim Araçları, özellikle üretim aletleri ve makineleri mülkiyet edinme ile başlamıştı. Yine her toplumsal üretim biçiminde, olduğu gibi kapitalist toplum altyapısı da: mülkiyet, üretim, bölüşüm, değişim, tüketim, yatırım vb. ilişkiler üzerinden koşullanıp belirlenmişti. Bu belirlenmeye paralel olarak, kapitalist toplum üstyapısı da kapitalist toplum altyapısı tarafından belirlenmiş, ama kapitalist toplum üstyapısı da kapitalist toplum altyapısına uygun ve onunla etkileşerek belirlenen ideoloji, kültür, devlet, siyaset, hukuk, sanat ve edebiyat vb. gibi soyut düşünsel ilişki ve kurumlardan oluşmuştu.

Demek ki, her toplumsal altyapı, toplumun kuruluşunu başlatmak üzere, ikiye ayrılıp toplumsal üstyapıyı yaratacak biçimde işler:

Birinci grup altyapı öğeleri:

Bunlar mülkiyet, üretim ve bölüşüm ilişkilerdir. Bu öğeler, üretim ünitelerinde (işletme ve fabrikalarda) anlam ve önem kazanıp, toplumun sosyo-ekonomik temelini belirleyip geliştirerek, etkilerini, değişim ve tüketim ilişkileri üzerinden yaşam ve yerleşim alanlarına taşırarak çalışırlar. Bunlar, toplumun beslenme, giyinme, barınma, eğitim, sağlık, güvenlik vs. gibi toplumun temel ihtiyaçlarını, mal ve hizmet üretimi ile karşılarlar. Toplumsal üretim biçimini belirlemede, bunlar arasında dolaysız ve çok güçlü bir bağlantı (korelasyon) vardır. Mülkiyet edinme biçimi, üretim biçimini, üretim biçimi de üretilen mal ve hizmetin nasıl paylaşılıp mülkiyet edinileceğini belirler.

İkinci grup altyapı öğeleri:

Bunlar da değişim, tüketim ve yatırım ilişkileridir. Bunlar, mülkiyet, üretim ve bölüşüm ilişkileri temelinde ve onların devamı olarak, üretim üniteleri olan işletme ve fabrikalar dışında, eş zamanlı olarak, yaşam ve yerleşim alanlarında gerçeklenip, toplum biçimlendirici işlev görürler. Bunların, toplumun altyapısını belirlemede, iki temel görevi vardır. Bir yandan toplumsal mülkiyet ve üretim altyapısının yeniden üretilmesini sağlamak için geri beslenme (feedback) yapan, toplumun ekonomik inşa mekanizmaları olarak çalışırlar. Öte yandan, tüm bir toplumsal altyapıya uygun, toplumsal üstyapının biçimlenmesine geçişi ve üretilmesini sağlayıp, geri beslenme (feedback) yaparak, cari altyapıyı destekleyip yönlendirirler.

Kapitalist üretim süreçlerinde, işçi makine çatışması (İşçi-MakÇa) üzerinden gelişen devrimci çatışma, işçi artı değer özlü kar üretimi ile makine artı değer özlü kar üretimi arasında ters orantılı bir ilişkiye yol açarak sürekli ilerler. Böylece sermayenin organik bileşiminde, değişmeyen sermayenin tedrici büyümesine karşı, değişen sermayenin tedrici küçülmesine yol açılır. Bu yasa hükmü gereğince, sürekli olarak işçi artı değer özlü işçi karında tedrici olarak bir azalma, buna karşın makine artı değer özlü makine kar miktarında tedrici olarak bir çoğalma geçekleşir. Daha gelişmiş, yeni teknoloji kullanan makineler üretime sokulunca, işsizleşen işçilerden dolayı, işçi artı değer veya işçiden devşirilen kar, tedrici olarak azalmış olur. Ama aynı makine,  sermayenin organik bileşiminin optimum koşullarında, sermaye artırımı ile üretime sokulduğunda, düşen işçi artı değerini (karını) telafi edip, aşan miktarda, daha fazla makine artı değer veya kar miktarı üretimine yol açar. Böyle olduğu içindir ki, sermayenin organik bileşiminde, değişmeyen sermaye kısmı, değişen sermaye kısmı aleyhine sürekli artmaktadır. İşte yeni yatırım yapmayı, ANLAMLI, ÖNEMLİ ve KARLI kılan hadise budur.  Yoksa hadise, Marks’ın iddia ettiği gibi “Kar Oranının Düşme Eğilimi Yasası, kapitalist üretimin gerçek eğilimi” [[12]] şeklinde değildir.

Tam tersine, “kapitalist üretimin gerçek eğilimi”; Sermayenin Organik Bileşiminin gerçek gelişme eğilimi olarak, ‘KAR ORANININ YÜKSELME EĞİLİMİ YASASI’ yönünde işlemeye devam etmektedir.

Peki, bu işleyiş nasıl olmaktadır?

Ona Bakalım:

Kapitalist sömürünün, iki temel kaynağı vardır. Biri, işçi emek gücünün, üretim süreçlerinde ürettiği, özü artı değer olan KARDIR. Diğeri ise özü MAKİNE (TÜREV) ARTI DEĞER olan makine KARIDIR. Kısacası kapitalist sömürü biçimi, işçi ile makine tarafından, özü artı değer olan KAR ÜRETİM biçimleri üzerinden gerçekleşmektedir.

Bir toplumsal “Üretim Biçimi”, üretim güçleri ile onlara uygun ve onların toplumsal varlık biçimi olan mülkiyet ve üretim ilişkileri tarafından belirlenir. Bir toplumun altyapısı da o topluma ait üretim güçlerinden olan Em-MakÇa tarafından belirlenir. Bir topluma ait Em-MakÇa da o topluma ait temel üretim güçleri ikizlerini belirler. Her toplumda olduğu gibi kapitalist toplumun temel altyapısal üretim güçleri ikizleri de işçi ile makinedir. Kapitalist topluma ait üretim güçleri arasında, artı değer üretebilen öğeler sadece İŞÇİ İLE MAKİNEDİR.

Artı değer üretmek, hem işçilerde hem de makinede, onların yapısından kaynaklanan bir yetenek veya üretimlerinin doğasında olan bir iş yapma kapasitesidir. İşçi, doğal emek gücü yapısı ile makine ise yapay mekanik kazanç sağlayan türev emek gücü yapısı ile artı değer üretim yeteneği veya kapasitesine sahip, iki temel üretim aracı veya üretim gücüdür.

Emek gücü olarak bir işçi, yaşamak ve çalışabilmek için tükettiği, günlük emek değer bedeli ile yasal olarak günümüzde 8 saat çalıştırılmaktadır. İşçi, emek gücünü, ücret karşılığı, kapitaliste satar. Aldığı ücret karşılığı işçi, üretim süreçlerinde, 8 saat içinde ürettiği emek değerden feragat eder. Fakat aynı işçi, emek gücü sömürü oranı %100 ise 4 saat çalışması ile günlük emek değer bedeline yani aldığı ücretine denk düşen çıplak ücretini (d diyelim) yerine koyduktan sonra; diğer 4 saat fazla çalışması ile kapitaliste artı değer (a diyelim) üretir. Bir işçinin 8 saat çalışması sırasında ürettiği toplam emek değer miktarı, d+a kadar olur. Bu yetenek onda, doğal olarak var olan bir kapasitedir. Dolayısıyla bu çalışma süresinde fazladan üretilen toplumsal emek değere, ekonomik-teknik deyimle “artı değer” diyoruz.

Ama üretim süreçlerinde aynı işçi, giydirilmiş ücret ile çalışır. Giydirilmiş ücret ile üretilen artı değer miktarına da kar denir. Üretim süreçlerinde, kar kavramı ile artı değer, sosyoekonomik bir anlam ve önem kazanır. Çünkü giydirilmiş ücret, işçinin sosyoekonomiğinden kaynaklanır. İşçi, makine değil, bir insandır. Onun eğlenme, dinlenme, geçiminden sorumlu olduğu bir ailesi, sigortası, tazminatı,  yıllık izni vs. gibi kapitaliste mal olan pek çok masrafları da vardır. Bu masraflardan günlük çıplak ücrete tekabül eden miktarı, çıplak ücreti, giydirilirmiş ücrete dönüştürür. Bu durumda, işçinin üretim süreçlerinde ürettiği artı değerin bir kısmı, işçiye aktarılır. Bu fark ile işçinin üretimden alığı pay artar, kapitalistin karı düşer. Dolayısıyla, işçinin artı değer üretme yeteneğinin varlığı ile onun üretim süreçlerinde gerçekleşmesi hali, farklı büyüklüklere tekabül eder. Yeteneği durumunda, işçinin artı değer üretme oranı (a’ ise), a’= a ÷ d iken, üretim süreçlerinde bu kar (k’ ise), oran olarak, k’= a ÷ d’ kadar olacaktır. Artı değer olarak, a ÷ d oranı, büyük kar oranı a ÷ d’ olur. Bu sebepten dolayı, kapitalist mümkün olduğu kadar makine ikamesine yönelir. Mümkün olduğu kadar diyorum, çünkü makinenin, teknolojik geriliğinden dolayı, çalışma sürecinde işçi takviyesi gerekiyor. Bu teknolojik noksanlık nedeniyle kapitalist, işçi külfetini sineye çekmek zorunda kalıyor. Yoksa modern üretim süreçlerinde, makineler işçiyi kullanıyor [[13]]. Dolayısıyla kar ile artı değer arasında özü değişmemekle beraber; farklı kavramlar olarak, belli bir değişime uğramışlardır. Gerçi değişim, biçimseldir. Ama önemli bir farkı da anlatırlar.

Bu fark için kapitalist ile işçi sınıfı arasında, “ücret ve sosyal hakların genişletilmesi” adı altında, işyerinde üretilen karından pay isteme temelinde, sistem içi sınıf mücadelesine yol açılır. Kapitalist ile işçi sınıfı arasındaki sınıf mücadelenin özü, mülkiyetten pay istemesi ile ilgili değildir. İşçi, işyeri karından, daha fazla pay almak için kapitaliste karşı mücadele eder. Sistem içi sınıf mücadelesi yürütür. Yani işçinin itirazı, kapitalist mülkiyet biçimine değil, üretilen karın bölüşüm biçiminedir. Onun için işçi %10 kardan pay ister, olmayınca grev yapar, sokak işgali, fabrika işgali yapar ama neticede %5 veya %6 ücret zammına uzlaşarak fit olur. Böylece sınıf mücadelesi, sistem içi olup “bir başka bahara” kalır. Sendikaların işi budur. Onun için işçi sınıfı merkezli sınıf mücadelesi ne kadar tazyikli ve güçlü veya ne ad altında yürütülüyor olursa olsun, o, sistemin sınırları dışına çıkamaz. Bu onun doğasına aykırıdır. Çünkü hem burjuvazi, hem de işçi sınıfı, ikisi birden kapitalist toplum üretim biçiminin ikizleri olarak sistemi belirleyen güçlerdir. Biri olmadan diğeri olmaz [[14]]. Bu nedenle, koskoca Bolşevik Devrimi ve büyük bir bedel ve zorluk altında yürütülen “uzun yürüyüşlü” Çin Devrimi ile kotarılan sosyalizm inşa pratiği, Reel Sosyalizm şahsında çökmüştür.

İşçi ile kıyaslandığında, makine ile üretilen ve aynı olan, artı değer ve kar, farklılık arz eder. Makine artı değer (m diyelim) ile makinenin ürettiği kar (n diyelim), birbirine eşittir. Yani m=n’dir. Dolayısıyla makinede, artı değer, bir üretim yeteneği veya kapasitesi iken; üretim süreçlerinde, özü artı değer olan kar olur.

Bu ne demektir?

Makine, yapılacak işe uygun üretilmiştir. Makine, istenildiğinde canlanabilen, yapay mekanik bir mekanizmaya sahip, otomatik çalışan bir üretim gücü öğesidir. Kapitalistin, üretim gücü olarak makine ile ciddiye alınabilecek bir sorunu, kapitalist üretim ilişkilerinin engeli olma hali dışında, değer üretiminde pek olmaz. Çünkü makinenin, sosyal hakları yoktur ki, ürettiği kardan pay istesin veya grev yapsın. Kapitalist makineyi satın alıp, uygun yere koyarak, elektrik vb. enerjisini verdi mi, yıpranma ve aşınma payı dışında hiçbir şey istemeden çalışıp, artı değer veya kar üretir. Arada bir tamir ve yedek parça masrafı çıkardığında da kapitalist için pek önemli bir sorun oluşturmaz. Çünkü tamir ve yedek parça masrafları, cüzi bir miktarda ise işletme genel giderlerine atılır. Değilse, demirbaş hesaplarına atılıp, sermaye olarak, komple bir makinedeki sermaye atışı gibi aşınma ve yıpranma payına dönüştürülüp, ondan kar bile devşirilir.

Makine, kapitaliste, işçi gibi ek bir masraf, düzenli bir gidere yol açacak pozisyon yaratmaz. Dolayısıyla makinenin, “dinlenme, izin, aile, çocuk, hastalık, grev, iş yavaşlatma, servis, yemek” vb. gibi dertleri yoktur. Onun için kapitalist, işçi yerine, mümkün olduğunca makine ikame etmeye çalışır. Çok daha önemlisi de kapitalist, makinelerin, geliştirilmiş her yeni versiyonu ile kazandıkları güç ve iş yapma hızları ile gerekli türev emek değeri azalttıkları gibi türev artı emek değeri veya türev kar miktarını mislince çoğalttıkları için makineleri tercih eder. Böyle olduğu içindir ki kapitalist, mümkün olduğu kadar, makineye yatırım yapmaya çalışır. Bu nedenle kapitalist, işçi yerine makine ikame etmekle kalmaz, daha fazla kar etmek için “şuursuzlaşıp” saldırganlaşır [[15]]. Dolayısıyla makinelerin ve değişmeyen sermayenin büyüyüp gelişmesi, Marks’ın, “Kar Oranının Düşme Eğilimi Yasası, kapitalist üretimin gerçek eğilimidir” iddiasını çürütürken; onun tam tersi istikamette, “kapitalist üretimin gerçek eğilimi”  sermayenin organik bileşiminde, makine payının artması yönünde işler. Böylece, alet ve makine üzerinden, ‘KAR ORANININ YÜKSELME EĞİLİMİ YASASI’, ‘Tarihi Toplumsallaşma Sürecine’ temellenmiş vaziyette, hükmünü icra etmeye devam eder. Ama üretim attıkça, kar artar ve sistem aşırı üretim ve aşırı para bolluğunda boğulur. Fazlalık üretime dönüştürülemediği için tıkanıp kalır. Bu durum, tarihin kapitaliste, kurduğu kötü bir tezgâhtır.

Şimdi de bir örnek:

Yukarıdaki ‘KAR ORANININ YÜKSELME EĞİLİMİ YASASI’ analizini, bir örnek ile anlaşılır kılmaya çalışalım. Bunun için önce kullanılacak öğeleri ve simgelerinin tanıtımını, ondan sonda da ürettiğimiz verilerden oluşan bir tablo teşkil edelim:

Toplam Artı Değeri (A) ile Toplam Karı (K) ile üretim sürecinde fiili harcanan Toplam Sermayeyi (S) ile Toplam Kar Oranını (KO) ile gösterelim.

Yukarıda belirttiğimiz gibi ARTI DEĞER VE KAR üretim kaynağının iki öğesi, işçi ile makinedir. Bu temelde, gerektiğinde kullanılmak üzere işçi artı değere (a), işçi artı değer oranına (a’); işçi karına (k), işçi kar oranına (k’) diyelim. Makine artı değere (m), makine artı değer oranına (m’); makine karına (n), makine kar oranına (n’) diyelim. İşçinin çıplak ücretini (d), işçinin giydirilmiş ücretini (d’) ile gösterelim. Makinenin kullandığı enerji ve aşınma payı (s1) ve diğer bina, depo, kaplar gibi demirbaşlara ait aşınma payı, işyeri sigorta payı, hammadde, mal, malzeme, tüketilen enerji vs. masraf toplamına (s2) diyelim.

Yukarıdaki simgeler ile TOPLAM ARTI DEĞER ve TOPLAM KARIN incelenmesi:

(I) Toplam Artı Değer (A), işçi artı değer miktarı (a) ile makine artı değer miktarı (m’nin) toplamıdır. (A = a + m).

(II) Toplam kar (K), işçi kar miktarı (k) ile makine kar miktarının (n)  toplamıdır.  (K = k + n).

(III) Toplam Kar Oranı (KO), bir metadaki toplam kar miktarının (K), o metanın üretim için harcanan giderler veya harcanan toplam sermayeye oranıdır. [KO = K ÷ S= (k+n) ÷  (d’ + s1 +s2)].

(IV) Toplam Sermaye (S), bir metanın üretimi için üretim sürecine fiili olarak girip harcanan işçinin giydirilmiş ücret payı (d’) ile makinenin kullandığı enerji ve aşınma payıdır (s1). Ve diğer demirbaşlara ait aşınma payı, işyeri sigorta payı, hammadde, mal, malzeme, tüketilen enerji vs. masraf toplamının (s2), oluşturduğu toplam toplumsal emek değerdir. (S = d’ + s1 +s2)

Bu bilgiler temelinde, mümkün olduğu kadar, reel üretim yaşamına yakın veriler tahmin etmek koşuluyla, örneğimiz şöyle olsun:

ÖRNEĞİMİZDE, makro ekonomik değişkenlerin işletmeye etkisini, “görmezden gelerek”, sadece işletme düzeyinde kalmayı, veri kabul edelim. Bu temelde, işyerimiz, bir AYAKKABI FABRİKASI olsun:

İşyerimiz 150.000 TL’lik bir makine, 15.ooo TL’lik 1 aylık ücretler, 135.ooo TL’lik döner sermaye olmak üzere, toplamda 300.000 TL’lik bir sermaye ile başlangıç yapıyor olsun.

İşyerimiz, 150.000 TL değerinde, 10 yıllık ekonomik ömrü olan bir makine ile günlüğü 50 TL olan 10 işçi çalışıyor olsun. Her yeni makine yatırımı, işçilikten %20 tasarruf sağlıyor olsun. İşçi artı değer üretim oranı %100 (1 kat), makine artı değer üretim oranı % 1000 (10 kat) olsun [[16]].  Makine kar üretimi, her yeni makine alımında, üretim etkinliğini bir kat arttırmış olsun. Artırmış olsun ki, yeni makineye yatırım yapmanın da bir anlamı olsun. Muayyen bir süre sonra üç aşamada, 250.000, 350.000 ve 450.000 TL’lik, makineler ile sermaye artırımına gittiğimizde, KAR ORANININ nasıl seyir izlediğini veya nasıl geliştiğini, 1 aylık süre (30 gün) için inceleyelim:

150.000 TL’lik makine yerine, KAR artırmak için (Marks’ın tablosunda belirttiği gibi hiç kimse karını düşürmek için yeni ve daha pahalı bir makine almaz, ya da değişmeyen sermayeye yatırım yapmaz), 250.000 TL’lik bir makine aldığımızda, işyerindeki ekonomik değişkenlerin, hemen hepsinin, ± yeni bir pozisyona geçtiğini görürüz.

Makine, aylık aşınma ve yıpranma payı, 1250 TL’den, 2083 TL’ye yükselir [[17]]. Makinenin tek başına kullandığı aylık elektrik enerjisi bedeli 500 TL’den, yeni teknoloji kullanan makine olduğu için enerji tasarrufuna uygun olarak 50TL eksilerek, 450 TL’ye düşecektir. Her yeni makine işçilikten % 20 tasarruf sağladığı için 10 işçiden, 8 işçiye düşülür. Böylece ücretler 15.000 TL’den 12.000 TL’ye düşer (d’) [[18]]. İşçiden sağlanan kar miktarı (k) % 100 olduğu için o da 15.000 TL’den, 12.000 TL’ye düşer (k). Makine kar miktarı (n), 1250 + 500 = 1750 x 10 kat = 17.500 TL’den, 1 kat artarak, yeni alınan 250.000 TL’lik makine ile 2083 + 450 = 2533 x 11 kat = 27.863 TL’ye yükselir. Hammadde, malzeme, genel giderler, bina ve kap kacak amortismanı (s2) masraflarıdır. Her makine alışında, döner sermaye masrafı, yani (s2)’nin %10 artarak, 135.000TL’den, 148.500 TL’ye yükselir.

Geri kalan 350,000 ile 450,000 TL’lik toplam sermaye artışlarında da yukarıdaki işlem aynen tekrarlanacaktır. Tüm bu üç aşamalı sermaye artırımına giden, işyerindeki değişim verilerini bir tabloya dökersek: Toplam kar oranını (KO) bulmak için toplam karın (K), üretim sürecinde, fiili harcanan toplam sermayeye (S) oranı şöyle olacaktır: [KO= K÷S= (k+n) ÷ (d’ + s1 +s2)] formülünden:

Başlangıç, 150.000,   K=32.500,   S=  ı5ı.750 ise,  KO= 32.500 ÷ 151.750 =  % 21,4.

  1. Artış, 250.000,   K=39.863,   S= 163.033 ise,  KO= 39.863 ÷ 163.033= % 24,5.
  2. Artış, 350.000,  K=49.404,   S= 176.267 ise,  KO= 49.404 ÷ 176.267 = %28,0.

III. Artış,  450.000,   K=60.980,   S= 191.505 ise,  KO= 60.980 ÷ 191.505 = %32,0.

 

Görüldüğü gibi “Kar Oranının Eğilimi” düşme değil, YÜKSELME yönündedir. Demek ki, yasanın asıl adı:

 

KAR ORANININ YÜKSELME EĞİLİMİ YASASI olmalıdır.

 

(Yazmaya bir ara, sonra devam)

 

Yeni Yılınızı Coşkuyla Kutlar! Saygılar, Sevgiler Sunarım…

 

DİPNOTLAR:

[1] (a) Marks, K. (1867), Kapital Cilt III, Sol Yayınları, 3. Baskı 1986, S. 188.

(b) Tabloda kullanılan simgeler, Marks’ın Kapital’lerde kullandığı simgelerdir. s = makine, bina, araçlar vs’nin aşınma ve yıpranma payı + mal, malzeme, hammadde ve enerji toplamını simgelemektedir. d, işçilere ödenen ücretlerin toplamını ifade etmektedir. S = s+d üretim sürecinde fiili harcanan toplam sermayeyi ifade eder. Tabloda örtük olan artı değerin simgesi a, Artı Değer Oranı a’. Kar, k ile k’, Kar Oranını ifade etmektedir. k’= a ÷  s + d veya k’= a ÷ S.

[2] Marks, K. (1867), Kapital Cilt III, Sol Yayınları, 3. Baskı 1986, S. 189.

[3] Hançerlioğlu, O. Felsefe Sözlüğü, Yasa, Remzi Kitapevi, 7. Basım, S. 455.

[4] Smith, Adam (1776), Ulusların Zenginliği, Alan Yayıncılık, Cilt I, 2. Baskı 1997, S. 79.

[5] Marks, K. (1867), Kapital Cilt III, Sol Yayınları, 3. Baskı 1986, S. 190.

[6] Kalem yanlış yazmışsa, bu kalemin suçu değildir. Kalemi kullanan kişinin suçudur. Ayrıca yanlışı düzeltmek için silgi denen bir başka nesne veya alet vardır. Kalem yanlış yazdı diye kalem ve kalemin geliştirilmiş teknolojik versiyonlarından, kalem kullanmaktan vazgeçilir mi? Bu saatten sonra kalemsiz yaşama öykünmek de neyin nesi! Böylesi bir tutum ve davranışta, değil ilericilik, ilericiliğin “kokusu” bile bulunamaz.

[7] Marks-Engels (1848), Komünist Toplum Manifestosu, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 1976, S. 52.

[8] Marks, K.  (1844), El Yazmaları, Birikim Yayıncılık, 2009, S. 108.

[9] Marks, K. (1867), Kapital Cilt I, Sol Yayınları, 3. Baskı 1986, S. 631.

[10] (a) Child, Gordon (1942), Tarihte Neler Oldu, Çev. Alaed. Şenel-Mete Tuncay, Kırmızı Yayınları 2009, S. 20-21 (b) Şenel, Alaeddin, (1982), İlkel Topluluktan Uygar Topluma, Bilim Sanat Yayları 1995, 4. Basım, S.56-57

[11] Bilgi, bilim ve teknolojik bilgi de üretim gücüdür. Ama bunlar, tek başlarına, somut bir durumda üretim sürecine girmeyeceğine göre, onlar, bütün üretim güçleri öğelerine kodlanmış veya yedirilmiş biçimde bulunurlar. Bu nedenle bilgi, bilim ve teknolojik bilgiyi, üretim gücü olarak ayrıca saymak gereksizdir. Çünkü insan dâhil, bilgi, bilim ve teknolojik bilgi emmeyen, üzerinde taşımayan, hiçbir üretim gücü yoktur.

[12] Marks, K. (1867), Kapital Cilt III, Sol Yayınları, 3. Baskı 1986, S. 189.

[13] Marks, K. (1867), Kapital Cilt I, Sol Yayınları, 3. Baskı 1986, S. 434 ve 435.

[14] A. g. E, S. 232.

[15] A. g. e, Dipnot 67, S. 779.

[16] Makinelerin, güç kapasiteleri, hammadde çevrim veya üretim hızları, bilim adamı ve mühendisler tarafından tasarımlanmış, üretimleri sırasında, onların kimliği olarak, onların bedenine işlenmiştir. Aslında biz örneğimizde, bu gücün ve hızın asgarisini kullanıyoruz. Bu husus doğa teknolojisinde, yani bir buğday başağında 30,40; bir elma veya ceviz ağacında, yüzlerce kata çıkıp doğal otomatiğe bağlanmıştır. Sanayi devriminden itibaren, bu gelişme, makineler üzerinden otomatiğe bağlanıp, yapay zekâ kullanımı ile ilerlemektedir. Öyle ki, bu otomatiğe bağlanma hususu, üretim gücü olarak insanı, hayvanlar gibi üretim sürecinde sıfırlayacaktır.

[17]  Hesaplamada, düz amortisman hesaplama yöntemi kullanılmıştır.

[18] Direk üretim sürecindeki işçi ile ilgili olduğumuz için işçilere ait giydirilmiş ücret değeri kullanıyoruz.