Pazar , 9 Ağustos 2020

Politikacılar ve partiler değil, dükkan adları değişiyor… Fikret Başkaya

                “Biz Mısırı yönetmiyoruz, sadece Mısırı yönetenleri yönetiyoruz”

                                                                                              Lord Cromer,

                                                                        (İngiliz diplomat, istihbarat ajanı)

Türkiye’de 1946′ “çok partili sisteme” geçildi.
1923’den beri iktidarın tek partisi olan CHP ikiye bölündü. İçinden Demokrat
Parti çıkarıldı. DP bir muvazaa partisiydi… Aslında söz konusu olan “çok
parti sistemi” değil, birden çok devlet partisine izin verilmesiydi. Her
isteyen, işte, işçiler, köylüler siyasi parti kuramazdı… Öyle bir şey ülkenin
‘birlik ve bütünlüğünü’ riske atardı… ABD ile ilk ‘ikili anlaşma’ 23 Şubat
1945’de yapıldı… Böylece bir “ikili anlaşmalar’ dönemi başladı. Türkiye
Marshall Yardımı aldı. Kore’ye asker gönderdi. 1952’de emperyalist bir askerî
saldırı paktı olan NATO’ya üye oldu. ‘ Barış Gönüllülerini” ağırladı… İlkokul
çocukları ABD’nin savaş artığı süt tozunu içti… Demode olmuş silah artığı Türkiye’ye
satıldı… En yetenekli öğrenciler Amerika’ya gönderildi. Bu arada sendikacılar
da ‘staj’ yapmak üzere ABD’nin yolunu tuttu… Bakanlıklarda ve diğer devlet
kurumlarında ABD’li uzmanların ‘ofisleri’ vardı… Amerikan askerî üsleri de
cabası…  

O dönemden sonra Türkiye tüm alanlarda bağımsız politika
yapma yeteneğini kaybetti. Eğitim politikası, ekonomi politikası, sanayi
politikası, tarım politikası, dış politika, kültür politikası, ABD tarafından ve
bir bütün olarak emperyalist kamp tarafından belirlenir oldu… Din de
emperyalizmin jeostratejik amaçlarıyla uyumlandırıldı… Dini bile ıskalamadılar…
Köy Enstitüleri kapatıldı, İmam Hatip Okulları açıldı… Artık Türkiye
“Küçük Amerika” olabilirdi… Velhasıl Türkiye ABD suretinde yeniden
yaratılacak, “muasır medeniyet” seviyesini yakalamak üzere hızlı
adımlarla ilerleyecekti…

O gün bu gündür Türkiye  emperyalizmin bir uydusudur… Bu durum günde
beş defa istiklâl marşı söylemeye, hamaset nutukları atmaya engel değil… Şimdilerde
AKP iktidarı Rusya’yı da başımıza musallat etmekte… Lâkin bir şey var: Bütün
bunların ülkenin ‘yüksek çıkarları’ için yapıldığı söyleniyor… Ülkenin
“yüksek çıkarlarının” ne olduğunu da bir tek kendileri biliyor… Aslında
“ülkenin yüksek çıkarları” dedikleri, bu ülkenin varını-yoğunu emperyalist
ortaklarla sömürmek, yağmalamak, talan etmektir… Türkiye’deki rejim komprador
bir rejimdir.

İyi de bu nasıl mümkün oluyor? İdeolojik kölelik, gönüllü
kulluk sayesinde… Tebâ yurttaş olamadığı için…

Sadede gelirsek, Türkiye’de siyasi partiler öyle söylendiği,
sanıldığı gibi “demokrasinin vazgeçilmezleri” değildir… Kitleleri
aldatmanın, oyalamanın araçlarıdır. [Tabii bu başka yerlerdekinin matah bir şey
olduğu anlamına gelmez…] Bir ‘düzen partisinin”  kitleleri adatma, oyalama, kandırma
‘yeteneği’ aşındığında, o partiden ayrılanlar, biraz da ‘dışarıdan’ politikacı
devşirerek, güya  “yeni bir
parti” kuruyorlar… Aslında ortada yeni parti yok ama insanlar onu
“yeni”, “farklı” sanıyorlar oy verip, iktidara taşıyor. Eski
şarabı yeni şişiye koymak, şarabın niteliğini değiştirmez! Şimdilerde AKP
gününü doldurduğuna göre, yeni bir düzen partisi için şartlar oluşmuş sayılır…
Aslında insanlar her seferinde ‘daha az kötü’ saydıklarına oy veriyor..

CHP’den DP çıktı. 1960 askeri darbesi tarafından  DP kapatılınca, ondan Adalet Partisi çıktı.
1980 Amerikancı-NATO’cu askeri darbe tüm düzen partilerini kapatınca, tümünün
karışımı olan ANAP iktidara taşındı… 2002’de iktidara taşınan AKP, Milli
Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi
geleneğinin bağnaz neoliberal versiyonudur… Bütün bu süreç boyunca. emekçi
sınıfların parti kurması engellendi, Emekçi sınıfların partisi olan Türkiye
İşçi Partisinin yaşamasına izin verilmedi. Başka türlü söylersek, bu ülkede gerçek
muhalefete yaşama şansı tanınmıyor… Devletin “yüksek çıkarlarının”
bir gereği olarak…

Kaşarlanmış bir ‘profesyonel politikacılar’ kitlesi var.
Gerçi bu işi ‘kamu yararı’ için, vatana ve millete hizmet için  yaptıklarını söylüyorlar ama dananın kuyruğu hiçte
öyle değildir… Bizde vatan dendiğinde devlet kastedilir ve devlet
‘kutsaldır’… Devletin ‘kutsal’ sayıldığı yerde de aydınlanmaya, özgürlüklere,
demokrasiye yer yoktur… Türkiye’de siyaset, bütçenin, hazinenin ve müştereklerin yağmalanmasının, talan
edilmesinin bir aracıdır… Yağma ve talan esas itibariyle mülk sahibi
egemenler hesabına yapılıyor ama bal tutan da parmağını yalıyor… Böylece her
dönemde yeni bir “yeni zenginler” tabakası ortaya çıkıyor… AKP’nin
17 yıllık iktidarında kimlerin nasıl zengin olduğu, ülkenin nasıl yağmalandığı,
talan edildiği, her şeyin nasıl özelleştirildiği ortada… Profesyonel
politikacılar için siyaset, bütçenin, hazinenin ve müştereklerin yağmalanmasını, talan edilmesini sağlamanın ve o yağma
ve talandan pay almanın bir aracı olarak görülüyor… Elbette her zaman
aralarında az da olsa, samimiyetlekamu
yararını gözetenler de vardır ama onlar istisnadır ve şeylerin seyri üzerinde
etkili olma şansları yoktur.

Bu kaşarlanmış profesyonel politikacılar arasında 30 yıldan
fazla  milletvekili olanlar var… Osmanlı
İmparatorluğunda, Padişahların tahtta kalma aritmetik ortalaması 17 yıl 3
aydı… Milletvekili olmak başlı başına bir ayrıcalıktır… Politika yapmayı
profesyonellere havale etmek demek, politik özne olmaktan istifa etmek
demektir.. Profesyonel politikacının yegane amacı, milletvekili seçilmektir. Daha
seçildiği anda bir sonraki seçimi düşünmeye başlar. Bir de bakan olma fırsatını
kollar. Hiç bir ilke, hiç bir etik kaygı söz konusu değildir… Bu gün olmadık
sıfatlar yükleyip saldırdığı, hakaretler yağdırdığı bir parti liderinin
karşısında yarın esas duruşa geçer ve bu sefer de ayrıldığı partiye demediğini
bırakmaz… Oysa, politika yapma işinin bir meslek sayıldığı yerde demokrasiden
söz etmek abestir…

Politika yapma eylemi, herkesin “işi”, “şeyi”
olmadığı sürece ve insanlar birer politik özne olmadıkça, oportünist
şarlatanlar kitleleri aldatmaya devam ederler. Bu duruma son vermenin yolu,
insanların birer politik özne olabilmesine bağlı. Zira, iyi-kötü seçimler
yapılıyor ama seçilenler seçenleri temsil etmiyor… Komprador mülk sahibi
sınıfları ve kendilerini temsil ediyorlar… Üstelik demokrasi de sadece siyaset
alanını angaje etmemeli. Demokrasi, toplum yaşamının tüm veçhelerini kapsadığı
zaman bir anlam ve değer ifade edebilir… Velhasıl, neden söz ettiğini bilmek
önemlidir…