Cuma , 22 Kasım 2019

Politikacılar ve partiler değil, dükkan adları değişiyor… Fikret Başkaya

                “Biz Mısırı yönetmiyoruz, sadece Mısırı yönetenleri yönetiyoruz”

                                                                                              Lord Cromer,

                                                                        (İngiliz diplomat, istihbarat ajanı)

Türkiye’de 1946′ “çok partili sisteme” geçildi. 1923’den beri iktidarın tek partisi olan CHP ikiye bölündü. İçinden Demokrat Parti çıkarıldı. DP bir muvazaa partisiydi… Aslında söz konusu olan “çok parti sistemi” değil, birden çok devlet partisine izin verilmesiydi. Her isteyen, işte, işçiler, köylüler siyasi parti kuramazdı… Öyle bir şey ülkenin ‘birlik ve bütünlüğünü’ riske atardı… ABD ile ilk ‘ikili anlaşma’ 23 Şubat 1945’de yapıldı… Böylece bir “ikili anlaşmalar’ dönemi başladı. Türkiye Marshall Yardımı aldı. Kore’ye asker gönderdi. 1952’de emperyalist bir askerî saldırı paktı olan NATO’ya üye oldu. ‘ Barış Gönüllülerini” ağırladı… İlkokul çocukları ABD’nin savaş artığı süt tozunu içti… Demode olmuş silah artığı Türkiye’ye satıldı… En yetenekli öğrenciler Amerika’ya gönderildi. Bu arada sendikacılar da ‘staj’ yapmak üzere ABD’nin yolunu tuttu… Bakanlıklarda ve diğer devlet kurumlarında ABD’li uzmanların ‘ofisleri’ vardı… Amerikan askerî üsleri de cabası…  

O dönemden sonra Türkiye tüm alanlarda bağımsız politika yapma yeteneğini kaybetti. Eğitim politikası, ekonomi politikası, sanayi politikası, tarım politikası, dış politika, kültür politikası, ABD tarafından ve bir bütün olarak emperyalist kamp tarafından belirlenir oldu… Din de emperyalizmin jeostratejik amaçlarıyla uyumlandırıldı… Dini bile ıskalamadılar… Köy Enstitüleri kapatıldı, İmam Hatip Okulları açıldı… Artık Türkiye “Küçük Amerika” olabilirdi… Velhasıl Türkiye ABD suretinde yeniden yaratılacak, “muasır medeniyet” seviyesini yakalamak üzere hızlı adımlarla ilerleyecekti…

O gün bu gündür Türkiye  emperyalizmin bir uydusudur… Bu durum günde beş defa istiklâl marşı söylemeye, hamaset nutukları atmaya engel değil… Şimdilerde AKP iktidarı Rusya’yı da başımıza musallat etmekte… Lâkin bir şey var: Bütün bunların ülkenin ‘yüksek çıkarları’ için yapıldığı söyleniyor… Ülkenin “yüksek çıkarlarının” ne olduğunu da bir tek kendileri biliyor… Aslında “ülkenin yüksek çıkarları” dedikleri, bu ülkenin varını-yoğunu emperyalist ortaklarla sömürmek, yağmalamak, talan etmektir… Türkiye’deki rejim komprador bir rejimdir.

İyi de bu nasıl mümkün oluyor? İdeolojik kölelik, gönüllü kulluk sayesinde… Tebâ yurttaş olamadığı için…

Sadede gelirsek, Türkiye’de siyasi partiler öyle söylendiği, sanıldığı gibi “demokrasinin vazgeçilmezleri” değildir… Kitleleri aldatmanın, oyalamanın araçlarıdır. [Tabii bu başka yerlerdekinin matah bir şey olduğu anlamına gelmez…] Bir ‘düzen partisinin”  kitleleri adatma, oyalama, kandırma ‘yeteneği’ aşındığında, o partiden ayrılanlar, biraz da ‘dışarıdan’ politikacı devşirerek, güya  “yeni bir parti” kuruyorlar… Aslında ortada yeni parti yok ama insanlar onu “yeni”, “farklı” sanıyorlar oy verip, iktidara taşıyor. Eski şarabı yeni şişiye koymak, şarabın niteliğini değiştirmez! Şimdilerde AKP gününü doldurduğuna göre, yeni bir düzen partisi için şartlar oluşmuş sayılır… Aslında insanlar her seferinde ‘daha az kötü’ saydıklarına oy veriyor..

CHP’den DP çıktı. 1960 askeri darbesi tarafından  DP kapatılınca, ondan Adalet Partisi çıktı. 1980 Amerikancı-NATO’cu askeri darbe tüm düzen partilerini kapatınca, tümünün karışımı olan ANAP iktidara taşındı… 2002’de iktidara taşınan AKP, Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi geleneğinin bağnaz neoliberal versiyonudur… Bütün bu süreç boyunca. emekçi sınıfların parti kurması engellendi, Emekçi sınıfların partisi olan Türkiye İşçi Partisinin yaşamasına izin verilmedi. Başka türlü söylersek, bu ülkede gerçek muhalefete yaşama şansı tanınmıyor… Devletin “yüksek çıkarlarının” bir gereği olarak…

Kaşarlanmış bir ‘profesyonel politikacılar’ kitlesi var. Gerçi bu işi ‘kamu yararı’ için, vatana ve millete hizmet için  yaptıklarını söylüyorlar ama dananın kuyruğu hiçte öyle değildir… Bizde vatan dendiğinde devlet kastedilir ve devlet ‘kutsaldır’… Devletin ‘kutsal’ sayıldığı yerde de aydınlanmaya, özgürlüklere, demokrasiye yer yoktur… Türkiye’de siyaset, bütçenin, hazinenin ve müştereklerin yağmalanmasının, talan edilmesinin bir aracıdır… Yağma ve talan esas itibariyle mülk sahibi egemenler hesabına yapılıyor ama bal tutan da parmağını yalıyor… Böylece her dönemde yeni bir “yeni zenginler” tabakası ortaya çıkıyor… AKP’nin 17 yıllık iktidarında kimlerin nasıl zengin olduğu, ülkenin nasıl yağmalandığı, talan edildiği, her şeyin nasıl özelleştirildiği ortada… Profesyonel politikacılar için siyaset, bütçenin, hazinenin ve müştereklerin yağmalanmasını, talan edilmesini sağlamanın ve o yağma ve talandan pay almanın bir aracı olarak görülüyor… Elbette her zaman aralarında az da olsa, samimiyetlekamu yararını gözetenler de vardır ama onlar istisnadır ve şeylerin seyri üzerinde etkili olma şansları yoktur.

Bu kaşarlanmış profesyonel politikacılar arasında 30 yıldan fazla  milletvekili olanlar var… Osmanlı İmparatorluğunda, Padişahların tahtta kalma aritmetik ortalaması 17 yıl 3 aydı… Milletvekili olmak başlı başına bir ayrıcalıktır… Politika yapmayı profesyonellere havale etmek demek, politik özne olmaktan istifa etmek demektir.. Profesyonel politikacının yegane amacı, milletvekili seçilmektir. Daha seçildiği anda bir sonraki seçimi düşünmeye başlar. Bir de bakan olma fırsatını kollar. Hiç bir ilke, hiç bir etik kaygı söz konusu değildir… Bu gün olmadık sıfatlar yükleyip saldırdığı, hakaretler yağdırdığı bir parti liderinin karşısında yarın esas duruşa geçer ve bu sefer de ayrıldığı partiye demediğini bırakmaz… Oysa, politika yapma işinin bir meslek sayıldığı yerde demokrasiden söz etmek abestir…

Politika yapma eylemi, herkesin “işi”, “şeyi” olmadığı sürece ve insanlar birer politik özne olmadıkça, oportünist şarlatanlar kitleleri aldatmaya devam ederler. Bu duruma son vermenin yolu, insanların birer politik özne olabilmesine bağlı. Zira, iyi-kötü seçimler yapılıyor ama seçilenler seçenleri temsil etmiyor… Komprador mülk sahibi sınıfları ve kendilerini temsil ediyorlar… Üstelik demokrasi de sadece siyaset alanını angaje etmemeli. Demokrasi, toplum yaşamının tüm veçhelerini kapsadığı zaman bir anlam ve değer ifade edebilir… Velhasıl, neden söz ettiğini bilmek önemlidir…