Salı , 21 Eylül 2021

SAVUNMA – FİKRET BAŞKAYA “Başlangıçta hiçbir şey bilmiyordunuz, inanırım; sonra şüphelendiniz. Şimdi her şeyi biliyorsunuz ama hâlâ susuyorsunuz…” Jean Paul Sartre

Fikret Başkaya’nın 22 Kasım 2019’da Ankara 21. Ağır
Ceza Mahkemesinde yaptığı savunmadır…

Sayın başkan, mahkeme
heyetinin sayın üyeleri

İlk duruşmada yaptığım savunma esas olmak kaydıyla, kısaca
bazı hususlara açıklık getirmekle yetineceğim…

Bundan üç yıl önce yayınlanan, asıl terör devlet terörüdür başlıklı yazıda, amaç, genel olarak
terör ve terörist kavramlarına açıklık getirmektir. Zira, bu alanda yaygın bir
kafa karışıklığı ve yanlış anlama durumu var. Kelimelerin, kavramların
yerli-yerinde kullanılmamasının da çok  büyük sakıncaları ve olumsuz sonuçları vardır.

Aslında Terör’, kendi başına suç aleti bir kelime. Dilimize
girip bugünkü işlevini edinmesi 80’lerin sonuyla 90’ların başına rastlıyor. O
döneme kadar gerek gündelik dilde, gerekse resmî yazışmalar ve hukuk
metinlerinde kullanılan kelime ‘tedhiş’; yani, ruhlara dehşet salma. Dehşet de
tedhiş de, müd(t)hişle birlikte aynı Arapça kökten (dhş) türemiş kelimeler.

Tedhiş, terörün bire bir karşılığı. Tedhişçilik/terörizm de,
ağırlıklı olarak siyasal hedeflerine ulaşmak için insanları ruhuna dehşet
salarak, onları yıldırıp sindirmek, yazacağını yazamaz, söyleyeceğini
söyleyemez, yapacağını yapamaz, gideceği yere gidemez, kısacası mefluç (flc
kökünden, felçli) hâle getirmek; yani
kendisine özgü değerleri, normları, ideal ve hedefleri olan bir ideoloji veya
siyasal doktrin değil, doğrudan doğruya bir eylem metodu ve icraat tarzı.

İnsanların ruhuna dehşet salıp, onları mefluç hâle getirmek,
ancak ve ancak şiddet, kaba güç kullanmakla, silah kullanma/kullandırma gücüne
sahip olduğunu göstermekle mümkündür. Ancak önemli olan, bu gücün/şiddetin kime
karşı, nerede, ne zaman kullanılacağı bilinemesin, öngörülemesin, dolayısıyla
insanlar bu şiddet/kaba güç karşısında gerek psikolojik olarak gerekse fiziken
hazırlıklı olamasın ki, dehşete kapılıp mefluç hâle gelsinler…

Neoliberal küreselleşme çağında, terör, terörist, terör
örgütü, terörle mücadele retoriği, bir kötülüğü defetmekten çok, emperyalist hegemonyayı
dayatmanın, oligarşik çıkarları güvence altına almanın, gerici-halk düşmanı  iktidarların ömrünü uzatmanın, devletleri
çökertmenin, toplumların dokusu parçalamanın, sınırlı hakları ve özgürlükleri
de yok etmenin, muhalefeti etkisizleştirmenin bir aracı haline getirilmiş
bulunuyor…

Paradoksal olan bir şey de, terör örgütü denileni asıl peydahlayıp,
araçlaştıranların, bir de terörle mücadele şampiyonu sayılmalarıdır. Mesela,
Taliban, bir ABD-Suudi Arabistan-Pakistan ortak yapımıydı. Afganistan’daki ilerici-laik
rejimi çökertmek, Sovyetler Birliğini püskürtmek amacıyla peydahlandı,
eğitildi-donatıldı, finanse edildi ve kullanıldı… Amaç hasıl olunca da ‘terör örgütü’ sayılıp lânetlendi…  Başlarda ABD, Taliban’ı, genel olarak da
cihatçı grupları  “özgürlük
savaşçısı” sayıyordu… Özgürlük savaşçıları ‘neden ve nasıl terörist’
oldular? Eğer, saçma ‘gerekçelerle’, utanç verici yalanlarla Irak çökertilmemiş
olsaydı, İŞİD diye bir bela ortaya çıkar mıydı? Kaldı ki, hiç bir ülkeyi işgal
etmenin bir gerekçesi olamaz…

Terörün bir tanımı var. Az çok ne olduğu belli. Fakat
“terörist” ve “terör örgütü” için aynı şey söz konusu
değil… Durum, bu iki kelimeyi kullananların, araçlaştıranların niyetine göre
değişiyor… Şimdilerde terörist ve terör örgütü kelimeleri, rejimin muteber
saymadığı siyasi muhalifleri şeytanlaştırmanın, cezalandırmanın, etkisizleştirmenin
bir aracına dönüştürülmüş durumda.

Türkiye’de ‘gerçek muhalif’, rejim muhalifi olmak, [düzen
içi muhalif değil] terörist sayılmanın yeterli koşulu… O kadar ki, artık iş
tamamen şirazesinden çıkmış durumda… Geçen yıl soğan ve patates üreticileri,
tacirleri ve hâl esnafı “terörist” ilan edildi… Bu yıl bir adım
daha ileri gidildiği görülüyor. Artık AKP hükümetinin ekonomi politikalarını
eleştirenler de topun ağzında. Yakın tarihte Hazine ve Maliye Bakanı, şöyle
dedi: “Birileri çıkacak, isimlerinin
başında ekonomist, profesör yazan ama bu ülkeye zarar vermeye çalışan, nereye
hizmet etmeye çalıştığı, hangi tabloları çizerek milleti korkutmaya, Türkiye
aleyhinde bir algı oluşturmaya çalışan bu kişilerin, terör eylemlerinde
gördüğümüz ekipten farkı yok”

Birinin terör örgütü saydığını başkası özgürlük savaşçısı
sayıyor. Bir dönemde özgürlük savaşçısı sayılan başka bir dönemde terörist
sayılıp-lânetleniyor… Ondan fazla Cihatçı gruptan oluşan, Türkiye tarafından
eğitilen, donatılan, finanse edilen ve kullanılan, şimdilerde “Suriye
Milli Ordusu” denilen Özgür Suriye ordusu, Türkiye yönetimi için de,
Suriye yönetimi için de aynı anlama mı geliyor… Bunlar ‘milli kurtuluşçu
özgürlük savaşçıları mı, yoksa teröristi mi? Ya da başka bir şey mi?

Boşuna, “nereye
bakıldığı değil, nereden bakıldığı önemlidir
” denmemiştir…

Türkiye’de ‘Terörle Mücadele Kanunu’ aslında terörle
mücadeleden çok, ifade özgürlüğüyle, düşünce özgürlüğüyle, eleştirel düşünceyle
ve muhaliflerle mücadele aracına dönüşmüş bulunuyor… Eğer öyleyse, bu kanunun
adını, “ifade özgürlüğüyle mücadele kanunu” olarak değiştirmek iyi
bir fikir olabilir…

Bu dava, söz konusu yazıda ‘terör örgütü propagandası’
yapıldığı için açılmamıştır. Tam tersine, dava açmak için bahane yapılmıştır. Terörle
Mücadele Kanunu’nun 7/2 maddesinde tarif edilen suçun oluşması için gereken
eylemler; “cebir, şiddet veya tehdit
içeren yöntemlerini meşru göstermek, cebir, şiddet veya tehdit içeren
yöntemlerini övmek, bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propaganda
yapmak”
olarak tanımlanmıştır… Benim yazımın hiç bir yerinde söz
konusu unsurların zerresi bile bulunmamaktadır… Yazıyı okuyan ‘ortalama biri’
asla öyle bir amacın mevcut olmadığını rahatlıkla teslim edecektir. Acaba sayın
savcı, yazının neresinde bir örgütün eylemlerini meşru gösteren, öven veya o yöntemlere başvurmayı teşvik eden bir şeyler bulmuştur?

İfade özgürlüğünü yasaklayan/cezalandıran bir rejim, kısa
vadede durumu kurtarsa da, bu aslında kendi ayağına kurşun sıkmaktır. Zira,
orta ve uzun vadede çürüme ve çöküş kaçınılmazdır.

İfade özgürlüğü, özgür tartışma, bir toplumda ‘gerçek
yurttaş’ olmanın da önkoşuludur. Bir toplumun uygarlık düzeyi, sadece sahip
olduğu maddi zenginlikle ölçülmez… Yüksek, binalara, hızlı trene, cep
telefonuna, F-35 savaş uçağına, insansız hava aracına, devasa camilere,
oto-yollara, köprülere, tünellere, AVM’lere… sahip olmak uygarlığın ölçüsü
değildir… Uygar toplum, başta ifade özgürlüğü olmak üzere, özgürlüklerin
gerçekleşmesini, demokrasinin yerleşmesini varsayar… Maalesef bu ülkede
geçerli bağnaz resmi ideoloji, ‘toplumun kendisi hakkında düşünme yeteneğini
dumura uğratıyor…  

Bu devlet ifade özgürlüğünü, düşünce özgürlüğünü neden ve
kimin için yasaklıyor?  İşte, ‘devlet
çıkarı’ deniyor. Aslında devlet çıkarı denilen, son tahlilde ‘mülk sahibi
sınıfların’ çıkarından başka bir şey değildir…

Düşünce özgürlüğü tüm özgürlüklerin anasıdır. Soyut bir şey
değil, doğrudan sınıf mücadelesini angaje eden bir şeydir. Dolayısıyla, özgür
düşünceyi, özgür tartışmayı, ifade özgürlüğünü yasaklayan bir rejim, önünü
göremez, yolunu bulamaz çürür ve çöker… Susturulmuş
bir toplum, hastalıklı bir toplumdur…
Eğer bu ülkede, bağnaz-köşeli resmi
ideoloji, toplumun kendisi hakkında düşünme yeteneğini dumura uğratmasaydı, ifade
özgürlüğü olsaydı, Türkiye bu günkü durumda olmaz, derin bir yolsuzluk [corruption] sarmalına hapsolmaz, ülkenin varı- yoğu bir avuç soyguncu çetesi tarafından
yağmalanmaz, talan edilmez, Suriye’de bataklığa saplanmazdı… Tabii “Yüz
yıllık bir Kürt sorunu” da olmazdı…

Eski dilde, özgür tartışmanın önemini anlatmak için, “Barika-i
hakikat, müsademe-i efkârdan doğar”, hakikatin ışığı, fikirlerin çarpışmasından
meydana gelir” denmiştir. Şeylerin gerçeğine nüfûz etmenin yolu,
tartışmadan, eleştiriden, sorgulamadan geçer. Şeyleri adıyla çağırmamak bir yalan söyleme yöntemidir…

‘Asıl terör devlet terörüdür’ demek, ateş yakar, şeker
tatlıdır demek gibi bir ‘totolojidir’, malumu
ilam
etmektir. Devlet, şiddet kullanma tekeline sahip yegane aygıttır…
Terör uygulamak için çok geniş imkânlara sahiptir. Zira, devlet, bidayette,
zora, şiddete, baskıya dayanarak tesis edilmiştir ve zora, şiddete, tedhişe
dayanarak da varlığını sürdürmüştür…

George Orwell: “Bir toplum gerçeklerden ne kadar
uzaklaşırsa, gerçeği söyleyenlerden de o kadar nefret eder” demiştir…

Entellektüelin misyonu ve varlık nedeni şeyleri açık etmek,
şeylerin gerçeğine nüfûz etmektir.

Ben bir yazarım, akademisyenim, Özgür Üniversite’nin de başkanıyım.
Benim adımın terör, terörist, terör örgütü propagandası…gibi kelimelerle
birlikte anılması size mantıklı ve inandırıcı geliyor mu?

Derin bir sosyal
eşitsizlik ve skandal düzeyde adaletsizlikle malûl bu dünyada, bu sınıflı toplumlarda,
her zaman gerçeği söylemenin bir bedeli vardır… Ve her zaman o bedeli ödemeye
hazır olanlar da vardır ki, onlara da entellektüel deniyor

Maruzatım bundan ibarettir… Saygılarımla…