Pazar , 29 Kasım 2020

TÜRKİYE’DE ŞERİATI BEKLERKEN: MİLLİ HİLAFET GÜNDEMİ! – HAKAN GÜNEŞ

Refah Partisi’nin önemli belediyeleri kazandığı 1994 yerel seçimlerinden, Hilafet çağrılarının Atatürk’e hakaretler eşliğinde dile getirildiği 2020 Temmuz’una kadar geçen sürede “Türkiye’ye şeriat mı gelecek?” sorusu değişik vesilelerle gündeme geldi. Çeyrek asır geçti ve şeriat gelmedi. Peki bu durum bundan sonrasının da garantisini taşıyor mu? Sivil bürokrasisi, milli eğitimi, yargı organları mensupları, emniyet, istihbarat ve son olarak ordusu siyasal İslamcı kadrolarla doldurulmuş bir ülkede şeriata geçmek çok mu zor olur?

Öncelikle geçen süre zarfında şeriata dayalı bir rejime geçme olasılığını düşük gören analizlerin argümanlarına bakalım: Türkiye’de ve Dünya’da milli görüş geleneği ve Türk siyasal islamcılığını çalışan akademisyen ve gazeteciler pek çok farklı değerlendirme yapsalar da bu geleneğin radikal metodları benimsemekten kaçındıkları konusunda hemfikirdirler. Aslında yakın zamana kadar konuya vakıf olanların büyük bir kısmı Türkiye’ye şeriat düzeni getirme konusunda milli görüş geleneğinin (AKP’yi bu geleneğin son halkası olarak okuyalım) içsel bir mesafeye sahip olduğu kanaatinde idiler. Yani süreç oraya gitse bile AKP’liler bizzat kendileri şeriat istemeyeceklerdir diye düşünülmekte idi. Ancak düne kadar birkaç uzman dışında hiç kimsenin kelime anlamını bile bilmediği selefizmin 2015-2016 bandında bu topraklarda nasıl hızla yayıldığı gerçeği uzmanlara bu konuda bildiklerini rafa kaldırtmaya yöneltti.

Keza artık Türkiye’de “sermayenin rengi olmaz”, “AKP, şeriat isteyenlerin değil muhafazakar, mütedeyyin kitlelerin partisidir”, “NATO’ya bağlı bir ülkede şeriatçı rejim gerçekleşemez” türünden klişeler söyleyenlerini bile şüphede bırakıyor.

Türk Tipi Şerileşme

2002’den bu yana yürütülen her açılım ve operasyon görünen amaçlarından ziyade iki şeye hizmet etti: Otoriterleşme ve islamizasyon. Toplumun aşağıdan İslamileştirilmesi stratejisi devletin milli eğitim, adalet, içişleri (bürokrasisi) kadrolarını islamileştirmesi ile sürdürülürken son olarak ordunun islamileştirilmesi ile bu halka tamamlanmak üzere. Toplumsal yaşamın ve siyasal sistemin taşıyıcılarının islamileşmesi sürecini taçlandıracak olan zirve, ülkeye Suudi Arabistan tipi de facto ya da İran tipi hukuki bir anayasal teokratik yapının egemen kılınması ile şekillenmeyebilir. Türkiye ne İran ne de Suudi Arabistan olmayacaktır ama Türk tipi şeriat devletinin de bir kuluçka döneminde olduğunu söylemek için kahin olmaya gerek yok.

Türk tipi şerileşme kendi modelini çoktan yaratmış ve hiç de hız kesmeden ilerliyor durumda. Bu model Batı siyasal merkezleri ve küresel ekonomik sistemi ile daha uyumlu bir şeriatçı stratejiye dayanıyor. Bu tespitin vehim mi yoksa hakikati yansıtan bir tespit mi olduğunu anlamak için sadece son 18 yılın getirdiği ve getirmekte olduğu toplumsal ve siyasal sistem verilerine bakmak yeterli olacaktır: Çıkarılan eğitim yasaları, vakıflara ilişkin düzenlemeler, belediyeler ile yürütülen çalışmalar, helal sertifikalı yemekten hilal sertifikalı otellere İslami devlet bankalarının (katılım bankacılığı) tesisinden anaokullarına kadar inen Arapça ve dini eğitim faaliyetlerine ve tüm bunların önünü açan Anayasal değişimler! Evet Türkiye Cumhuriyeti Anayasası hala laik sıfatını taşıyor. Ama yukarıda sayılanları meşrulaştıran bir laiklik nasıl oluyorsa öyle bir laiklik.

‘Milli Mutabakat’ın İslamcı Özü!

2007 seçimleri ile birlikte parlamento grubunda merkez sağ ağırlığını azaltıp milli görüş kökenlileri öne çıkaran AKP bu tarihten itibaren bürokrasi içindeki tahkimatına hız verdi. Eğitimden orduya bu kadrolaşmanın yasadışı bir biçimde nasıl gerçekleştiğini şimdi iktidara yakın basın tefrika tefrika kendisi yazıyor. Oysa anlattıkları kendi hikayeleri ve sadece Gülenciler ile de sınırlı değil. Şimdilerde Gülencilerin yaptıklarına ilişkin yazılan her şeyi Gülenciler ile birlikte diğer İslamcılar diye ile okumak çok daha gerçekçi bir tablo oluşturacaktır. Böylelikle FETÖ temizliğinin devlette şeriatçı temizliği anlamına hiç ama hiç gelmediğini, sadece Gülenci temizliği ile sınırlı olduğunu anımsamış oluruz.

15 Temmuz darbe girişimi sonrası devletin yeniden-yapılandırılması operasyonlarının ortaya koyduğu resim de hiç de AKP’ye eklemlenen MHP’lilerin, Aydınlıkçıların yahut çeşitli tonda ulusalcıların uydurdukları hayali içerikte ilerlemiyor: Birkaç Balyoz sanığının komutan olarak yeniden atanmasını öne çıkaran bu sözde seküler ve gerçekte ise sadece milliyetçi kesimler, polisin ardından ordunun da tam bir parti ordusu olarak yeniden yapılandırıldığını satır aralarında bile görmek istemiyorlar.

Bir cemaat tasfiye edilirken tek başlarına yeterince güçlü olmayan onlarca başka cemaatin önünün açılmasının devlet kadrolarının şeriatçılara teslim edilmesinden hiç ama hiç başka sonucu yoktur. Bilhassa Adalet, Milli Eğitim gibi sivil ve İçişleri gibi silahlı bürokrasiyi barındıran alanlarda bu süreç çoktan geri dönüşü on yıllar alacak kadar köklü bir düzeye gelmiştir. Ordu’nun İslamileşmesi ve parti ordusu haline getirilmesi sürecinde ise kritik eşik henüz aşılmamış ancak kritik eşiği aştıracak anahtar bulunmuştur: Mevcut askeri kadroların yükseltilme ve atanma mekanizmalarındaki değişim ve askeri okulların yapısına ve müfredatında ilişkin düzenleme. Artık seküler bir aileden gelen yahut seküler değerleri benimseyen bir gencin askeri okullarda okuması yahut askerlik mesleğini seçmesi eğitim ve meslek hayatı boyunca siyah kuğu olmayı kabul etmesinden geçiyor.

Sekülerleşen Toplum ve Şerileşen Siyaset!

Öte yandan Türkiye toplumunun yaklaşık yarısının siyasal İslamcılar ve onlara rıza gösterenlerle kesin çizgilerle ayrıştığı ve bu kesimlerin kolayca dönüştürülemeyeceği, Türkiye büyük burjuvazisinin uluslararası ihtiyaçları, zenginleşmesini siyasal İslamcılıklarına borçlu yeni MÜSİAD burjuvazisinin bile temkinli duruşu, AKP oy tabanında şeriat isteyenler ile geleneksel muhafazakâr “merkez sağ” eğilimlilerin yarı yarıya bulunması vb pek çok başka faktör de yukarıdan müdahalelerle toplumun şerileştirilmesi sürecinde belli sınırlara gelindiğini gösteriyor. Keza imam-hatipleri özendirip, tüm diğer okulları da imam-hatipleştirmelerine karşın, muhafazakar ailelerin bile bu okulları tercih etmemesi, imam-hatiplilerin ise deistleşmesi, dinci-muhafazakarların giderek modern-muhafazakarlığa kayması gibi göstergeler son yıllarda tüm çabaların toplumsal düzeyde “istenen” sonuçları üretmediğini gösteriyor. Türkiye toplumu çok ağır bir tempo ile de olsa muhafazakarlaşma ve dinselleşme süreçlerini tersine çeviriyor.

Milli Şerileşme

Ancak ne toplumlar ne de ülkelerin siyasal sistemleri doğrusal gelişim çizgisinde ilerlemezler. Dünya ölçeğinde otoriterleşmenin artması, küresel finansal sitemin İslami finansal sitemlerle uyumlu eklemlenmesi ve son dönem için belki de en önemlisi milli olan ile İslami olanın iç içe kodlandığı bir siyasal hegemonya-atmosferi ülkedeki dinselleşme eğilimini yeniden güçlendirebilecek faktörlerdir.

Türk tipi şerileşmenin son uğrağı, son sığınağı ve aynı zamanda son derece tehlikeli son manevrası popülist milli dinselleşme diyebileceğimiz bir formda karşımıza çıkıyor. Ayasofya’nın camiye çevrilmesini milli egemenlik, ülke dışındaki siyasal İslamcı silahlı gayrı-nizami örgütlere dayalı dış politik hamleleri ulusal çıkar olarak inşa eden bu yaklaşımın Hilafeti de ülkenin Müslüman dünyadaki ağırlığını sağlayacak bir araç olarak sunacağı çok açık.
Toplumun sosyolojik düzeyde dinselleşmeden uzaklaştığı halde sistemin ve siyasetin şerileştirilmesi adımlarındaki başarı bir yandan bu dinselleştirme adımlarının milli kisvede sunulmasından, diğer yandan da “seküler” muhalefetin siyasal matematik hesaplarına dayalı teslimiyetinden güç alıyor. Bu iki faktör değişmediği sürece Türkiye’nin şeriat gündemini rafa kaldırmasını beklemeyin.

Bu yazı Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.