Cuma , 27 Kasım 2020

KAPİTALİZM DAHİLİNDE ‘FIRSAT EŞİTLİĞİ’ MÜMKÜN DEĞİLDİR…- FİKRET BAŞKAYA

FİKRET BAŞKAYA

Covid-19 toplumun ne kadar kırılgan bir zemin üzerinde durduğunu, sosyal güvenceden yoksun olmanın ne demek olduğunu açık etti. Rejimin ne mene bir şey olduğunu sorgulamayı da potansiyel bir ‘olasılık’ haline getirmiş olmalıdır… Tabii kapitalizm koşullarında salgınla mücadele etmenin imkânsızlığı da anlaşıldı…

‘Fırsat eşitliği’ her sınıftan çocukların eğitim kurumlarından ‘eşit yararlanması’ demek. Eşitsizlik temeli üzerinde duran ve her sefirinde eşitsizlikleri derinleştiren kapitalizm dahilinde öyle bir şey mümkün müdür? Bir banka patronunun, sanayicinin, yüksek yargı mensubunun, üniversite profesörünün çocuğuyla bir işportacının, simit satıcısının, maden işçisinin, yoksul köylünün çocuğu eğitim olanakları karşısında ‘eşit statüde’ olabilir mi? Okuma-yazma bilmeyen ya da ilkokul mezunu bir annenin çoğuyla, mesela TÜSİAD-MÜSİAD, Odalar Birliği başkanın veya üyesinin çocuğu aynı şansa mı sahiptir?

Esasen ikili ayrım var: Birincisi eğitimlilerle eğitimli olmayanlar; ikincisi de en iyi okullarda, üniversitelerle vasat veya vasatın altında olanlar arasında… Burjuva düzeninde “liykatlı olan, hak eden yönetir kuralı geçerlidir. İyi de kimler liyakatlıdır? Nasıl liyakatlı olunur? En iyi okullardan, üniversitelerden mezun olanlar liyakatlıdır… En iyi okullarda okuyan çocuklar, en zenginlerin, en varlıklı olanların, ‘ayrıcalıklıların’ çocuklarıdır ve yönetenler de onlardır.

Ekseri hâkim (mülk sahibi) sınıfla, yöneten sınıf ayrımı muğlaklaşmış durumdadır. Hangi çağda olursa olsun yönetenler daima toplumun eğitimli kesimidir. Kral, padişah, imparator, han, hakan… yönetmez. Asıl yönetenler, rotayı belirleyenler belirli bir eğitimden geçmiş olanlardır… Burjuva devrimleriyle geleneksel egemen sınıflar tasfiye edilince, bundan sonra kim yönetecek sorusu gündeme geldi. Liyâkat sahibi olanlar, o iş için ehil olanlar, hak edenler, yönetebilir dendi… Hak edenler de toplumun ayrıcalıklı-eğitimli kesimi olabilirdi… Gerçi diplomalıların, eğitimlilerin sermayesi yoktur ama sermayeye sunabilecekleri, becerileri, yetenekleri vardır ve o yeteneği de eğitimli olmaya, diplomalı olmaya borçludurlar. Tabi aralarında kapitalist sınıfa terfi edenleri az değildir… Anayasayı, kanunları mülk sahibi sınıflar, kapitalistler yapmaz. İleri derece hukuk eğitimi almış, duayen denilip yere göğe konmayan hukuk otoriteleri, anayasa profesörleri yapar… Nasıl anayasa yaptıkları, yaptıkları anayasanın neye yaradığı belli değil mi? Aslında yönetici statüsüne terfi etmiş olan diplomalıların topluma tuzak kuranlar da olduğu ekseri gözden kaçar, sorun edilmez. Sömürü düzeni o kesimi boşuna yüceltmez…

Burjuva bir ailede doğan çocukla, yoksul köylünün, işçinin, işsizin, seyyar satıcının çocuğu nasıl yarışacak? Varlıklı ailelerde doğan çocuğun eğitimi çok erken yaşta başlar. Özel hocalar, en iyi ana ve ilkokul, en iyi kolej-lise, en seçkin üniversite, küçük yaştan itibaren yabancı dil eğitimi, piyano, keman dersi, yurt içi ve yurt dışı tatilleri… Sadece yoksul kesimlerin değil, mütevazı toplum kesimin çocukları da onlarla yarışamaz… Elbette her zaman istisnalar vardır ama malûm, istisnalar kuralı doğrulamak içindir denmiştir… Eğer bir de Kürt bir ailede doğmuşsanız, eşitsizlik daha da büyür. Zira ana dili yasaklanmış çocuk, okula bilmediği bir dili öğrenerek başlamak zorundadır. [Bir anektot: 1980 öncesinde konferans vermek üzere bir Kürt iline gidiyordum. Otobüste yanımda bir genç oturuyordu. Konuşmaya başladık. Bir köyde öğretmenmiş ve bu ikinci yılıymış. Nasıl oluyor? Sınıfa giriyorsun ve senin dilini bilmeyenlere okuma-yazma öğretiyorsun, zor olmuyor mu, dediğimde, ‘ilk derse girdiğimde sınıfta 13 öğrenci vardı sadece bir kız biraz Türkçe biliyordu ve bana “bak öğretmen biz 13 sen bir gel sen de bizim dilimizi konuş’ demiş…”

Şimdilerde eğitimin özelleştirilme kıskacına alınmasıyla eşitsizlik daha da büyüdü. Özel okullara müşteri bulmak için bilinçli olarak kamusal eğitimin kalitesini düşürdüler.. Sağlık alanında da aynı şey söz konusu… Devlet hastaneleri kapatılıp ya da hizmet kalitesi düşürülerek hastalar tam birer ticarethane, kapitalist işletme olan özel hastanelere mecbur ediliyorlar… Artık hastane, hastane olmaktan çıktı. Misyonuna ve varlık nedenine yabancılaştı… Hastanenin kapısından girdiniz mi, önce vezneyi gösteriyorlar… Maalesef insanlar da bunca vergiyi neye veriyoruz sorusunu sormuyor… Eğer tebâ-kul değil de yurttaş olsaydı, o soru herhalde aklına gelirdi… Bir zamanlar eğitim kurumları benim gibi mütevazı aile çocuklarına görece daha açıktı. Artık bugün değil…

Bu dünyada hiçbir şey çelişkiden muaf değildir. Eğitim insanı özgürleştirebilir de köleleştirilebilir de… Eğitim, mütevazı toplum kesimlerinden gelen çocukları içinden çıktıkları sınıfa yabancılaştırma potansiyeline sahiptir. [Bir anektot daha: Devlet üniversitesinde hoca iken, üçüncü sınıflara ‘sosyal politika’ dersini veriyordum. Ücretleri anlattığım bir derste bir öğrenci: ‘Hocam siz sosyalist bir insansınız. Sosyalist bir toplum olsa, en yüksek ücreti kime verirdiniz” diye bir soru yöneltti.  Öyle bir durumla ilgili bugünden bir şey söylemek zor ama doğrusu maden işçileriyle, temizlik işçilerine verirdim’ dedim… Sınıf ayağa kalktı… ‘Nasıl olur hocam siz o kadar okulları bitirmişsiniz, yani çöpçü sizden daha yüksek ücret mi alacak’ demişlerdi… Ve o zaman eğitimin gençleri nasıl içinden çıktıklarını sınıfa yabancılaştıklarını hayretle görmüştüm…]

Bir madenci çocuğu hukuk fakültesini bitirip Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısı, yargıcı olduğunda, içinden çıktığı sınıfa, onun sorunlarına çoktan yabancılaşmıştır. Elbette eğitimli-diplomalı olan pekâlâ radikal düşünceyi içselleştirmiş, içinden çıktığı sınıfın kurtuluşu için mücadele eden bir devrimci de olabilir… Bu ikisi arasında bir orta yol yoktur… Yaşam alanlarını korumaya çalışan çiftçilere, kadınlara, erkeklere, hak talebinde bulunan işçilere, patriyarkaya- erkek egemen düzene- itiraz eden kadınlara saldırı emrini veren mutlaka belirli bir eğitimden geçmiştir, varlığını ve kaderini sömürü düzenin devamında görür… Yaptığını asla sorgulamaz… Çürük bir zemin üzerine konut inşa iznini veren de bir diplomalıdır -uzmandır-. Küçük bir depremde bile yıkılabilir bir binanın yapılması kararında onun imzası vardır… Peki ilk depremde bina çöktüğünde ne yapar? Ölenlere Allahtan rahmet, yaralılara acil şifalar diler… Aynı burjuva politikacılarının her zaman yaptığı gibi… Ve bu öylece sürüp gider…

Artık bir şeyin bilinmesi gerekiyor: Kapitalizm dahilinde eğitim sorunu da dahil, hiçbir sorunun çözülebilmesi asla mümkün değildir… Bir sömürü, yağma ve talan düzeni ki, insanların, toplumların sadece bu gününü değil, geleceğini de karartmış durumda… Velhasıl ne ile cebelleştiğini bilmek önemlidir denecektir…