Cuma , 27 Kasım 2020

Biden Vaatlerini Yerine Getirebilecek mi? – Reha Alpay

 

Joe Biden muhtemelen tarihçilerin ileride üzerinde duracağı ilginç bir dönemde ABD başkanlığına seçiliyor. Bir yanda koronavirüsün yol açtığı sağlık krizi ve bunun tetiklediği ekonomik kriz, diğer yanda giderek derinleşen iklim krizini bir arada yaşıyoruz. Demokratik kurumları gözden düşürmeye çalışan ve diktatörlüğe heveslenen Trump ayrıca rejim krizi de yaratmaya çalışıyor. Hatta belki önümüzdeki ay başkanlık koltuğunu terk etmemek için bir direniş içine bile girebilir. Trump’ın izlediği ırkçı ve göçmen karşıtı politikalar ise ABD’de başka krizlere yol açıyor.

 

Bu dönem yalnız iç içe geçmiş krizler dönemi değil, aynı zamanda tarihsel bir geçiş dönemi. Etkileri on yıllarca sürmüş olan dönemlerin kapandığı ve yeni bir paradigmanın yavaş yavaş ortaya çıktığı bir süreçten geçiyoruz. Bunu artık liberal ve tutucu düşünürler de kabul ediyor. Liberal Time yazarı Ian Bremmer 4 yıl önce Trump başkan seçildiğinde ABD’nin küresel liderlik döneminin kapandığını ilan etmişti(1). Artık diğer devletlerin ABD’nin baskılarına omuz silktikleri (Türkiye’nin Rusya’dan S400 alımına karşı baskılara yaptığı gibi) bir döneme parmak basmıştı. Trump’ın izlediği politikalarla küresel kurumların zayıflaması hızlandı. Dünya Ticaret Örgütü artık uluslararası ticaretin liberalleşmesine yönelik çaba göstermek yerine devletlerin birbirine uyguladıkları yaptırımların makul olup olmadığına karar vermekle uğraşıyor.

 

Tüm küresel kurumlarla birlikte, II. Dünya Savaşı sonrasında ABD liderliğinde kurulan dünya düzeninin kriz içinde olduğunu ve bu düzenin sonuna geldiğimizi söyleyebiliriz. Bunun yerini alacak çok kutuplu dünya düzeninin kurumları henüz şekillenmediyse de bu düzen üzerinde konuşulmaya başlandı bile. Önümüzdeki dönemde bizi nelerin beklediğini analiz etmek için geriye dönüp buraya nasıl geldiğimize bakmakta yarar var.

 

Neoliberal Dönem

 

Uzun Yirminci Yüzyıl olarak da nitelenen ABD liderliğindeki sermaye birikim devresi 1945’ten itibaren genişleme dönemine girmiş, 1970’lerin başında yaşanan krize kadar bu genişleme sürmüştü. Krizi aşmaya yönelik önlemler sonuçta neoliberal politikaların şekillenmesine yol açmıştı. 1980’ler neoliberalizmin ABD ve İngiltere’den başlayarak dünyaya yayıldığı ve Keynesçiliğin çöpe atıldığı bir dönem olmuştu. Bu her şeyden önce sınırların sermayenin önünde engel olmaktan çıkarılması anlamına geliyordu. Aynı zamanda devlet, elindeki işletmeleri özelleştirmeli, ekonomik etkinliklerden kaçınmalıydı. Sosyal yardımlar ise ya ortadan kaldırılmalı ya da minimum seviyeye indirilmeliydi.

 

1970’lerde hızlanan otomasyon ya da insan emeğini en aza indirmeye yönelik teknolojilerin uygulanması Batıda işgücü maliyetini yeterince düşüremediği için 1980’lerde Güney ülkelerinde serbest ticaret bölgeleri yaygınlaşmıştı. Gelişmiş kapitalist ülkelerdeki fabrikalar buralara taşınmıştı. Böylece vergi ve gümrük kolaylığı sağlanan ulusötesi şirketler bu ülkelerdeki ucuz işgücünü kullanarak üretim yapıyor ve ürünleri tüm dünyaya buralardan dağıtabiliyordu. 1990’larda artık yalnız üretimde değil taşımada da otomasyon gelişmişti. Yükleme ve boşaltma işlemlerinin yapıldığı devasa limanlarda çalışan emekçi sayısı böylece en aza indirilmiş ve taşıma maliyetleri düşürülmüştü. Tüm bu gelişmeler Batı ülkelerinde üretimde çalışan insan sayısını düşürürken, hizmet sektörlerinde çoğu yapay yeni işler yaratılarak işsizlik sorunu çözülüyordu. Aynı zamanda kadınların işgücüne katılımı artırıldı ve ücretler sabit kalırken hanehalkı gelirinin ve tüketiminin artması sağlandı. Ancak verili işgücünün yarattığı değerde ya da üretkenlikte artış sağlanamadı. Çünkü artık mevcut işgücü ağırlıkla hizmet sektörü işlerinde çalışıyordu ve bu alanda üretkenliği işsizliği artırmadan yükseltmek o kadar kolay değildi.

 

Bu koşullarda 1990’larda, yeni ekonomi denilen dönemde bilgisayar ve iletişim alanında büyük yatırımlar yapıldı. Ancak bu yatırımlar beklenen tüketim artışını sağlamayınca 2001 krizi patladı. Bu kriz savaş rüzgarları estirilerek, Afganistan ve Irak işgalleriyle aşılmaya çalışıldı. Fakat ABD için bu savaşlar fiyaskoya dönüştü ve devletin trilyonlarca dolar harcamasına, borçlanmanın daha önce görülmemiş bir boyuta varmasına yol açtı. İçerde ise emlak spekülasyonuyla ipotek karşılığı borçlanma teşvik edildi ve tüketim artırılmaya çalışıldı. Bunların sonucu ise 2008-9 krizi oldu. Riskli krediler ve ödenemeyen ipotek borçları, ABD’nin en büyük finansal kuruluşlarının batmasına ya da devlet tarafından kurtarılmasına yol açtı. Obama döneminde neoliberal politikalar bir kenara bırakılarak sağlık güvencesi yoksulları kapsayacak şekilde yaygınlaştırıldı, yeni ev alanlara ya da evini ısıtma maliyetini düşürmek isteyenlere devlet yardımı yapıldı.

 

Aslında neoliberal politikalar 2000 yılında Bolivya’nın Cochabamba kentinde suyun özelleştirilmesine karşı direnişin başarıya ulaşmasıyla aşınmaya başlamıştı zaten. 2002’den itibaren Avrupa’da da suyun ve enerjinin özelleştirilmesi politikaları tersine dönüyordu. Daha önce  özelleştirilmiş olan hizmetlerin ne maliyetleri düşmüştü ne de verimlilik artışı sağlanmıştı. Bunu gören yerel yönetimler bu hizmetleri yeniden kendileri yönetmeye başladılar (Fransa’da özellikle su, Almanya’da ise enerji alanında). 2008 krizinin ardından Portekiz’deki bir altyapı özelleştirme ihalesini Çin’li bir devlet şirketinin kazanması da bu yönde eğilimleri etkilemiş olabilir. Böyle bir “özelleştirme” bir başka devlete ihale etme anlamına gelebiliyordu.

 

2016 Seçimleri

 

ABD’ye ve Obama’ya dönersek, bu dönemde içeride neoliberal politikalar kısmen bir tarafa bırakılırken, dış ticaret konusunda neoliberal politikalar dogmatik bir şekilde izlenmeye devam edildi. TPP diye kısaltılan Pasifik Ötesi Ortaklık anlaşmasının ABD’den çok Çin’e ekonomik kazanç getireceği açıktı. Buna karşın neoliberal şartlanmalardan kurtulamayan ABD yönetimi bu anlaşmayı imzalamaya hazırdı. Ancak 2016’da yürütülen seçim kampanyasında Trump buna karşı çıktı ve seçildiğinde ilk yaptığı işlerden biri bu anlaşmaya yönelik görüşmelerden çekilmek oldu. Zaten 2016’da Demokrat Parti’nin Hillary Clinton gibi 1990’ların neoliberal politikalarıyla şekillenmiş bir politikacıyı aday göstermesi büyük bir hataydı. O politikaların sonuçta ABD’yi ekonomik olarak zayıflattığını, özellikle orta gelir grubunu daralttığını artık sıradan ABD’liler dahi kavramış durumdaydı. Demokrat Parti seçmenlerinin önemli bir bölümü neoliberal dogmalarla politika oluşturacak bir adaya oy vermekten kaçındı ve sandık başına gitmedi.

 

2001 krizinin ardından Batı’da faiz oranlarının düşmesi, 1990’larda yaşanan uluslararası taşımacılık maliyetini düşüren otomasyonla bir araya gelince fabrikaların Güney ülkelerine taşınması hızlandı. 2001 yılında Çin’in Dünya Ticaret Örgütüne kabul edilmesini izleyen yıllarda “yükselen ekonomiler” denilen ülkelere sermaye akışı daha önce görülmemiş boyuta ulaştı. Bu ABD’de bir çok tüketim maddesinin ucuzlamasına yol açarken, en çarpıcı sonuç ise orta sınıf denilen kesim içindeki orta gelir grubunun giderek erimesi oldu. Bunların küçük bir bölümü (özellikle bilgi teknolojileri ve finans alanında çalışanların bir bölümü) üst orta gelir grubuna yükselirken, büyük bölümü ise alt orta gelir grubuna indi. Daha kötüsü ise bir çok meslek alanında geleceğe ilişkin belirsizliğin yaygınlaşması oldu. Avukat, doktor gibi geçmişte yüksek gelirle özdeşleşen meslekler bile giderek büyük şirketlerin tekeline giriyor ve bu mesleklere yeni atılanların o şirketlerde aldığı ücretler ve çalışma koşulları tatmin edici olmaktan çıkıyor. Trump geleceğe umutla bakamayan bu kesimlere hitap ederek 2016 seçimini kazandı.

 

Sermaye için ABD’de yatırım yapmak başta emek maliyeti olmak üzere maliyetlerin yüksek olması nedeniyle karlı olmaktan çıkmıştı. Trump döneminde Trump’ın tehditleri ve kurumsal vergilerin düşürülmesi dışında dışarıya sermaye akışını tersine çevirmek için izlenen başlıca yol eyalet ya da kent düzeyinde sağlanan vergi indirimi ve diğer teşvikler oldu. Bu konuda uç noktalara giderek Tayvan kökenli Foxconn’a 13 bin iş yaratacak, 10 milyarlık fabrika kurma karşılığında 3 Milyar dolar teşvik vermeye hazır olan Wisconsin eyalet valisi seçimi kaybedince bu gerçekleşmedi. Ancak sözgelimi Toyota-Mazda, Alabama’da 4 bin iş yaratacak yeni bir fabrika kurma karşılığı bir milyar dolara yakın teşvik alacak.

 

Biden’ın Vaatleri

 

Biden ise ABD üretimi satın almalarla 400 milyar dolarlık temiz (çevreci anlamında) enerji ve altyapı yatırımı; elektrikli araçlardan 5G ve yapay zekaya kadar yeni teknolojilere 300 milyar dolar yatırım; kadınların ve renkli derili yurttaşların sahip olduğu işletmelere öncelik vererek özellikle küçük üreticilere destek vaat ediyor. Böylece üretime yönelik yeni işlerin Güney ülkelerine gidişini geri çevirmeyi umuyor. Biden Demokrat Parti içindeki başkanlık yarışını onun lehine bırakan sosyalist Bernie Sanders’le sağlık reformu, adalet reformu, iklim değişikliği, ekonomi, eğitim ve göçmenlik alanlarında güçlerini birleştirmek için anlaşmıştı. James Traub, Foreign Policy dergisinde vaad edilen bu politikaları “Biden Neoliberalizmi Gömmeye Hazırlanıyor” başlıklı yazısıyla yansıtmıştı(2).

 

James Traub’ın da vurguladığı gibi bir dönem için neoliberal küreselleşme, ABD’ye çıkar sağlamış gibi görünse de artık ABD’de eşitsizliğin derinleşmesine yol açıyor. “Daha da ötesi yüzsüz bir jeoekonomik güç haline gelmiş olan Çin, ticari ve ekonomik ilişkileri diplomatik bir silah olarak kullanıyor” diyor. Buna karşı ABD’nin ürünlerin ve sermayenin serbest dolaşımında çare araması mümkün değil.

 

Biden’in vaatleri Hilary Clinton’ın seslenemediği kesimlere ulaştı ve ona başkanlık yolunu açtı. Muhtemelen Clinton, ABD halkındaki Çin tehditi algısını fark etmedi ya da ciddiye almadı. Trump bu algıyı iyi kullandı, ancak Çin’e karşı körü körüne bir ekonomik savaşa girişti. 5G’ye geçişte Huawei’in ürettiği teknolojileri dışlamak için gösterdiği çabalar sonuç vermedi, çünkü ABD şirketlerinin teknolojik olarak aradaki farkı kapatacak kapasitede olmadıkları ortaya çıktı. Konulan gümrük vergileri, Çin kadar ABD’deki üreticileri de etkiledi, onların üretim maliyetlerini artırdı. Biden kamuoyundaki Çin karşıtlığını arkasına alacak, ancak muhtemelen daha temkinli adımlarla Çin’le mücadele edecektir. Hatta zaman içinde çok kutuplu yeni bir dünya düzenine geçişi desteklemesini de bekleyebiliriz. Trump diğer devletlere biz sizin güvenliğinize ödediğiniz kadar destek veririz diyerek dayatmalar yoluyla ABD liderliğini korumaya çalışmıştı. Mevcut ekonomik durumu, borçluluk düzeyi ve Trump döneminde kayba uğramış yumuşak gücüyle, ABD’nin çok kutuplu bir dünya düzenine geçiş sürecine uzun süre direnecek gücü kalmamış görünüyor.

 

Önümüzdeki Dönem

 

Daha önceki sermaye birikim devrelerini gözönüne aldığımızda mevcut devrenin nihai krizler döneminde olduğu ve artık geri dönüş seçeneği olmadığı açık bir şekilde görülüyor. Trump’ın seçilmesi, yaptıkları ve Biden’ın vaatleri ABD elitlerinin bu konuda çaresizlik ve kafa karışıklığı içinde olduğunu gösteriyor. Biden vaatlerini gerçekleştirse bile ancak ABD’deki orta gelirli kesimlerini biraz rahatlatacak; ABD ekonomisine eski gücünü kazandıramayacağı gibi göreli zayıflamasını da durduramayacaktır. Ayrıca bu vaatlerdeki satın almalarda ABD’de üretilmiş ürünlerin maliyeti çok yüksek olduğunda bu maliyete ne kadar katlanacaklar acaba? Çin, yeniden geçerlilik kazanan enformel iş ağlarıyla çalışma modelinde tarihsel olarak daha deneyimli; eğitimli işgücü açısından da ABD’nin rekabet edemeyeceği bir güce erişmiş durumda. ABD ise her alanda maliyetleri artıran şirket bürokrasileriyle çöküş öncesindeki Sovyetler Birliğini hatırlatıyor. Bunu özellikle sağlık sigortası şirketlerinde gözlemlemek mümkün. Sağlık maliyetini artırarak ABD’nin uluslararsı piyasalardaki rekabet gücünü azaltan bir işlev görüyorlar. Enerji şirketleri ise devasa devlet teşvikleri ve kredilerle maliyeti yüksek kaya gazı ve petrolü üretimine yatırım yapmış durumdalar. Petrol fiyatları yeniden yükselmediği sürece ABD ekonomisine yük olacak gibi görünüyorlar.

 

Bu koşullarda Trump döneminde küresel ticaret açısından gömülen neoliberal politikalar, ekonomi politikaları açısından da bir kenara bırakılacak. Ancak yerine ne konulacağı henüz pek net değil. ABD, Çin gibi finans sektörünü tümüyle devlet denetimi altına almaya hazır olmadığı gibi, devlet desteklerini serbest piyasa modelini alt üst edecek boyuta ulaştırmayacaktır. Ama devlet bankalarıyla tüm yatırımları merkezi olarak kontrol eden ve yönlendiren Çin ile rekabet etmek istiyorsa daha fazlasını yapmak zorunda (Rekabeti bırakıp iklim krizine karşı işbirliği yapmaları tabii ki insanlık ve tüm canlılar için daha iyi olur, ama bunu ileride bile göreceğimiz çok kuşkulu). Mevcut ideolojik şartlanmalar ve kafa karışıklığı gözönüne alındığında muhtemelen bunların anlaşılması çok daha ileride gerçekleşecek. Bu arada Çin açık arayla dünyanın en büyük ekonomisi haline gelecek, hatta en zengin ülke konumuna gelecek. Gerek yeni teknolojilere, gerek askeri harcamalara daha fazla kaynak aktaracak konuma ulaşacak. 2030’lu yıllarda büyüklük itibariyle Hindistan ekonomisinin de ABD ekonomisini yakalaması bekleniyor. Biden ise küresel politikalara değil içeride koronavirüs pandemisi ve ekonomiyi toparlamaya yoğunlaşmak durumunda.

 

ABD ile Çin rekabetini ve yeni çok kutuplu dünya düzenine geçişi bir yana bırakırsak, önümüzde daha acil bir kriz var. O da iklim krizi. Biden, Trump’ın aksine o konuyu ırksal eşitsizlikle birlikte öncelikleri arasına aldı. Ancak temiz enerjilere yatırım dışında ne gibi adımlar atılacağı net değil. Kapitalist büyüme sınırları içinde atılacak adımların ne denli yararı olacağı da kuşkulu. Dolayısıyla Trump’ın sorunu inkar eden yaklaşımına göre biraz daha iyi durumda olsak da Biden döneminde iklim krizine çözüm bulmakta ABD’den bir katkı beklemek gerçekçi olmaz.

 

Kurumsal ırkçılığa son vermek konusunda da Obama döneminde 8 yılda alınabilen mesafeye bakarak Biden’ın çok fazla değişim sağlayamayacağını öngörebiliriz. Sonuçta yüzyıllara dayanan bir ırkçılık sözkonusu. Köleliği Avrupa’dan ancak yarım yüzyıl sonra kaldırmış bir devlet bu. Bugünkü sınırlarına Meksika’yla yapılan savaşlar ve Meksika topraklarının işgaliyle ulaşmış bir devlet olduğu gözönüne alınınca Latin Amerikalılara karşı önyargıların da kolay kolay kaybolmayacağını öngörebiliriz. Bu konuda radikal bir dönüşüm ancak örgütlü mücadelenin yükselmesiyle gerçekleşebilir.

 

Sonuçta Biden’ın seçilmesi esas olarak Trump’ın ırkçı, otoriter popülist politikalarının önünü kesmek açısından önemli olsa da bunun ötesinde radikal bir değişim beklentisi içinde olmamak gerek. Ekolojistler ve demokrasi güçleri gerek iklim krizine yönelik çözümler gerek demokratik örgütlenmelerin yükseltilmesi doğrultusunda kendi güçlerine güvenmek ve örgütlenmelerine yoğunlaşmak durumundalar.

 

————-

(1) https://time.com/4606071/american-global-leadership-is-over/

(2) https://foreignpolicy.com/2020/08/27/biden-is-getting-ready-to-bury-neoliberalism/