Salı , 6 Aralık 2022

Joe Biden Yönetimi ve Kaotik Ortadoğu – Melvin Goodman

 

Counterpunch, 13 Nisan 2021

                                                                                               Ortadoğu coğrafyası, her zaman olduğu gibi, adeta patlamaya hazır barut fıçısı bir bölge.  Bu coğrafya’da belirleyici bir etkiye sahip olup Arap olmayan hiç bir devlet yoktur. Arabistanlı Lawrence’ın * 100 yıldan fazla bir zaman önce Ortadoğu’nun “haysiyetle ve şerefle kaçmanın zor olacağı tuzak bir bölge” olduğu uyarısında bulunmuştu. Ortadoğu ABD açısında artık vazgeçilemez bir dönüm noktası haline gelmiştir.

ABD’nin 44.Başkanı Barack Obama 10 yıl önce “Ortadoğu’dan Asya-Pasifik’e kadar olan coğrafyayı bir eksen olarak” kamuoyuna bildirmişti. Ancak, o zamandan beri, Ortadoğu’da bulunan ABD askeri güç düzeninde belirgin herhangi bir değişiklik olmadı. Rusya’nın bölge genelinde devletlerarası istikrarlı ilişkileri vardır. Ancak, beş yıl önce içine düştüğü ateşten kurtardığı Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı bile artık etkileyemiyor. Çin yönetimi ise bölge üzerinde etkili olabilecek bir rol oynamak üzere herhangi bir girişimde bulunmazken,  İran’ın artık miadını doldurmuş altyapısına uzun vadeli yatırım yapma finansmanı karşılığında İran yönetimiyle büyük petrol sözleşmeleri imzalamak gibi ticari anlaşmalar yapma politikasını izliyor.

Bu sıralarda Ortadoğu coğrafyasında kaos hüküm sürüyor: İsrail demokrasisi çıkmaza girmiş durumda ve son iki yıllık zaman zarfında beşinci milli seçimleri yapma durumuyla karşı karşıya gelmiştir. Modern İsrail siyaset sahnesinde en kutuplaştırıcı politik figür olan Başbakan Benjamin Netenyahu, yolsuzluk iddiaları ve İsrail halkı nezdinde güven kaybına uğraması suçlamaları dolayısıyla güven tazelemek üzere seçimleri kazanarak tekrar iktidar koltuğuna oturmayı istiyor. Ürdün’de Haşimi Kraliyet ailesi, son yirmi yıldır istikrar talep eden aile üyelerinden birini tehdit ederek, halkın gözleri önünde birbirlerini yeme savaşına girdiler.  Arabistanlı Lawrence bir zamanlar Ortadoğu’yu “tuzak” bölgesi olarak tanımlarken, ABD’nin 43. Başkanı George Walker Buch yönetiminin 2003 yılında hileli bir işgal sonucu istikrarını bozduğu ülke olan şimdiki Irak ile ilgileniyordu. ABD askeri güçleri işgal döneminde İran destekli milis güçleriyle yüz yüze Irak topraklarında bulunuyorlardı. ABD’nin Irak İşgali İran yönetiminin Irak toprakları üzerinde etki alanı oluşturmasına stratejik bir kapı açmış oldu.

ABD ve İran yönetimlerinin, İran Nükleer Anlaşması diye bilinen Kapsamlı Ortak Eylem Planının kaldığı yerden yeniden başlatabilmeleri konusunda ciddi sorunları var. Tahran, Washington yeniden anlaşma masasına oturuncaya kadar ABD ile doğrudan görüşme yapmayı reddediyor. Bundan dolayı, ABD delegasyonu İran’ın Rusya, Çin ve Avrupa devletleriyle olan müzakerelerinin dışında kalmıştır. Delegasyonu Başkanı Robert Malley Avusturya Başkenti Viyana’da, müzakerelerin yapıldığı otelden ayrı bir otelde ikamet ederken, müzakerelerin seyri konusunda kendisine bilgi verecek elçilere bağlı kalmıştır. ABD Devlet Başkanı Joe Biden ve Iran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ülkelerindeki sağ kanat rakiplerinden çekindikleri için temkinli hareket ediyorlar.

Joe Biden yönetimi için atılması gereken temel ilk adım; Donald Trump Başkanlığı döneminde sergilenen tutarsızlıklardan sonra uluslararası kamuoyuna, düzen duygusunun Washington’a geri geldiğine işaret ederek, İran nükleer anlaşması konularına geri dönme olmaktadır. Başkan Biden’ın 2015’te anlaşmayı müzakere eden Amerikan diplomasi büyük oyuncularını yeniden ataması (John Kerry, Wendy Sherman, William Burns, Jake Sullivan) ve Robert Malley’i de İran Özel Temsilcisi olarak tayin etmesi İran konusunun Başkan Biden’ın öncelliği olduğuna işaret eder. Biden yönetiminin Kapsamlı Ortak Eylem Planına en büyük muhalifler olan İsrail ve Suudi Arabistan yönetimleri ile temaslarda bulunması işlerin sağlıklı bir şekilde gelişme gösterebileceğine işaret eder.

İyimser olmak için farklı başka nedenler var:  İran’ın karşı karşıya bulunduğu ekonomik yaptırımlarla ilgili kaygılarını ve ABD’nin İran’la anlaşmayı doğrulama ve izleme hükümleri konusundaki endişelerini gidermek üzere çalışma gruplarının oluşturulmuş olması gelişmelerin sağlıklı bir yolda ilerlediğine işarettir. İran yönetiminin potansiyel nükleer silah üretme faaliyetinin birkaç aylık süreye indirilmiş olması ve İran ile İsrail’in Kızıldeniz’de deniz savaşına girmek üzere karşı karşıya gelmeleri bu hassas konuya aciliyet kazandırmıştır. İsrail Başbakanı Netanyahu 2015’te İran nükleer anlaşmasını durdurmak amacıyla elinden geleni her şeyi yapmıştır; kendi siyasi zayıflığı ve hukuki savunmada kırılganlığı olması nedeniyle 2021’de anlaşmanın yeniden başlatılmasına muhalefetini sürdürmekle sınırlı kalmıştır. Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Suudi muhalif gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın hunharca katledilmesi emrini verdiği gerekçesiyle Washington nezdinde dışlanmış bir parya haline gelmiştir.

Joe Biden yönetimi, Yemende ABD menşeli savaş uçakları, bombaları ve füzeleriyle savaş suçu işleyen Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) silah satışlarını durdurmuştur. ABD silah üreticisi denizaşırı diğer tüm ülkelerden çok daha fazla silah satmaktadır ve “BAE’nin bizim en büyük müşterimizdir” açıklaması yapmıştır. Üç büyük üretici şirket (Lockheld / Martin, Boeing ve Raytheon) ABD silah satışlarının % 75’ini yapmaktadır. Lockheld Şirketinin F-35 savaş uçakları satışı ABD satışlarının % 50’isine karşılık gelmektedir. Ortadoğu ve Kuzey Afrika Arap ülkeleri, 2020 yılında, başta savaş uçakları, bombalar ve füzeler olmak üzere, 40 milyar dolardan fazla silah alımı yapmışlardır.

ABD’nin İran Nükleer Anlaşmasında yenilenen rolü; Washington ve Biden yönetiminin Ortadoğu’daki stratejik rekabetin sürdürülmesinde ve yaşanılan kaosun yönetilmesinde en önemli rolü üstlenmek üzere geri döndüğüne işaret etmektir. ABD Başkanları, şimdiye kadar, uygulanan Ortadoğu politikalarına ilişkin ileri düşünceli şahsiyetlerin seslerini büyük ölçüde duymazdan geldiler. İran Nükleer Anlaşması konusunda görülen bazı hareketler ABD askeri gücünün ve müdahalesinin rolünü önemsizleştiren ve gerçek anlamda bir diplomasinin yürütülebilmesi amacıyla somut politikaların uygulamaya başlamasının habercisi olabilir.

Donald Trump yönetiminin insanlıktan uzak bir şekilde durdurduğu, Joe Biden Yönetiminin yeniden yürürlüğe koymaya çalıştığı 235 milyon dolarlık yardım paketi İsrail ile Filistin arasındaki çatışmaya yönelik daha makul bir politikanın izleneceğine dair başka bir göstergedir. İsrail’in ABD Büyükelçisi yapılan yardımın doğası gereği “anti-İsrail ve anti-Semitik” olduğunu ifade etmiştir. Büyükelçinin Ortadoğu’da bulunan Semitikler konusunda eğitim alması gerektiği açık bir şekilde görülmektedir.

Son yirmi yılda ABD’nin son dört başkanlık yönetimlerinin Ortadoğu’ya olan yaklaşımları işlevsiz kalmıştır: Filistin sorununda somut hiçbir adım atılmaması; İsrail üzerinde hiçbir politik baskı olmaması ve İsrail yönetiminin Batı Şeria’da yerleşim yeri inşa etmesinin göz ardı edilmesi… Başkan Obama 2009’da Kahire’de oldukça tarafsız bir konuşma yapmıştı. Ancak, iki yıl sonra, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulunda yaptığı konuşmasında İsrail’in güvenlik politikası perspektifini desteklemiştir. Başkan Obama, 2006 yılında, Netanyahu ile olan anlaşmazlığını görmezden gelmiş ve karşılığında hiçbir şey almaksızın, tarihte en cömert, gelişmiş askeri silah hediyesini İsrail’e vermiştir.

Ortadoğu’daki stratejik rekabetin yönetimi; İran’ın yanı sıra, her bir Arap devletinin yaşadığı iç siyasi zayıflıklar nedeniyle özellikle zor bir hal almıştır. Arap Baharı’ndan on yıl sonra bile otoriter liderler hala hüküm sürüyorlar ve karşılarında organize ciddi bir muhalefet bulunmuyor. Arap devletlerinin siyasi ve ekonomik zayıflıklarına ek olarak Suudi Arabistan liderliğindeki Sünni Blok ile İran liderliğindeki Şii Blok arasında dini ve jeopolitik çatışmalar yaşanmaktadır. İran yönetimi Irak ülkesi üzerinde en etkili yabancı aktör olup, Gazze’de İslami Direniş Hareketi Hamas Örgütünü, Yemen’de Zeydi grup Husiler hareketini, Lübnan’da Şii İslam Hizbullah Örgütünü ve Suriye’de Başkan Beşar  Esad’ı destekleyen önemli bölgesel rol oynamaktadır.

Rusya yönetiminin en büyük endişesi; Ortadoğu ülkelerinde çatışmaları yürüten İslamcı ve cihatçı grupların Rusya ile sınırdaş olan Orta Asya’daki Müslüman ülkelerinde kargaşa yaratabilecek olmalarıdır. Rusya, Suriye müdahalesinde başarılı olmuştur. Çünkü ABD yönetimi Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a alternatif olarak El-Kaide Örgütü, Irak-Şam İslam Örgütü (IŞİD) ve aşırılık yanlısı diğer İslami örgütleri tercih etme politikasını izlemiştir.  Suriye’nin elinde bulunan kimyasal hammadde stokların çoğunu ortadan kaldırmak üzere ABD ve Rusya yönetimleri arasındaki işbirliği, 1980’lerde Washington ile Moskova arasındaki uzlaşmanın anahtarını teşkil eden “eşit ve karşılıklı yarar sağlayan işbirliği” şiarının değerini açığa çıkarmış oldu. Washington ile Moskova arasında İran ve Kuzey Kore ile ilgili nükleer silahların yayılması konusunda işbirliği olması uluslararası düzeyde genel bir iyileşmeye yol açabilir nitelik kazanmıştır.

 

Çeviri: Nizamettin Karaben

 

 

 

 

 

*Tam adı Thomas Edward Lawrence; İngiliz arkeolog, askeri diplomat. İlk görev yeri Kahire’de İngiliz askeri haber alma servisi. 1916–1918 yılları arasında Arap ayaklanmalarında ve Sina Filistin cephesinde Osmanlı İmparatorluğuna karşı Arap aşiretlerinin silahlandırmasında büyük rol oynamıştır. Bu rolü nedeniyle “Arabistanlı Lawrence” lakabını almıştır. 1. Dünya Savaşı döneminde icraatları aynı adla bir film çekilmesine konu olmuştur.