Perşembe , 29 Eylül 2022

Kılıçdaroğlu cumhurbaşkanı adayı olurken birkaç teorik ve pratik önerme – Faik Bulut

Fotoğraf: CHP

İster erken ister zamanında seçim yapılsın, seçmeni kazanmak için seferberlik borusu çaldı; sokaklar hareketlenmeye başladı.

Rakip partiler, bilhassa AKP ile CHP, meydanlarda birbirlerine meydan okuma yoluna gittiler. İlk raundu AKP kaybetmiş görünüyor.

15 Temmuz başarısız darbesi yıldönümünde Saraçhane‘de partisinin lideri Recep Tayyip Erdoğan‘ı dinlemeye giden AKP’li sayısı 5 bin kişi kadardı.

İstanbul Eyüp Sultan ile Kayseri mitingleri de sönük geçti.

İktidarın kalesi sayılan İstanbul Sultanbeyli’de birkaç gün önce AKP ilçe ve belediye başkanları ve bazı milletvekillerinin katılımıyla düzenlenen “dert dinleme” toplantısı da cılızdı.

AKP'nin Sultanbeyli'deki (Yüz Yüze 1000 Gün) toplantısı da cılız geçti.jpg
AKP’nin Sultanbeyli’deki “Yüz Yüze 1000 Gün” toplantısı da cılız geçti

 

Erdoğan’ın eski özel doktoru Turan Çömez ise, “partide çöküş yaşandığı” yolundaki iddiasına ilaveten adını vermediği bir ilde “AKP’li politikacılar arasında yumruklaşma”dan bahsetti.

ORC Araştırma Şirketi’nin son araştırmasına göre; AKP birinci geldiği 32 ilde sürekli kan kaybediyor.

İslami kesimin bilinen yazarı Abdurrahman Dilipak yazıyor:

AK Parti’de ne oluyor? 15 Temmuz’da Fatih’te, bugün Cuma çıkışı Eyyub Sultan Camii meydanında bir avuç insan. Ne oluyor, bu olanlara bir anlam veren var mı?

Karar gazetesi yazarı Elif Çakır da, (27 Temmuz) seçmenin AKP’ye ilgisiz ve güvensizliğini ekonomik nedenlere bağladı.

Gerçeğin kendisinden ziyade “imaj ve algı” yaratmaya önem veren AKP ve lideri Erdoğan’ın elinde şu türden söylem kalmıştır: Varsa yanlışlar düzeltilir, hatalar telafi edilir, kırgınlıklar giderilir. Bırakacağımız en önemli miras geleceğimize halel getirecek nifaklara itibar edilmesin!

Buna karşılık genel anlamda muhalefet, özelde ise CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile eski HDP eşbaşkanı Selahattin Demirtaş“siyasal-fikirsel huruç harekâtı” noktasında hamle üzerine hamle yapmaktalar.

Kılıçdaroğlu-Fotoğraf-CHP.jpg
Kemal Kılıçdaroğlu / Fotoğraf: CHP

 

Mesela Demirtaş, T24 gazetesinde yayımlanan 5 Temmuz 2022 tarihli yazısında dile getirdi:

Bu durumda muhalefet, iktidarın peşine takılmak yerine yeni yollar bularak ilerlemek zorunda. Bu da ancak ‘değişim’ ile mümkün olabilir…

Ortak dil, medyanın ortak kullanımı, ortak sloganlar, ortak eylem ve etkinlikler, ortak çözüm projeleri ve en nihayetinde ortak adayla sahaya çıkılırsa emin olun, seçim en az 80’e 20 kazanılır.

Bugünkü koşullarda Altılı Masa ile HDP merkezli muhalefet arasında kurumsal bir iş birliği pek olası görünmüyor.

Bunun en temel nedeni, AKP’nin ürettiği algılar ve muhalefetin bu algılara cesur bir değişim hamlesiyle yanıt verememesidir…(Bunda) HDP’nin de eksikliği ve sorumluluğu vardır…

Altılı Masa, HDP ve Üçüncü İttifak'ın görüşlerini dikkate almadan demokrasi olmaz.jpg
Altılı Masa toplantısı. HDP ve Üçüncü İttifak’ın görüşlerini dikkate almadan demokrasi olmaz

 

Kılıçdaroğlu ise, 25 Temmuz’da düzenlenen Balıkesir mitinginde bir cumhurbaşkanı adayı gibi konuştu.

Türkiye’nin iç ve dış meselelerinin hepsine ilişkin görüşlerini açıkladı, çözüm yollarını ilan etti.

Mitinge katılan gazeteci-yazar İsmail Saymaz‘ın Halk TV‘de dillendirdiği gözlemi şu yönde:

Kılıçdaroğlu, adını koymadan cumhurbaşkanlığını ilan etmiştir.

14 Temmuz tarihli Korkusuz gazetesindeki köşesinde görüşünü paylaşan gazeteci Barış Yarkadaş‘ın cümlesi de benzer içeriktedir:

CHP lideri, meydanlarda adaylığına ilişkin güçlü mesajlar vermeye hazırlanıyor.

Balıkesir mitingi, Kılıçdaroğlu'nun adaylığının mesajı sayılıyor. Kaynak-Cumhuriyet.jpg
Balıkesir mitingi, Kılıçdaroğlu’nun adaylığının mesajı sayılıyor

 

Miting değerlendirmelerinde halkın tutumu ve siyasi gidişattan ziyade “Kılıçdaroğlu’nun adaylığı” hususu ön plana çıktı veya çıkarıldı.

Cumhuriyet, Halk TV, Evrensel, BirGün, Sözcü, Korkusuz, Yeniçağ gibi muhalif gazetelerde bu konu işlendi.

Bazı yazarlar daha ileri gittiler; Erdoğan’ın İslamcılık-laiklik zıtlığı temelinde isimlendirdiği “Bay Kemal” kavramının bizzat Kılıçdaroğlu tarafından nasıl tersine çevrilip avantaja dönüştürdüğünü anlattılar.

Bunlar, bir çeşit hayranlık dolu methiye olarak kabul edilebilir.

Ben ise övgü ve kutsama izlenimi edindim bundan.

Methiyede dozu fazla kaçıranlar, 1974’ten itibaren Bülent Ecevit‘e yakıştırılıp dağa taşa yazılan “Karaoğlan” efsanesine benzer bir çıkarımda bulundular.

Kılıçdaroğlu’nun bir konuşmasında “Karaoğlan Ecevit”e gönderme yapması, kendisinin de böyle bir havadan etkilendiğini göstermektedir.

Balıkesir'de Milletin Sesi mitingi, AKP aleyhine denge değişimi olarak nitelendi.jpg
Balıkesir’de “Milletin Sesi” mitingi, AKP aleyhine denge değişimi olarak nitelendi

 

Balıkesir mitingini izleyenler arasında daha temkinli gazeteciler de vardı.

Örneğin Candan Yıldız’ın T24 gazetesindeki 25 Temmuz tarihli gözlemi bu yöndedir:

Tercihlerin değişmesinde belirleyici olsa da Balıkesir’deki siyasi iklimin adını muhalefetten yana ‘Bahar’ olarak koymak için henüz erken. AKP’den kopanların yeni adresleri henüz yok.

Korkusuz gazetesindeki 26 Temmuz’daki tarihli değerlendirmesinde “muhalefet, henüz rüştünü ispat etmedi” vurgusunu yapan Barış Yarkadaş’a göre; seçmeni, AKP’ye kızgın ve öfkeli…Erdoğan ise seçmeninden ‘Sabır, biraz daha sabır’ istiyor.

Yarkadaş, çok öne çıkarılmayan veya pek dikkat çekmeyen bir noktaya da 14 Temmuz’daki makalesinde değiniyor:

İYİ PARTİ, Altılı Masa’ya ‘özgül ağırlık’ koyarak oturmak ve cumhurbaşkanı adayını belirleme konusunda ‘kilit’ parti olmak istiyor. ‘Bakın, CHP ile neredeyse eşit oy alıyorum’ mesajı veren İYİ PARTİ, Kılıçdaroğlu’nun adaylığının önündeki tek engel olarak görünüyor…

Yarkadaş’ın kulis bilgisi olarak aktardığı “Ekrem İmamoğlu’nun, CHP liderinin aday olmaması yönünde yaptığı lobicilik ve Ankara’ya gönderdiği mesajlar…” problemi, kanımca son Kılıçdaroğlu-İmamoğlu görüşmesinde şimdilik birincisi lehine çözülmüş görünüyor.

CHP liderinin “adaylık” meselesinde kararlı olduğunu, Ekim 2021’de Kars’ta kendisiyle Indepedent Türkçe için yaptığımız röportajın satır aralarında fark etmiştim.

Aynı röportajda Ermenistan ile sınır kapılarının açılacağına dair imalı mesaj da vermişti.

Kılıçdaroğlu; 28 Temmuz 2022’deki Ağrı gezisinde, “cumhurbaşkanı adayı” gibi konuştu, sorunları çözmeyi vadetti.

Kılıçdaroğlu'nun Ağrı'daki esnaf ziyareti, mitinge dönüştü-Kaynak-Twitter.jpg
Kılıçdaroğlu’nun Ağrı’daki esnaf ziyareti, mitinge dönüştü / Fotoğraf: Twitter

 

Balıkesir’de bulunanlardan edindiğim izlenimin özeti; “mitingin başlangıcında 90 bini aşan sayıdan bahsedildi ve artık rüzgâr muhalefetten yana döndü” şeklindeydi.

Bu tespit önemlidir. AKP’ye eğilimleri olan veya onunla iş tutan muhafazakâr çevrelerin dönüşümünü göstermektedir.

Buna ilişkin bilgiyi, Adnan Menderes Dernekler Federasyonu (ADFED) ve Demokratlar Federasyonu (DEMİRKIRAT) yönetiminde yer alan S. Fatih Kavaloğlu ile bir süre önceki sohbetim sırasında edinmiştim.

Kılıçdaroğlu, davet üzerine her iki kuruluş mensuplarının bir toplantısında konuşmuştu.

Kılıçdaroğlu-muhafazakar kesim oy verir. Fotoğraf-CHP.jpg
Kılıçdaroğlu, ‘Muhafazakar kesim CHP adayına oy vermez’ iddiasına katılmıyorum, muhafazakar kesim oy verir” dedi / Fotoğraf: CHP

 

İkinci örneğini (25 Temmuz), Murat Yetkin’in adını taşıyan sitesinde gördüm.

“…Özellikle milliyetçi-muhafazakâr ağırlıkta bilinen Bursa muhacir camiasının MHP destekli AK Parti’nin iktidarına rağmen Kılıçdaroğlu’nu bu toplantıya davet etmesi bir değişim işareti sayılmalı…Kamu çalışanı olduğu için ismini vermeyen bir dostum, ‘Bu bir dip dalgası; dip dalgası yön değiştiriyor” dedi.

Üçüncü bir örneği de Kılıçdaroğlu’nun miting konuşmasındaki satır arasında buldum.

Buna göre; “AKP ile iş yapan şirketler (ki bunlar arasında beşli çete denilenler de varmış), CHP ile irtibat kurmak için birçok yöntem deniyorlarmış.”

Üçüncü Yol İttifakı buluşması, ciddi alternatifler sunuyor.-Fotoğraf- Gazete Duvar.jpg
Üçüncü Yol İttifakı buluşması, ciddi alternatifler sunuyor / Fotoğraf: Gazete Duvar

 

İktidardan nemalanan sermaye kesimleri, geminin batması ihtimaline karşı kendilerince alternatif tedbirler arıyorlar.

Güncel gelişmeler ışığında birkaç ara belirleme yapmak durumundayım:

  • Demirtaş, HDP eş başbakanı Mithat Sancar, TİP Genel Başkanı Erkan Baş (27 Temmuz Halk TV) ve Sol ittifak içindeki 8 partinin (HDP, EMEP, TKP, TİP, SMF, Halk Evleri, EHP, TÖP) yazı ve demeçlerinde ısrarla vurguladıkları “ortak cumhurbaşkanı adayı hususunda isim değil, ilkeler ve kurallar üzerinde duralım” denilmesine rağmen CHP, Kemal Kılıçdaroğlu adını telaffuz etmektedir.
Üçüncü Yol (sol) İttifakı, Türkiye'nin geleceği hususunda esas olarak uzlaştı. Fotoğraf-T24.jpg
Üçüncü Yol (sol) İttifakı, Türkiye’nin geleceği hususunda esas olarak uzlaştı / Fotoğraf: T24

 

  • Gerçi Kılıçdaroğlu, sadece toplumun belli bir kesimi yerine 80 milyonu temsil etmeye daha uygun bir isim sayılabilir. Fakat burada önemli olan farklı çevrelerin onay ve rızalığını almaktır.  Zira demokrasi inşa sürecinde böyle bir onay, hem toplumsal-siyasal gelenektir hem de etik ve demokratik bir kuralın gereğidir. Aksi takdirde “tek adam-tek parti-tek karar” algısı, çokça şikâyet edilen AKP iktidarının keyfi yönetim tarzı ile kararnamelerini akla getirebilir.
  • Kanımca Kılıçdaroğlu, adaylığını resmen duyurma hususunda yine kendisinin belirlediği “son ana kadar” bekleyebilir. Zira kendisiyle Erdoğan arasındaki oy oranına göre karar verecektir. Sözgelimi Erdoğan kendisinden 4-5 puan önde olursa, Kılıçdaroğlu yedeğinde tuttuğu kimi isimleri sahneye sürebilir. Eğer arada 1-2 puan bulunursa, seçim kampanyasında büyük bir gayretle bu farkı kapatacağını varsayarak adaylığını ilan edecektir. 3-5 puan farkla Erdoğan’ı geçebilirse, yine adaylığını koyacaktır.
  • Öte yandan “aday tespiti”, sadece iç gelişmelere bakılarak yapılmamalıdır. Türkiye’nin yakın çevresindeki savaş ve çatışmalar (Ukrayna, İran, Suriye, Irak, İsrail, Libya, ABD ile Rusya ve Çin’in dünyanın birçok yerindeki hegemonya mücadeleleri, küresel ekonomik krizler vs) göz önüne alınarak hangi adayın daha münasip olduğu belirlenmelidir.

    Mesela AKP iktidarının Batılı ülkeler ile Arap dünyası nezdinde giderek gerileyen itibarı, Ukrayna’daki savaş sürecinde yeniden düzelmeye başladı. Jeopolitik önemine binaen Erdoğan, Rusya ile ABD arasındaki çelişkilerden yararlanarak bazı manevralar ve çıkışlar yapmak suretiyle imajını belli bir yere kadar koruma yoluna gitti. Son olarak imzalanan Hububat Koridoru Anlaşması sayesinde Türkiye, Ukrayna ve Rusya’dan ihraç edilecek tahılın dünyaya dağıtım merkezi haline geldi.

    Nitekim küresel iş dünyasına hitap eden İngiliz The Economist dergisi, 5 Temmuz’da Erdoğan için şu saptamayı yaptı: “Rahatsız edici ama vazgeçilmez!”

  • Tahran’da toplanan İran-Rusya-Türkiye bazı konularda anlaştılar ama Suriye’ye askeri müdahale hususunda aynı görüşte değiller. Aynı üçlü, Suriye’nin kuzeyindeki “terör örgütlerine karşı mücadele” noktasında hemfikir oldular. Bundan istifade eden Türkiye, SİHA ve tank-toplarla Suriyeli Kürtlerin denetimi altındaki mevzi ve mekânları bombalıyor. Şengal bölgesinde benzeri askeri operasyonlar yapabiliyor.
  • Erdoğan, ani bir hamleyle eskiden kavgalı olduğu İsrail, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri’yle hızlıca normalleşme ilişkisi kurdu. Bu sayede ABD ile diyalog kapısını araladı.
  • Bir başka açıdan bakalım. Dünyadaki genel eğilim hâlâ liberalleşme, sağcılaşma ve muhafazakârlaşma yönündedir. Avrupa’daki sosyal-demokratlar ile yeşillerin bile geleneksel sağcı ekonomik ve dış politika çizgisini izleyip ABD-NATO taraftarı olduklarını da son yıllarda, bilhassa Ukrayna’daki savaş sürecinde (İsveç-Finlandiya örneği) tanık oluyoruz.
  • CHP, bu gelişmeyi ne kadar görebiliyor, bilmiyorum. Dikkat edilirse Kılıçdaroğlu, son söylev ve demeçlerinde belli oranda sosyal  demokrat söyleme ağırlık vermektedir. Balıkesir mitinginde kendini tanımlayan Kılıçdaroğlu, şunları söyledi:

…Bay Kemal olmak için emperyal güçlerin karşısında diz çökmeyeceksin. Bay Kemal olmak için beş cent, 1 milyon dolar para bulur muyum diye Körfez ülkelerine gidip el avuç açmayacaksın!

Batılılar açısından bakılırsa, bu tür söylemleri kullanan bir lideri desteklemek belli riskler taşımaktadır.

Diğer yanıyla da, yukarıda söylenenler iç kamuoyunu kazanmaya yönelik propaganda ve ajitasyon malzemesi olarak da algılanabilir.

Başta ABD ve AB olmak üzere batılı yetkililer, kendileri gibi düşünen muhafazakâr, liberal ve sağ eğilimli kişileri tercih edecekleri açıktır.

Gerçi Kılıçdaroğlu, Batı’ya ters düşen görüşlerinde ısrarcı değil, esnektir.

Bizzat katılıp tanıklık ettiğim bir gözlemimi aktarayım:

CHP’nin davetiyle 11-12 Kasım 2013 tarihinde İstanbul’da toplanan Sosyalist Enternasyonal isimli teşkilat, uluslar arası sosyal demokrat bir organizasyondur.

CHP’nin üye ve K. Kılıçdaroğlu’nun ise başkan yardımcılığını yaptığı bu kuruluş, “Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Demokrasi Mücadelesinde Yaşanan Kriz ile Barış ve Güvenliği Tehdit Eden Çalışmalar” başlıklı gündemi ele aldı.

Kılıçdaroğlu’nun açılış konuşmasının muhtevası, Türkiye’den Ortadoğu’ya ve dünyaya bakan hakiki bir sosyal demokrat görüşün ifadesiydi.

Ciddi bir itirazım olmadı onun çizdiği çerçeveye. Mesela AKP iktidarının bölgede, bilhassa Suriye’deki savaş politikasıyla askeri-siyasi müdahaleciliğine güçlü kanıtlarla karşı çıkıyor ve bölgede barış istiyordu CHP Genel Başkanı.

Gelgelelim Sosyalist Enternasyonal’in sonuç bildirgesi, birçok yönüyle Kılıçdaroğlu’nun konuşmasındaki muhtevaya tersti.

Buna rağmen CHP, sonuç bildirgesini olduğu gibi onaylamış, Türkiye dâhil Batılı devletlerin Suriye’ye müdahale etme gerekçelerini şerh koymadan kabul etmişti.

Ayrıca hemen her ülke gibi Batılı devletler de son derece pragmatist çizgi izlerler.

Bir ülkedeki iktidarın ve baş yöneticinin hangi görüşten (liberal, sağcı, solcu, demokrat, muhafazakâr, İslamcı vs) olduğuna fazla aldırmazlar.

Kendi çıkarlarıyla uyumlu politika izleyip izlemediğine bakarlar.

Bu noktada sözü getireceğim nokta şudur: CHP ve muhalefet, seçim kazanmayı peşinen garanti olarak görmemelidir. Dış ve iç dengelerin etkisini iyi gözlemelidir.

Başkan adayı olmayı düşünen Kılıçdaroğlu veya muhalefetin “ortak adayı”nı bekleyen başka bir zorluğa ve çetrefilli olguya, buradan itibaren işaret etmeliyim. Konusunda uzman yazar ve yorumcu Salih Zeki Tombak’ın  Yazı Portal’da yayınlanan 30  Ocak 2021 tarihli makalesinden alıntı yapacağım:

…Bazı sivil siyasetçiler, her şeye kendilerinin karar verdiğinden emin olabilirler!

…Şaibeli şekilde DEAŞ’a esir düşen ve kurtulduktan sonra, CHP’nin hiçbir kurulunda tartışma konusu olmadan, Kılıçdaroğlu tarafından, Genel Başkan Yardımcısı’ koltuğuna oturtulan Musul Konsolosu Öztürk Yılmaz’ın bu ‘başarısını’ nasıl açıklayabiliriz? Bir başka CHP’liden, ‘Genel Başkanımızın, parti kurulları dışında görüştüğü bağlantıları var’ cümlesini duyduğumu hatırlıyorum.

Türkiye’nin devlet aklı, ekonomiyi ve çalıp çırpma işlerini ‘sivil siyasetçiye’ bırakır; ama devrimci ve sosyalist muhalefet, işçi hareketi, Kürt meselesi, uluslararası işler, komşuların iç işlerine burun sokma, Kıbrıs, Batı Trakya, ‘Dost ve Kardeş Azerbaycan’da darbe’ vb  politikalarını belirlemek ve yürütmek sivillere bırakılmaz…

Devlet aklı  ise, kendi faaliyetlerini topluma onaylatacak, toplumsal rıza üretecek bir sivil siyaset ister. Siyasal İslamcı olur, milliyetçi  olur, demokrat solcu, muhafazakâr, muhafazakâr liberal, vb vb rıza üretebiliyorsa; devlet aklı onu, bir şekilde dönüştürür…

Güvenlik bürokrasisinin merkezinde olduğu; bürokrasinin sivil kanatlarında ve akademik dünyada etki halkaları olan, sağ, milliyetçi partilerle bağlantılı, bir gelenek var. Ancak bu gelenek aynı zamanda ABD ile, NATO ile, Süper NATO ile, İsrail ve kurumlarıyla ve  emperyalizmin her türlü gizli, açık, yarı açık organizasyonuyla sadece gelenek olarak değil; tek tek bütün bireyleriyle hem fiziki temas yaşamıştır;  hem de antikomünizm üzerinden ideolojik iç içeliğe sahiptir.

Bu akıl Suriye’ye, Irak’a, Türkiye’nin bir ‘sorununu’ çözmek için girmez. ‘Sorunu’ bahane ederek Suriye’ye, Irak’a, Libya’ya girer. Sığdır…Sığ olduğu ölçüde otoriterdir. Demokrasiyle ağır sıkıntıları vardır…

Bu aklın askeri ve sivil bürokrasi içinde olduğu gibi, burjuvazi içinde de, akademik dünyada da karşılığı var…

Kılıçdaroğlu; Balıkesir mitinginde çeteler, mayfatik organizasyonlar, sınır ötesindeki yasadışı oluşumlar, Suriye iç savaşı, göç ve göçmen problemi, operasyonlar, Ortadoğu’da izlenecek siyaset ve genel olarak dış politikada halk-ülke aleyhine çevrilen oyunlarla başa çıkmayı taahhüt ederken, Türkiye’nin güvenlikçi iç ve dış politikalarını nasıl değiştireceğini iyi düşünmeli, ona göre hesabını yapmalıdır.

Özenle kaçınılması gereken bir meseleyle de karşı karşıyayız: Egemen milliyetçiliği beslemek, her zaman toplumu zehirleyip bölmektedir.

Bir milletin manevi ve ideolojik simgesi olan bayrağı sopa olarak kullanıp ezilenleri halk yığınlarını, hak arayanları, mesela Kürtleri, Alevileri, emekçileri ezmek için kullanacak yöneticiler ne demokrasi getirebilirler, ne yönetebilirler ne de bu ülkenin insanlarını esenliğe/özgürlüğe kavuşturabilirler.

Bu münasebetle Kürt ve Alevi meselesinin ele alış yöntemine de değinelim:

Yazar Tahsin Sever, Rûpela Nû sitesinde yayımlanan 14 Haziran 2022 tarihli makalesinde Kürt aydın ve tarihçileri arasında doğru ve isabetli görünen şöyle bir saptama yapmıştır:

1918 yılında Süleyman Nazif’in başkanlığında bir ekip Kürdistan Teali Cemiyeti’ne ‘baskına’ gider. Bir nezaket ziyareti değildir…Bu nedenle, 1918-1923 dönemini aynı zamanda anti-Kürt nizamının inşa süreci olarak değerlendirmek gerekir…Kemalist iktidar güçlendikçe, Kürtlerin Türkleştirilmesine dair enstrümanlar açıktan ve süratle kullanmaya başlayacaktır. Süleyman Nazif’in ağzından ifade edilen, Kürtlere uygun görülen ‘kimliksiz siyaset’ teorisi; o günlerden kalma eski ve köhne bir mirastır.

Prof. Hakan Özoğlu, “Osmanlı’da Kürt Milliyetçiliği” (İletişim Yay., 2009) isimli çalışmasında şunları yazmıştır:

Cumhuriyet dönemi, Kürtlere duyulan güvensizlik ve kuşkuyla ve Osmanlı’nın geriye kalan topraklarının bir kısmını, özellikle de Doğu Anadolu’yu kaybetme korkusuyla başladı…Bazı Türk milliyetçilerinin zihninde, bugün de olduğu gibi, Kürt kimliğinin herhangi bir belirtisi Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmezliğine karşı büyük bir tehdit idi.

Alevilik inancının Türklük ve laiklik üzerinden inşası konusunda Markus Dressler, “Türk Aleviliğinin İnşası” (İstanbul Bilgi Üniversitesi Yay., 2016) isimli eserinde şu tespiti yapmıştır:

… Alevilerin, devletin laik Müslüman-Türk bir millet olarak etno-dinsel paradigmasına bağlılıkları üzerinden milliyetçi projeye entegrasyonu amaçlanıyordu. Bu entegrasyon işi son derece karmaşık bir meseleydi, zira Alevilerin yaklaşık yüzde 20-30’u Kürt olduğundan Alevi meselesi merkezileştirme ve homojenleştirme arzuları çok güçlü bir devlet açısından hem etnik hem dini bir zorluk oluşturuyordu.

Demek ki, Kürt meselesi için sadece “parlamentoda çözülmeli” demek yetmiyor. Tarihi derinliği içinde ele alınmalıdır.

Benzer yöntem geçmişteki Kürt isyanları, eski ve yeni silahlı Kürt hareketleri hususu için de geçerlidir.

Hem tarihsel derinliği, hem de sınır ötesi ve uluslar arası boyutuyla ele alınmasında yarar var.

Silah ve şiddetin çatışan taraflar açısından çıkış olmadığını, çözümün ise siyasetle mümkün olabileceğini herkes biliyor artık.

Örneğin, 27 Temmuz Çarşamba günü Washington’daki bir konferansta konuşan Ortadoğu’dan Sorumlu Savunma Bakan Yardımcısı Dana Stroul, “Türkiye hükümeti ile PKK arasında askeri (çatışmanın)  çözüm olmadığını” söyledi.

YNK lideri uzak görüşlü Celal Talabani, PKK örgütüne nasihat kabilinden silahı bırak çağrısı yapmıştı vefatından önce.

Fakat o tarihte zamansız ve zeminsiz bir çağrı olmasından ötürü, PKK tarafından büyük bir tepki örmüştü.

Mevcut durumda silahlı hareketin Türkiye’deki Kürt meselesi hususunda kullandığı dil ve izlediği siyaset, HDP’nin hem kitle potansiyelini hem söylem gücünü ve hem de çözüm planının hayata geçmesini imkânsız hale getirmektedir.

Bu nedenle, gerek HDP’ye gerekse Demirtaş ve onun gibi on binlerce Kürt aydını ile tutsağına serbestlik verilmesi ve özgürlük alanının açılması elzemdir.

Katılımcı, halkçı ve tüm Kürtleri özne kabul eden çözüm yolu budur.

Karar gazetesinden meslektaşımız Mehmet Ocaktan’ın 25 Temmuz tarihli yazısında şu belirlemesi yerindedir:

Önce özgürlük verin, konuşup söz ve uygulamasını kanıtlayabilmesi için serbest bir alan açmadan sorgulamak yanlıştır…..Bugün itibariyle neredeyse bütün siyasi partilerin, HDP’ye yönelik olarak yaptıkları eleştirilerin ilk cümlesi ‘PKK ile arana mesafe koy’ çağrısı ile başlıyor.

HDP’nin PKK ile arasına mesafe koyması çağrısının gerçekçi olabilmesi için HDP’nin de halkın iradesiyle parlamentoya gelmiş legal bir parti olduğu konusunda hiçbir partinin ajandasında ‘gizli’ gündemlerin olmaması gerekir.

CHP’nin getirmeyi düşündüğü çözüm açısından bakalım:

2011 seçimlerinde CHP’nin yayımladığı “41 Söz” kitapçığının bazı başlıkları Kürt sorunuyla ilgilidir.

Kanımca hem bu kitapçıkta bahsedilen yöntemler hem de 2015 yılındaki CHP, “22 Soru 22 Cevap” başlıklı seçim bildirgesinde yer alan önermelerin bir kısmının zamanı geçmiştir, diğer kısmı ise AKP iktidarına yönelik olması babından tepkiseldir ve hayli yetersizdir.

Meselenin bir öznesi Kürtler ise, diğer öznesi de Türklerdir.

Gazeteci Ergun Babahan’ın Artıgerçek gazetesindeki 26 Temmuz tarihli formülüyle belirtirsem, “Türkler, Kürt meselesinin çözümüne ilişkin karar verip plan yaparken, fiiliyatta kendi geleceklerini tasarlamış olacaklar.”

Keza egemen Sünni kesim de Alevi ve diğer inanç kümeleri hakkında hüküm verirken, bu ülkenin de gidişatını belirlemiş olacaktır.

Her iki konudaki olumlu kararlar, ülkenin geleceğine ciddi katkılar yapacaktır; olumsuz kararlar ise ülkenin felaketi sayılacaktır.

Bir karşılaşmamızda CHP milletvekili İlhan Kesici‘yle ayaküstü sohbet ederken “AKP iktidarının yıllarca Türkiye ve komşu ülkelerin yer aldığı Ortadoğu’da kutuplaştırıcı ve ayrımcı bir politika güttüğünden” bahisle şöyle demişti:

Tarihin bize bıraktığı zengin bir miras var. Kürtler, Aleviler, Şiiler ve diğer inançlarla etnik kümelerden oluşur bu miras. Onlarsız bir Ortadoğu ile Türkiye tahayyülü tarihi gerçeği ve mirası ret anlamına gelir. Bunların varlığı kabul edilmeden, bir arada yaşamalarının zemini hazırlanmadan ne bölgeye ne de ülkemize huzur ve refah gelir.

Kürt sorunu bağlamında Kılıçdaroğlu’nun dikkatine sunacağım bir saptamayı, Levent Köker’in Artıgerçek gazetesindeki 26 Temmuz tarihli makalesinden ödünç aldım:

Yüz yıllık tarihin istisnâî veyâ olağanüstü dönemlerine ve ‘normal’ dönemlerine sinmiş ‘istisnâî’ [hukuk dışı] pratiklerine baktığımızda, bir türlü değişmeyen bu paradigmanın temel belirleyicisinin Kürt sorunu olduğu kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Bu nedenle, bu paradigma değişmeden Kürt sorununun ve genel demokratikleşme sorununun çözülmesi…ihtimâl dâhilinde değildir.

Demek ki neymiş? AKP gibi ve hatta Eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş gibi Kürt yoğun bölgelere giderken veya başkentte Kürtçe birkaç kelime etmek, aynı dilde şarkı söylemek veya “hoş geldin” demekle olmuyor bu işler.

Demokrasi inşası ve toplumsal katılımcılık bağlamında değinilmesi elzem üç ciddi konu daha var:

İlki popülizmdir. Emekli Büyükelçi ve eski MİT Müsteşar Yardımcısı Abdurrahman Bilgiç“Siyasal Bir Manipülasyon Stratejisi: Popülizm” kitabının yayımlanması münasebetiyle gazeteci Adem Demir ile söyleşisinde (11 Şubat 2022, Independent Türkçe) ilginç tespitlerde bulunuyor:

Popülizm her yerde güç kazanıyor, yerleşik demokrasiler için alarm zilleri çalıyor. Kuşkusuz (popülizm) ayrımcı, dışlayıcı, ötekileştirici özlüdür. Bu ayrımcı öz, ideolojik sembollerle ve tarihsel mitlerle örtülüyor. Kitleler manipüle ediliyor. Popülizme elverişli ortamlarda çok kültürlülük rağbet görmüyor. Kutuplaştırma ortamında nasıl rağbet görsün? Hatta popülistler çok kültürlülükle açıktan alay ediyorlar.

Eski Büyükelçi Abdurrahman Bilgiç'in kitabı-Popülizm anti demokratik, otoriter ve dışlayıcıdır.jpg
Eski Büyükelçi Abdurrahman Bilgiç’in kitabı. “Popülizm anti demokratik, otoriter ve dışlayıcıdır”

 

İkincisi temsiliyetçilik ve seçmenciliktir. Daha açık ifadeyle halkı, bireyi, vatandaşı yönetime, karar alma mekanizmalarına, seçim/seçme süreçlerine katmama anlayışıdır.

Buna göre vatandaş sadece oy vermekle vazifesini yerine getirmiş olmaktadır! Yanlış bir anlayıştır.

Zira seçmen oy vermekle ülkenin geleceğinde söz sahibi olmaz, olamaz; oysa seçtiği kişilerin karar alma mekanizmasında katılabilmeli veya etkin olmalı (tabandan demokrasi), aynı zamanda yöneticilerin icraatlarını denetleyebilmelidir.

Üçüncüsü karizma meselesidir. Fransız tarihi uzmanı Amerikalı David Avrom Bell, “Men on Horseback: The Power of Charisma in the Age of Revolution” (Atlı Önderler: Devrim Çağında Karizmanın Kudreti) isimli çalışmasında şöyle bir belirleme yapmıştır:

18’inci yüzyıl sonlarında ortaya çıkan modern demokrasiler, karizma sahibi olan otoriter tarihi politik-toplumsal önderler tarafından zedelenip tehdide maruz kaldı.  G. Washington, Napolyon Bonapart, Haitili devrimci önder yazar François-DominiqueTuissan L’Ouverture, aristokrat ve devrim önderi Simón José Bolívar ilahi kudrete sahip olduklarını sanarak güçlü ve dolayısıyla otoriter bir kişilik edindiler.

David A. Bell'in kitabı-Karizma sahibi önderler genelde otoriter ve demokrasi karşıtıdırlar.  .jpg
David A. Bell’in kitabı”Karizma sahibi önderler genelde otoriter ve demokrasi karşıtıdırlar”

 

Sözün özü, post-modern çağın yan ürünü olan bu karizma kavramı ile katılımcı demokrasi arasında ciddi bir ilişki bulunmuyor.

Tam tersine, nerede karizmatik bir önder varsa orada tek adamlık, otoriterlik, keyfi kararlar, kuralsızlık ve halkı dışlama vardır.

İşçi, emekçi ve çalışanların hakkını asgari ücret ve geçim endeksiyle sınırlamak yeterli değildir.

BM İnsan Hakları Bildirgesi’nde, çalışanların temel ihtiyaçlarına ek olarak onların sosyal ve kültürel haklarına da vurgu yapılmaktadır. Bunu da bir kenara not etmelidir Sayın Kılıçdaroğlu.

30 Mayıs 2022 tarihli Artı TV Odak programına konuşan MİT eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, mealen şu açıklamalarda bulundu:

…Aktörler arasındaki diyalogsuzluk demokrasiye hizmet etmez.

İktidarlar, Kürt sorununun çözümünde yönetimsel hatalar yaptılar; Cumhuriyetin kurucu-kurtuluş değerlerinden uzaklaştılar. Bunları demokrasiyle taçlandıramadılar.

Emperyalist siyasetlerin aracı ülkesi haline gelmesi güvenlikçi politikalara sarılmanın sonucudur. Bu da farklı inanç ve etnik bakımdan ayrıştırılmış bir toplum yarattı. Böylece ülke, sıkışmışlığın içine girdi.

Emperyalist  güçler tarafından araçsallaştıran Türkiye en zayıf konumundadır. Kürt ve Alevi meselesi ve diğer inanç meselelerinde nitelikli bir demokratik çözüm bulup devamlılığını sağlamak esastır.  HDP’nin böyle bir ittifakın içinde olması elzemdir. Normalleşme; özgürlükçü, demokratik laiklik temelinde olur.

Demokratikleşme, sınır ötesi operasyonların durdurulmasını da kapsıyor.

Son söz: Kimse Sayın Kılıçdaroğlu’ndan radikal solculuk beklemiyor. Ancak sol fikriyattan ziyade meselelere “sol değerler” açısından yaklaşması, hem kendini daha inandırıcı kılacak hem de meselenin arkasındaki gerçek problemleri çözmesine yardımcı olacaktır.

CHP eski Genel Sekreteri Tarhan Erdem, bize anlatmıştı:

B. Ecevit’te sol değerler yoktu; Ankara Etimesgut’ta milliyetçi söylemler kullanırken İstanbul Bayrampaşa’da solcu söylevler veriyordu.

 

 

 

© The Independentturkish