Perşembe , 23 Kasım 2017

Küresel Kriz 2016: Batı Medyası, Halkın Çıkarları, Yozlaşan Gençlik, Asıl Terör, Kolektif Bilinç – Prof. John McMurtry

Global Research, 01 Ocak, 2016
 

             Medya, halka neye inanmaları gerektiğini söylerse, halk ona inanacakır.

                                                                                George Orwell

 

 

29022012220643Filozof John McMurtry’ye “ruhani lider Ayetullah Hamaney’in Avrupa ve Kuzey Amerikalı gençlere gönderdiği mektup” üzerine sorular soruldu. 

ABD düşmanı olarak gösterilen biri tarafından ortaya konulan sorular; ABD öncülüğünde gerçekleştirilen, dünyayı kaosa sürükleme operasyonu ve 2016’ya girerken müşterek krizin tabu haline getirilmiş rezaleti üzerine farklı bir bakış açısı ortaya koydu. 

Batı medyası genel olarak neleri gizliyor ve insanların nelerden haberdar olmasına mani oluyor?

Genel olarak, kültürel ürünler içerisinde kitle iletişim araçları, bu araçlara sahip olanlar ya da onları denetim altında tutanların propaganda sistemleridir. Fakat, Batı medyası, yeryüzündeki tüm halkların yüz yüze geldiği en temel sorun konusunda, dünyayı suskunluğa itiyor –dünyanın yaşam destek sistemlerinin, ulusötesi şirket küreselleşmesi tarafından yağmalanması. Her enerji düzeyinde gezegensel yaşam döngülerindeki dengenin bozulmasını tartışmak yerine, yalnızca iklimdeki ısınmayı konuşuyorlar. Yalnızca, işlevleri pazarı büyütmek olan ve hiç bir işe yaramadığı bilinen çözümlerin reklamını yapıyorlar.

Hiç kimse hastalığın altında yatan asıl nedeni; ABD’nin başını çektiği ‘küreselleşmenin’ kendisini tartışmıyor. Her yerde türlerin yok oluşuna, okyanuslardaki kirliliğe, tüm sularda balık stoklarının azalmasına ve dünyanın her tarafında kaynakların çok büyük ölçüde ve sürekli olarak yağmalanmasına neden olan ortak sebebi, ne bilimsel metinler ne de gazete ya da dergilerde yayınlanan yazılar ortaya koyuyor. Sözü edilen sebep ABD İmparatorluğundan bile daha derin bir mekanizmadır. Kendi soluduğu havayı ve insanların yaşam alanlarını yokeden Çin Komunist Partisinin de dahil olduğu ulusötesi para hareketleri, giderek artan bir şekilde var olan her şeyi silip süpürüyor ve zehirliyor.

Bu, yaşam yok edici, sınırsız işgal ve büyüme – her türden faşizmin doğası– için kullanılan halkla ilişkiler araçlarında baş rolü, batı medyası oynamaktadır. Medyada finansal faşizmden ve onun özel para döngüsü* ve meta tufanından hiç söz edilmez ve bu teşhisin altında kamunun israfı katlanarak artmaktadır. Şirket medya baştan sona, yalıtılmış sorunlar, yarışma türünde gösteriler ve sistem için gerekli reklamlar dışında bir şey sunmaz. İnsanlığın ortak yaşam zemini ve evrensel ihtiyaçları ekranlardan dışlanır. Sadece daha fazla piyasalaştırma ve bankalar aracılığıyla mülksüzleştirme ‘reform’ olarak değerlendirilir. Şirket** ( corporate ) küreselleşmesinin dayandığı yasa ve bunun medya tarafından sunuluşu inkar edilemez ama adını koymak tabudur. Ulusötesi şirket piyasasının önüne, insanlığın refahının evrensel lokomotifi olarak çıkacak her şey, sırasıyla her ülkede lanetlenir ve yok edilir. Slav ve Arap toplumlarının sosyal yapılarının yok edilmesinden, inkar edilemez gerçekleri gizleme ya da tersine çevirmeye varıncaya kadar her türlü yöntem, sistemin yalanlarını sergilemek amacıyla kullanılır. Üretken bir aşamada ortaya çıkan, yaşama karşı kör olan büyümenin cehennem kamyonunu kaynaklarla beslemekten başka seçenek yoktur. Medya her türlü gerçek ekonomik reformu, tasavvur dahi edilemez olarak niteleyip püskürtür.

Büyük bankalara ödemeler yapan Avrupa Birliği toplumlarının bile altyapısını kazıyan ve işçileri mülksüzleştiren şirket küreselleşmesinin yarattığı bu sınır tanımayan kaos içerisinde; hem toplumsal hem de ekolojik düzlemde göz önüne serilen, katlanarak artan felaketin noktalarını birleştiren her ne varsa medya tarafından ayıklanır. Kolektif yaşam güvenliğine; bir Orwellyen nefret nesnesinden bir diğerine mutasyona uğrayan, yaratılmış düşmanlar dışında bir tehdit yoktur. Teneffüs edilen havayı, suyu, besini, biyolojik çeşitliliği, sosyal güvenlik ve bilgiyi bünyesinde barındıran kollektif yaşam sermayesi akıllarının ucundan bile geçmez.

Avrupa ve ABD hükümetlerinin politikaları kendi uluslarının bile çıkarına ters midir?

‘Ulusal çıkardan’ ne anlaşıldığı en önemli sorundur. Bu, yurttaşların nesiller boyu ortak yaşam çıkarlarıdır. Ancak bu ilkeyi hiç bir zaman ne medyada, ne resmi beyanatlarda ne de akademik yayınlarda görebilirsiniz. Sözü edilen anlam sıklıkla tam tersine dönüştürülür – örneğin; ABD’nin orkestra şefliğinde yürütülen; Irak, Afganistan, Ukrayna ve Suriye’de toplumu yok eden savaşlar. Bütün bunların hemen, ‘ABD’nin ulusal çıkarı’ ve ‘küresel güvenlik’ için yapıldığı iddia edilir, fakat bu büyük yalanlar hesap sorulmayan bir gücün sihirli sözcüklerinden başka bir şey değildir.

Aslında, sürekli tahrip edilen toplumların tamamı başından sonuna, dünyanın lideri işgalci devleti de geriletmektedir. İslam dünyasında toplumsal yaşam dokuları bölünür parçalanırken aynı zamanda kendi toplumlarının dokuları da parçalanmaktadır. Karanlık bir gerçek tüm yalanların altından ısrarla başını çıkarmaktadır – tüm kıtalardaki yoksul halkların kendilerinin ve yaşam koşullarının, yalnızca ulusötesi para partisinin çıkarına olan eko-soykırımı.  İstisna var mı?

Ne şirketin ifade ettiği ne de medyanın anlattığı, dünyayı tanımlayan gerçek budur. Onlar konuyu, “uygar dünyayı tehdit eden teröristler” diyerek çarpıtırlar. Bu aslında, ABD ve müttefiklerinin bölüp parçalayıp yönetebilmek için; terörü, teröre karşı savaşan terör kurbanlarına ya da kendilerinin yarattığı cihatçı oluşumlara karşı yöneltmelerinden başka birşey değildir. Böylece, ABD’nin başını çektiği, bir ülkeden diğerine, sayısız bombardımanda her ne hikmetse; CIA ile Suudi Arabistan ve Türkiye gibi müttefikleri tarafından finanse edilen, silahlandırılan ve yönetilen, en büyük şeytan olarak tayin edilmiş IŞİD’e destek sağlayan petrol ikmal hattını vurmaktan kaçınılıyor. ‘Teröristler’, teröristlere karşı savaşan sistemin yarattığı bir başka Orwelyen saçmalıktır. Fakat, ulusötesi şirket sömürüsü için, ABD-AB toplumlarının mülksüzleştirilmelerinin ve silahlı tecride tabi tutulmalarının geçerli bahanesi budur – en büyük küresel terörizm sınırların ve kültürlerin ötesinde iş başında.

Düşünün bir kere, bütün bu tuhaflıklar ‘Özgür Dünyayı ve müttefiklerini koruma’ yalanı sayesinde yürüyor. Oğlunun, IŞİD’in çalıntı petrolünden milyonlar kazandığı Erdoğan yönetimindeki despot Türkiye devleti, Türkiye tarafından korunan IŞİD’e ait petrol kamyonlarını izleyen Rus uçağını düşürüyor ve ABD liderliğindeki Suriye ve Irak’taki savaşlarda yegane yerli güç olan Kürtleri bombalıyor. Birisi, bütün bu olan bitenin altında yatan sistemin aynı olduğunu fark edene kadar durum çok kafa karıştırıcıdır. İsimlerin, kültürlerin, hatta yöneticilerin bir önemi yoktur. Halklar ve çevreleri onların ‘güvenliği’ ve ‘zenginliği’ adına yenilip yutulup yağmalanırken şirket daima zenginleşir.

Aynı zamanda Batının askeri gücü ile finansal terör arasındaki ilişkiden – özellikle NATO ve Wall Street’i izleyen büyük bankalar – hiç bir zaman söz edilmez fakat, bu ilişki önde gelen Batılı ülkelerin kendi yurttaşlarının da mallarını ellerinden alıyor ve onları iflas ettiriyor.

“Teknokrat” adı verilen robotik despotlar, parayı kontrol ve gasp etme terörünü yaygınlaştırıyor ve uygun sosyal programların tamamını ödemelerle sıkıştırarak tasfiye ediyorlar. NATO askeri gücü de, bu işlerin yürütülmesine destek olarak çağrılmaya hazır vaziyette duruyor. Buna gösterilen herhangi bir direnç,Yugoslavya ve Ukrayna’da olduğu gibi Avrupa’nın kendi içinde bertaraf ediliyor. Savaş suçu oluşturan gerçekler ise, genellikle daha önceleri müttefik olan ama şu an için düşman ilan edilen ülke suçlanarak yok ediliyor. Mali açıdan hazine tarafından desteklenen aynı askeri-finansal eksenin eş zamanlı olarak yürüttüğü, ABD ve AB çoğunluğunun içinin oyulması işini fark etmek ise lanetlerin en büyüğüdür.

Ancak, sistemli finansal gasp, şirketin, anlaşmalardan doğan, tüm ulusların üzerindeki mutlak hakları ve NATO’nun silahlı terörü kendi başlarına bu işi beceremezler. Direnişe karşı sınırları aşarak her yere nüfuz etmiş zehirli propaganda, sahada memnuniyetle çalışan özel ajanlar, özel kuvvetler, küfür ve tehdit savurmaları için yerel faşist güçlere sel gibi akıtılan ABD doları – bütün bunların hepsi- nihai gizli amacı uygulamada rol alır – halkların tüm zenginliğini, ulusötesi finansal denetim ve mülksüzleştirme araçlarını artırmanın hizmetine sunma. Bu, halkın gözünün önünde yol alan küresel finans faşizminin doğasıdır. Dünya halklarının yiyecek ve suyunun geleceği bile Wall Street ve ABD Merkez Bankasının nakitlerini kullanan şirket tarafından satın alınıyor. Dışardan bir zorlama ya da içerden karşı bir ayaklanma olmadığı sürece, kamuya ait alanlara ve halkların yaşamlarına yönelik kanser hücrelerinin yaptığına benzer işgal asla son bulmayacak.

Batı kendi içinde bölünüyor mu? 

Hangi ülkede yaşarsanız yaşayın; daimi savaş, bu sistemin, sınır ve kültür engeline takılmayan, geometrik bir şekilde büyüyen para döngüsünün talepleri doğrultusunda inşa edilmiştir. Yaşamın ve kamu kaynaklarının akıllara durgunluk veren israfı hiç sona ermediği gibi her zaman bu yönde talep artarak devam etmektedir. Solun tuhaf bir şekilde hala ‘neoliberalizm’ olarak maskelediği Reagan-Thatcher dönüşümünden bu yana, tüm dünyada tahribatın devamını sağlayan kategorik bir kafa karışıklığı mevcuttur. Hala kavranamayan bölünme budur.

Mikrokozmosdaki Mafya ile birlikte finansal faşizm, her yerde yurttaşlara borçlarını ödemelerini ya da hayatlarını çöküşe sürükleyen sonuçlara katlanmalarını buyuruyor. Siz her ne kadar sistemin ismini ‘küreselleşme’ olarak uydursanız da, aslında, her düzeyde devam eden silahlı gasp sistemini sürdürmenin başka yolu yoktur. Kilit nokta, mümkün olduğu kadar ‘özgürlük’ ve ‘refahın’ tam tersini beyan etmektir. Sözü edilen sistemin diğerlerinden üstün olduğu yerlerde bu görev, halkla ilişkilere aittir. Sistemin devamını sağlamanın tek yolu ileri halkla ilişkiler teknikleri tarafından gerçekleştirilen bu maskelemedir.

Mahrumiyetin, işgalin ve ulusötesi şirketlerin daha fazla kâr etmesi için bağımsız ülkelerin sınırsız bir şekilde yağmalanmasının adı ‘büyüme’ oluyor. Gelişmekte olan ve gelişmiş dünyayı aynı anda yiyip bitiriyor. Bütün ücretler, vergiler ve yaşamı sürdürmek için gerekli olan ihtiyaçlara erişim olanakları şu anda tehlikede ve özel şirketlerin hakları için gerekli olan ve sürekli artan talepler hiçbir zaman bitmiyor. Batının kendi içindeki ve aynı zamanda şu anda Doğuda da meydana gelen en son bölünme budur– ulusötesi finansal yırtıcılarına karşı toplumların kendi yaşamı.

Kafası çalışan birisi ‘özgür dünya’ sözüne nasıl inanabilir ki? Geldiği yer totaliter bir noktadır – örneğin ABD’nin yasama, yürütme ve yargı organlarının tamamı doğrudan ya da dolaylı olarak partilerin içinden paranın partisinin denetimi altındadır. Fiiliyatta; ABD öncülüğündeki ordu, medyanın eşliğinde ulusötesi banka-şirket yönetimine yapışmış vaziyettedir – devlet sektörü ve özel sektör içinde çalışan, gizli küresel finans faşizmi. Fakat, bu küresel faşizm her zaman giderek yaygınlaşan bir şekilde terör ve şiddet uygularken onun yeni halkla ilişkiler şiarı; “şiddeti kına, asla göklere çıkarma” biçimindedir.  ‘Neoliberal’ tanımı bu halkla ilişkiler maskesine tıpatıp uymaktadır. Özel para talebi ve döngüsünü bir ‘liberalizm’ formu olarak sınırsız bir şekilde büyütmek amacıyla gerçekleştirilen, sürekli yıkımdan ibaret olan sistemin ihtiyaçlarıyla insanların yaşamı ve geleceği arasındaki mutlak çelişkiyi gizlemektedir –  aslında, John Stuart Mill ve John Dewey’in orijinal felsefeleri ılımlı sosyalistdir. Böylece toplumun ortak yaşam çıkarları ile sınır tanımayan finansal faşizm arasındaki en mutlak çelişki muğlak bir slogan tarafından silinmektedir.

Örneğin, eşi benzeri olmayan miktarda kazanç elde eden yarı-tekelci küresel kuruluşun kendi hesabına ve sınırları aşan sonsuz yaşam tahribatının şoförü ABD’nin kollektif savaş ve terör makinesine, günde 2,000,000,000 dolar ödenmesi hiç de liberal ya da ABD’li vergi mükelleflerinin çıkarına bir durum değildir. Dahası, servetlerine el konulmuş Yunanistan bile, gizli işgale karşı vücut bulabilecek her türlü toplumsal direnci yok etmek için, yabancı bankaların arkasından durumu gözetleyen ulusötesi güç NATO’ya halkın parasından milyarlar ödüyor.

“Devletin harcamalarını azaltmak için” sosyal harcamalardan yapılan bitmek tükenmek bilmeyen kesintiler her geçen gün Batı sınırları içinde daha fazla kişiyi insanlık dışı koşullara iterken, aynı zamanda milyonlarca mülteci de bombalanan ve iç savaşın sürdüğü ülkelerden kaçmaktadır. Birlikte, sistemli olarak fonlarını kestikleri sosyal devletler aracılığıyla oluşturulan toplumsal yaşam destek sistemlerini kapasitelerinin ötesinde zorluyorlar. İlaveten, halkların ortak yaşam çıkarları ile sistemin, her nitelikteki yaşam organizasyonunu ve koşullarını tüketen DNA’sı arasındaki mutlak bölünme inkar edilemiyor. Ama daha hiç bir grup bunu farketmiş değil.

Batının geleceği ve politika yapıcıların gençlerin geçimlerini sağlama konusundaki başarısızlıkları açısından baktığımızda gençliğin önemi hakkında ne düşünüyorsun?

Belki de, işin en kötü tarafı, sistemin, genç kuşakların yaşamının anlaşılmaz bir şekilde kurban edildiği bir yol üzerinde gidiyor olmasıdır. Gençlere, insan olarak bir kavrayışa sahip olmaları ve kendilerini geliştirmeleri konusunda olanak tanımak hiç kâr getirmez. Tersine gençleri, ucuz işgücü olarak kullanmanın yanında, onların piyasadaki artan taleplerini sömürmek daha kârlı bir iştir. Büyümeye devam eden devasa abur cubur, şiddet içerikli eğlence ve internet üzeri sohbet pazarlarının tek bir ortak noktaları vardır. Bunların tamamı düşünmeyen, müsrif gençliğe bel bağlamaktadır.Böylelikle gelecek kuşaklar yaygın bir şekilde, insani yaşam kapasitesini azaltan tüketim bağımlılarına dönüştürülür ve şirketin ürettiği metalar onlar tarafından daha büyük oranda tüketilir. Şirket satışlarını ve ‘yatırımcının’ kârını maksimum düzeye çıkarmak yegane ölçüt haline gelmiştir. “İstihdam yaratan büyüme” dedikleri, bu genişleyen abur cubur bağımlılığına beşikteki bebekler bile bilinçli olarak koşullandırılıyor.

Obezite, zorbalık, formsuzluk ve dikkat eksikliği gibi son moda salgın hastalıklar sayesinde alarm zilleri bilgili yurttaşlar için de çalmaktadır. Fakat örüntünün bütün olarak görülmesi engelleniyor. Gençlik, totaliter iştahlar pazarına ve ortada insani bir anlamın kalmadığı güvensiz bir geleceğe koşullandırılıyor. Her tarafta, yaşam sunan meslekler, “paradan tasarruf etmek” amacıyla yok ediliyor. Yükseköğretimdeki öğrencilere; öğrenciler borç köleliliğine zorlanırken, kendileri katlanarak büyüyen şirket üniversitelerinin yönetimleri tarafından sunulan paket programların tüketicisi muamelesi yapılıyor. İnsanların geçimliği azaldıkça gençliğin depresyonu da bir salgın haline gelecektir. Sistemin hedefini idrak etmenin altında uzun vadeli demoralizasyon baş gösterecektir.

Ancak Batı fikirlerini, giyim tarzını ve müziğini yasaklamak sorunu çözmeyecektir. Hastalık çok derinlerde ve yaşam organizasyonunun her düzeyini işgal ediyor. Yegane gerçek her ne satılabiliyorsa satmaktır. Tek rekabet, yaşam maliyetlerini azaltma ve parasal değer çıktılarını daha hızlı bir şekilde artırma üzerinedir. Yaratılışın kendisi, daha büyük miktarlara nizami bir şekilde ilerleyen para döngüsü tarafından yok ediliyor. Çıkarılan kaynakların % 90’ından fazlası haftalar içinde atığa dönüşüyor.

Her yerde gençlik, bu küresel hastalığın tehdidi altındadır.Fakat “batılı tarzların” yasaklanması semptomatiktir. Evet, abur cuburdan, aşırı derecede şiddet içeren eğlenceye kadar yaşam kapasitelerine saldırdığı bilimsel olarak bilinen her ne varsa yasakla. Etnik olarak ortaya çıkışlar mesele değildir. Onlar konuyu saptırmak içindir. İhtiyacımız olan, kaybettiğimiz yaşam zeminimizi yeniden oluşturmaktır – insanlığın evrensel yaşam ihtiyaçları ve onun nesiller boyu ekolojik ev sahibi.

O, ortak yaşam zemini üzerindedir ki bilim ve din buluşur ve batı ile doğu, farklılıkları ile bir araya gelir. Gençliğin, özlemini çektiği şey budur.

Batı’da İslamofobi neden var?

Kültürel farklılıklar cehalete neden oluyor – bu, problemin birinci aşaması. Yalan propaganda da nefreti körüklüyor.İslamofobiden uzun zaman önce, ABD öncülüğündeki ‘anti-komünizm’, Vietnam, Endonezya ve Latin Amerika’da milyonlarca insanı katletti. Ondan önce de Avrupalı Nazizm, ‘komünist tehdide’ karşı ABD’li ulusötesi şirketler tarafından desteklendi – bunun anlamı; bugün hala içinde serpilip büyüdüğü sürekli savaş sistemini inşa eden ulusötesi şirket faşizminin yoluna her ne çıkarsa. Faşist Almanya ve Japonya yenildikten sonra, bugünün askeri süper gücü ABD, hiçbir zaman adları anılmayan ve hiçbir şekilde soruşturmaya uğramayan Nazi ortaklarının liderliğinde küresel pogromlarına devam etti. ‘Komünist’ dedikleri kişiler her yerde iftiraya uğradı, eziyet gördü ve hiç bulunmadıkları yerlerde bile onlarla savaşıldı – milyonlarca insanı öldüren, onlarca hayatı harap eden küresel bir soykırım.

ABD ideolojisinin temel taşını tayin edilmiş Düşman oluşturur – özel şirket küreselleşmesine karşı olan her ne ise. İlk halkların soykırımı onun orijinal evresi idi. İslamofobi konunun bir diğer varyasyonudur. İroniktir ki, silahlı cihat olarak ‘İslam’ – şu an en büyük nefret nesnesi– ABD’nin gizli devlet politikası tarafından yaratılmıştır ve kullanılmaktadır. Bu, ABD’nin, ‘hiçbir boşluk bırakmayacak şekilde dünyaya hükmetmek’ amacıyla uyguladığı iki partili projeyi ilerletmek için on yıllardır devam eden tescilli bir özelliğidir. Geçmişte 1980’lerde, kadınlar için eşitlik ve halk için sosyal güvencenin mevcut olduğu laik Afgan devletini yıkmak amacıyla, cihadist kitlesel kıyımlar ve kaos, ABD tarafından yönetildi ve parasal açıdan desteklendi.

‘Afganistan Savaşı’ süresince Afgan Devletini savunmak için gelen SSCB’nin kanını akıtmak için Afgan Devleti yıkıldı. Kemikleşmiş bir takıntıya dönüşen, Rusya’yı yok etme amacı için araç olarak kullandığı seküler sosyalizmi bitirme konusunda amigoluk yapan ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Pole Brzezinski ile birlikte, yabancı Suudi savaşçı ve Vahhabi Usama Bin Ladin tarafından, fanatik, bağnaz bir İslam’a liderlik edildi. El-Kaide’den DAİŞ’e kadar bütün terörist canavarlar ABD derin devleti tarafından yönetilen Suudi ve Sünni kökenli fanatiklerdir – Şii İran’dan nefret eden Körfez kralları ve Erdoğan Türkiye’si tarafından da bolca destek almıştır. Fakat bu tür payeler İslamofobinin içinde lekeleniyor.

Evet, İslam dünyasının kolonizasyonu ve yıkımı İslam medeniyetini uzun zamandır ve büyük ölçekte çoraklaştırıyor. Sistemin kaptan pilotu para-petrol sömürüsü, aynı zamanda Wall Street geleceklerini satana kadar da dünya kapitalizminin yakıtıdır. Büyük İsrail projesi yerli yerinde durmaktadır. Bütün bu musibetler – sınırsız yaşam yıkıcı kendi kendini büyütme – vasıtasıyla İslam medeniyeti, hiçbir üretken temeli olmayan, cehalet yanlısı, otoriter dini yönetimlerin idaresine sunuldu. Bu kaos içerisinde, içe dönük molla İslamı, toplumsal inançta baskın çizgi haline geldi.

Bunun sonucunda, bir zamanlar dünyaya önderlik eden bir medeniyet olan İslam’ın altın çağları unutuldu. Örneğin, Mağribi İspanya’da İslami düzen; mimaride, resimde ve bilim alanında, görenlerin hala meraklarını cezbeden eşsiz eserler ortaya koymuştur. Batı zihninde İslamofobiyi sürdüren içerideki şiddet pratikleri değildir. Hırsızlık, sapkın bir dine mensubiyet ve zina gibi suçlara verilen idam ya da uzuv kesme şeklindeki cezalar ve batıdaki birçok insanı sinirlendiren, kadınlara yönelik ayrımcı uygulamalar, sözünü ettiğimiz eski medeniyete aykırı gibi görünüyor. Kendisine inanmayanları öldüren bir fanatizm, ‘Hristiyan’ batı karanlık çağlarını yaşarken, Platon ve Aristo’nun seküler klasik eserlerini koruyan bir İslam medeniyetine elbette ki yabancıydı.

Bugün İslamofobiyi yaratan cevher, insanların malına mülküne el koyma, kırbaçlama yoluyla işkence ve şiddet içermeyen kabahatler için bile bireylerin yasal yollarla öldürülmesi gibi pratiklerde yatıyor. Dinsel sapkınlık, uygunsuz cinsel ilişki, teokrasi eleştirisi ve hatta tamamen kişisel ve barışçıl itirazlardan suçlu bulunan insanlar yasal olarak işkenceye uğrayabiliyor, sakatlanabiliyor ve hatta öldürülebiliyor. Bunların tamamı, makul ve duyarlı bir akıl için lanetlenecek hadiselerdir.

Bu insanlık dışı şiddeti kimin yapyığı önemli değildir – ister İspanyol Engizisyonu, ister seküler despotlar, ister ABD’li işkenceciler, ister İsrail işgali, isterse de şeriatçi yönetimler olsun. Bu durum ahlaki açıdan tiksindiricidir. Gelişen insanlık için, yaşamı olanaklı kılan kuruluşlar ve ilerletici bilgi doğru medeniyetin yolunu çizer. Şiddet kullanmayan insanlara yönelik uygulanan şiddet ve felç edici korkuya son vermek, insanlık tarihinin ölüm kalım çizgisidir.

 Batıyı kollektif bilinç uyanışından alıkoyan ne?

‘Kollektif bilinç uyanışı’ zıt anlamlar içerir. Bugün, ABD-AB toplumları, her işgalde, işgal edilen toplumu batı değerlerine bağlamak istiyor. Bu yüzden, kitle ruhuna dayalı saldırı ve yıkımın her türlüsünü dışlayacak bir ölçüte ihtiyacımız var.

Sorunumuzun derin çekirdeği, aslında, kolektif yaşam çıkarları ya da kolektif bilinç anlayışının, ABD’nin ne anayasasında, ne yasalarında ne de barındırdığı köktenci dinlerde yer alıyor olmasıdır. Batı piyasası ve politik doktrini kolektif bilinci ilkesel olarak reddetmektedir. Bu geçerli zihniyete göre, yalnızca, kendi başına bir yaşam topluluğuna bağlı olmayan, atomize olmuş, kendinden başka bir şeyi büyütmeyen bireyler varlığını sürdürebilir. Kendi kendine hizmet eden şirketler ve tüketiciler; hayatta kalmak için, piyasanın yaşama kör kurallarına göre birbirleriyle yarışır. Yapılan sayısız ‘ticari anlaşmada’, özel ulusötesi para döngüsünün beklenen kârını azaltan toplumun kolektif yasalarının hiç biri dikkate alınmaz. Trans-Pasifik Ortaklığı, hakim piyasa paradigmasının içinde yaratılan bu sosyopat metafiziğin en yeni eklentisidir.

Sonuç olarak, “kolektif bilinç uyanışının gecikmesi”, doğuda ve batıda ‘küreselleşme’ denilenin içinde hapsolmuştur. Daimi savaş, küreselleşmeyi yürütmek ve genişletmek amacıyla sürdürülüyor. Akademinin kendisi de piyasa modelini, bu modelin bir atomu olarak taklit ediyor. Çok az kişinin bildiği teknokratik şifrede gizli olan, onun ulusötesi dogmaları ve şirket modeli, ülkelerimizin tamamını istiyor. Ana prensibi, sınır tanımayan şirketlerin; tüm bağımsız ulusların, işçilerin ve yabancı ‘yatırımcının’ talepleri ile ters düşme ihtimali olan çevrelerin üzerinde mutlak haklara sahip olması olan, gizlice yapılmış anlaşmalar vasıtasıyla bunu talep ediyor. Beklenen sonuç, dünyada daha fazla insanın yeterli geçim araçlarından ve ekolojik güvenlikten yoksun hale gelecek olmasıdır. Yalnızca piyasanın çözümlerine izin verilir. Bu modelde sadece kendi kendini büyüten açgözlülük makul kabul edilir.

Önemli olan yegane güvenlik bu hakim sistemin kendisinin güvenliğidir. Cihatçı kitlesel kıyım onları gece boyunca durdurduğunda, Paris’teki iklim konferansı vesilesiyle iklimin korunması için uzun zaman önce planlanmış kitlesel miting ve gösteriler öncesi Naomi Klein çok yerinde bir şekilde; “Gerekli olan her türlü araçla kimin güvenliği sağlanır? Bu süreç içerisinde kayıtsızca kimlerin güvenliği kurban edilir?” diye soruyordu. Tüm ulusların yeni bir küresel rejim üzerine müzakerelerde bulundukları sırada gerçekleşen bu cihatçı saldırı, her türlü barışçıl protesto, yürüyüş ve sokak etkinliklerini yasaklamak için çok uygun bir bahane oldu.  Bu gibi yöntemlerle, daimi savaş sistemi ve her yeri sararak büyüyen polis devleti her türlü araçla muhalefeti ezmeyi sürdürüyor. En büyük ironi ise bütün bunların ‘kolektif güvenlik’ için yapılıyor olması. Yaşayan dünyanın güvenliği dedikleri şey aslında, dünyanın, bu önsel ( a priori ) yaşama kör hastalık tarafından sürekli tahrip edilmesidir. Kolektif yaşam çıkarları ve buna ilişkin alınacak kararlar; bağımsız ulusların yasalarını umursamayan ulusötesi şirket- piyasa anlaşmalarında kararlaştırılan katı düzenlemeler tarafından daima dışlanır. Bu gizli anlaşmaların hiç birinde halkın seçimi, katılımı ve sürece dair bilgisine yer verilmez ve basına kapalı ve kimsenin müracaat hakkının olmadığı kapalı kapılar ardındaki mahkemelerde kararlaştırılan halkın mülksüzleştirilmesi suretiyle de anlaşmalar icra edilir.Herhangi bir toplumsal yapı, politika ya da özel şirketin sınırları aşan kâr elde etme fırsatlarını kısıtlayacak her hangi bir yasa içerisinde kolektif bilincin yer alması yasaklanmıştır.

Batılı halklar buna nasıl müsaade ediyor?

Makro modelin adından asla söz edilmez. Küresel finansal faşizm, kendisine ilişkin cehalet sayesinde yol alıyor. İnsanlığın toplumsal evriminin, yaşama kör, hedefine vakıf olmanın etkisiyle yöneten bir küresel mekanizma tarafından tam tersi istikamete çevrildiğini çok az kişi fark ediyor. İnsanlığın kolektif yaşam standartlarının iyileştiği, geliştiği 1945 sonrası tarih, ağır çekim hükümet darbeleriyle tersine çevrildi. Örnek olarak, BM’nin Evrensel Haklar Beyannamesi ya da Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesine bakabiliriz. Bunlar bize savaş sonrası dünya düzeninde insan hakları konusunda ne kadar yol alındığını hatırlatacaktır. Her bir madde, sınıf ve ulusötesi insan yaşamını korumak ve mümkün kılmak için yapılması gerekenlerden söz eder. Bu uluslararası ideallerin etkisi altında, sosyalizm ve sosyal demekrasinin çreşitli formları, neredeyse her toplum için bir seçenekti. Irkçılık, cinsiyetçilik, çocuk istismarı, ekolojik soykırım – bu en büyük musibetler; uluslararası hukuk yönetimi tarafından bilinçli bir şekilde reddediliyordu. Eğitim, sağlık, emekli ve işçi hakları ile ilgili kolektif kuruluşlar ve dernekler gelişiyordu. Hatta bu konuda süper güçler arasında soğuk savaşın sınırlarını aşan bir yarış bile vardı.

Sonrasında 1980’den itibaren, şirketçi faşist Reagan ve Thatcher rejimlerinin öncülüğünde bu durum tersine çevrildi. O andan itibaren, küresel para ve faizi kontrol etmek suretiyle, ülke sınırı tanımayan şirket hakları ve silahlı kuvvetler imparatorluğu, ABD öncülüğündeki özel para partisi, kolektif bilinç ve şirket piyasasına hizmet etmeyen tüm kuruluşlara karşı savaş ilan etti. ABD’nin savaş sonrası; nükleer silah, okyanuslarüstü kontrol gücüne sahip deniz ve hava kuvvetleri konusundaki avantajlı konumu ve özel şirketin teknoloji ve bilgi üretimi konusundaki yetkinliği ile birlikte ABD şirket sınıfı – bu arada Nazilerle savaş sırasında bile yapılan henüz tazeliğini koruyan işbirliği – özel para partisinin “özgürlük” adı altında hükmetmesi için o güne kadar gelinen yoldan geriye uzun bir yol katedilmesini sağladı.

Toplumsal bilinç akademinin içinde bir tabu haline gelmiştir. “Serbest piyasa ve demokrasi” propagandası altında, her geçen zaman daha fazla kontrolden çıkan özel para döngüsü kitlesel pogromlar organize etti ve kolektif olan her şeye karşı savaş yürüttü. Altında, çalışanları ve toplumsal tabanı soyma işi yatan; papağan gibi, hüsn-i talil sanatını kullanarak   tekrarladıkları “tasarruf”, “bütçe açığını azaltma”, “piyasa reformları”, “teknokratik hükümet” ve “verimlilik” sözcükleri, medya ve politikacılar tarafından bıkmadan usanmadan sürekli dillendirilen sloganlara dönüştü. Sözü edilenlerin hepsinde ortak olan mana inkâr edilemez hale geldi, fakat asla adı konulmadı – her yerde, yurttaşların yaşam araçlarını azaltmak. Uzun zamandır gelişip bugüne kadar gelen, insanlığın ortak yaşam çıkarları için yapılan düzenlemeler bugün ortadan kaldırılmalı ve aynı amaç için oluşturulan kuruluşlar dağıtılmalı, paralarına el konulmalı ve her düzlemde neredeyse cinnet halini alan bir şekilde bunlarla savaşılmalıdır.

Fakat, her anı paylaşılan yaşam zeminimiz, onlarsız nefes alamayacağımız, yaşamın doğal ve toplumsal temelleri konusunda bilincin ancak kolektif bir uyanışla oluşabileceğinin farkına her gün daha fazla insan varmaktadır. Dünyanın bilgeliğinin çözülen sırrı budur. Kaybolan anlam ilişkileri içerisinde nihai hedef, yaşamın zamanla daha yoğun bir şekilde, uyum ilkesi*** ile tutarlı gelişimine hizmet etmektir – bizim gerçek insanımız, ismi konulmayan ve olan bitenin kendisi ile ilişkilendirilmediği küresel finansal faşizmin katliamı ve uyuşturmaları içinde bile yolunu bulacaktır.

 

*Yazar burada, para döngüsü ( money sequence ) kavramıyla, yaşam döngüsünün ( life sequence ) tersine hiç bir yaşamsal ve somut değer üretmeyen, tek gayesi daha fazla para olan durmadan büyüyen bir küresel döngüden söz etmektedir. ( ç. n. )

 

** Bu metinde kullanılan ‘şirket’ kavramı bilinen anlamıyla şirket değil, dünyayı yöneten ulusötesi şirketlerdir. ( ç.n. )

 

***Uyum ilkesi Leibniz’in felsefesine ait bir kavramdır. Leibniz’e göre tüm evren uyum içinde ve yetkin olarak işleyen bir sistemdir. Tanrı bu evreni sonsuz sayıdaki evren olanakları içinde en uygun olanı olarak seçmiştir. Bu evrende her şey yerli yerindedir ve birbirleriyle uyumlu bir birlik oluştururlar. ( ç.n. )

 

John McMurtry yapıtları, Latin Amerika’dan Japonya’ya kadar bir çok ülkede çevrilen, Royal Society of Canada üyesidir. UNESCO’s Encyclopedia of Life Support Systems (EOLSS) tarafından yayınlanan üç ciltlik Philosophy and World Problems ( Felsefe ve Dünyanın Sorunları ) isimli kitabın yazarıdır. The Cancer Stage of Capitalism: from Crisis to Cure( Kapitalizmin Kanser Evresi: Krizden Tedaviye ) onun son kitabıdır.