Pazar , 17 Aralık 2017

GARP CEPHESİNDE: HIZLANDIRILMIŞ III. DÜNYA SAVAŞI HAZIRLIĞINDA, ÇİN VE BREXİT REFERANDUMUNUN ETKİSİ-Nazım Can

 

2 Ekim 2017

2010’lara gelindiğinde, üretim aletleri ve makinelerin, toplumu biçimlendirme ve yürütme gücünden bihaber olan kapitalist emperyalist oligarşiler ve kiralık akademik danışmanlar ordusu, hep beraber duvara tosladılar. Çünkü bu tarihten önce, kapitalist emperyalist oligarşiler, 1975’lerden itibaren, burjuva akademik çevrelere sipariş ettikleri, neoliberal ideoloji ve neoliberal politikalar eşliğinde hareket etmeye başlamış. 1980’lerin başından itibaren de dünya çapında, “yenidünya düzeni”, “globalizm” veya “küreselleşme” adı altında fiili uygulamaya geçmişlerdi.

Bu fiili uygulamalarda, kapitalist emperyalist oligarşiler, neoliberal ideoloji ve neoliberal politikalar temelinde, fabrikalarını sömürge, yarı sömürge ve yeni sömürgelere kaydırarak, kendi merkez toplumlarını, önemli ölçüde, fiziki kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkilerinden koparıp, finanssal oyunları, kuran, yöneten ve kontrol eden merkezi üsler haline getirdiler. Böylece kapitalist meta üretimini, finanssal hareketler ile denetleyip, kontrol ederek, yönetebileceklerini hesapladılar. Bu anlayış temelinde, kapitalist meta üretimini, hamaliye iş sanıp, onu, yeni sömürgelerde, ‘İthal Aşılı Kapitalist’ ülkelerin komprador, işbirlikçi burjuvazisine ötelediler. “Sosyal Devleti” zayıflatarak, işçi ve emekçilerin mücadele ile kazanılmış olan sosyal haklarını budadılar. Devlet mülkünü, özelleşme adı altında burjuva özel mülkiyete çevirip, dünya burjuvazisine peşkeş çektiler. Kapitalist merkez ülke fabrikalarını, ülke dışına kaydırarak, ülkelerinde yükselen trend ile teknolojik bünyeli, kronik işsizliğe yol açtılar. “Mülkiyeti tabana yayma” adı altında, sanal mülkiyetli portföy yatırımları ile kapitalist merkez ülkelerin %45 ile %55 [[1]] arasındaki yetişkin nüfusunu, hisse senetleri yolu ile hisse senetleri borsasına bağlayıp, başladılar kumar oynatmaya.

Ayrıca portföy yatırımları ile ülke emekçilerini kullanmak amacıyla, onların ellerindeki hisse senetlerinin alçalıp yükselmesine göre; olup bitene tutum ve tavır geliştiren yapay robotlar haline getirmeyi planladılar. Hatta geniş emekçi kitlelerin desteğine ihtiyaçları olduğunda da onları yönlendirmenin en basit yolunun, finansal yatırım araçlarını manipüle etmelerinin yeterli olacağını hesapladılar. Böylece bu emekçi kitleleri, dünya çapındaki her türlü popülist, ırkçı, faşist, etnik temelli burjuva milliyetçi propaganda ile yeni sömürgeci saldırı, savaş ve tertibi destekler pozisyona düşürmeye çalıştılar. Dolayısıyla, sermaye piyasaları ve hisse senedi borsaları üzerinden fırsatçı, acımaz, normal insani reflekslerini yitirmiş, yeni emekçi insan tipi üretip, kullanabileceklerini sandılar. Ama iş işten geçtikten sonra, yanıldıklarını 1995, özellikle 2000’lerden sonra ancak anlayabildiler. Ama bu arada, “atı alan” Çin “Üsküdar’ı geçmişti”.

Günümüzde kapitalist emperyalist oligarşiler,  kapitalizmin sürekli krizi ile dünya çapında ve özellikle merkez kapitalist ülkelerde, kitlelerin sömürü ve baskıya karşı yükselen direnişi ve mücadelesi ile büyük sıkıntılar yaşamaktadırlar. Oligarşiler, kitleleri kazanıp yönlendirmek, toplumsal ve siyasal açmazlarını telafi etmek için işini kaybeden emekçi kitlelere, iç yatırımlar ile iş sağlayacaklarını vaaz etmekte. Yeni göçmen işçi almayacaklarını propaganda etmektedirler. Bu temelde popülizm, burjuva milliyetçiliği ile kitleleri zehirleyip kışkırtarak, göçmenlere saldırtıyor, faşizm ve ırkçılığı tırmandırıyorlar. Özellikle Anglo Sakson Oligarşisi, WASP (white/beyaz, Anglo, Sakson, Protestan) denen, beyaz çekirdek vatandaşlarını derleyip toparlamaya çalışarak, onları devlete kenetleyip iç cepheyi örmeye, III. bir Dünya Savaşına süratle hazırlanmaya çalışmaktadır.

Kapitalist emperyalist burjuvazi ve kiralık neoliberal akademisyenler ordusu, kapitalizmin doğasına içkin, dizginsiz, dengesiz aşırı meta üretimin, sadece merkez kapitalist ülkelere ait olacağını zannettiler. Ama 1980’lerden itibaren karşılarına, Çin, Hon Kong, Hindistan, Güney Kore, Singapur, Güney Afrika, Brezilya gibi ‘İthal Aşılı Kapitalist’ ülkelerin ekonomik güçleri yükseldi. Kapitalist emperyalist tekeller arası kaçınılmaz rekabetin doğal sonucu olarak kapitalizm, bir tarafını tamir ve tahkim ederken, diğer taraflarını yıkmadan yol alamaz. Bu temelde, yeni sömürgeci efendilerinin denetimine rağmen, ‘İthal Aşılı Kapitalist’ ülke hâkim sınıfları, dünya yoksullarına ve düşük gelirlilerine hitap eden, onların tüketim talebini karşılayan, ucuz ve çok çeşitli aşırı meta üretimi ile piyasaları, hatta merkez kapitalist ülke piyasalarını altüst ettiler.

1980’lerden itibaren, yeni sömürge ilişkiler üzerinden, ‘İthal Aşılı Kapitalizmin’, yükselişe geçen ekonomik güçleri, kendi bölgelerine kayan kapitalist üretim olanaklarını fark edip, fırsat bilerek, emperyalist oligarşilerin fabrikalarına, kendi ülke kapılarını sonuna kadar açtılar. Bu ülkelerin işbirlikçi komprador burjuvaları; yoğun ve ucuz emek gücünü kullanarak ürettikçe kazandı, kazandıkça zenginleştiler. Bunlardan Reel Sosyalist potansiyelini kullanan Çin, en çok kazanan ülke oldu. Eğer Çin’in, Reel Sosyalist potansiyeli olmasaydı, onun bugünkü yerini alacak ‘İthal Aşılı Kapitalist’ herhangi bir ülke gücü, biraz daha geç ortaya çıkmış olacak. Böylece dünyada, tek kutuplu ABD hâkimiyeti uzun bir süre daha devam etmiş olacaktı. Ama Çin, Deng Xioping’in görüşleri rehberliğinde, Reel Sosyalist potansiyelini, “usulünce”, güçlü kapitalist devlet tekeline dönüştürüp, bol ve ucuz emek gücü nüfusu ile birleştirince, dönemin en çok kazanan ve zenginleşen ülkesi olarak, yükselip dünyanın gündemini oturdu. Dolayısıyla tek kutuplu dünya hâkimi ABD’nin, dünya hegemonyası tehlikeye girdi. Çok geçmeden, Çin önderliğinde, dünya; iki kutuplu pozisyona geri dönmüş oldu.

Bilindiği gibi 1980’lerden itibaren, ülke içi altyapı yatırımlarını belli bir düzeye vardıran Çin, kapitalist dünyanın yüksek teknolojisini, yutarcasına ülkesine ithal etti.[[2]] Bu yüksek teknolojiyi, kendi bol ve ucuz emek gücü, düşük vergi oranları, doğal çevre ve doğal kaynakları ile birleştirip, dünyanın fabrikası haline geldi. Çin tekelci devlet burjuvazisi, yeni sömürgeci antlaşmalar temelinde, Çin ülkesini toplumunu ve işçi sınıfını, onun aracılığıyla da iç-dış tarihsel toplumsal mülkiyet mirasını, Batılı kapitalist emperyalist ülke oligarşilerine ve burjuvazisine, acımasız ve amansızca sömürüp/sömürterek,[[3]] ucuz maliyetli aşırı meta üretimiyle, dünya pazarlarını adeta işgal etti.

Ancak ‘İthal Aşılı Kapitalist’ yükselişi ile Çin, Batı Avrupa’da tecrübe edilenin tersine, Çin toplumsal dokusunda tuhaf bir durumu açığa çıkarıyordu. Çekingen Çin tekelci devlet burjuvazi gibi Çin işçi sınıfı da 17, 18 ve 19 yüzyıllarda, Batı Avrupa’daki kapitalist gelişme ile yükselişe geçip mücadeleye atılan, Batı Avrupa İşçi Sınıfı benzeri bir tutum geliştirip, üretimden pay almak için ciddi hiçbir ekonomik, siyasi çaba içine girmiyor. Reel Sosyalist deneyimine ve potansiyeline rağmen, dünya emekçilerine ilham kaynağı olacak “özgürlük, eşitlik, adalet ve kardeşlik” gibi bir tutum geliştirmiyor, geliştiremiyordu. Dolayısıyla, dünyanın en kalabalık sınıfsal emek gücünü oluşturan Çin işçi sınıfının, acımasız ve amansız en ağır kapitalist emperyalist sömürüye maruz kalması halinde bile, bugüne kadar kapitalist sömürüye karşı ciddi hiçbir çıkışı, itirazı olmadı.

Tabi ki, bu “tuhaf durumun”, gelişi güzel olmadığı, yapısal bir karşılığının olacağı, göz ardı edilemez bir gerçektir. Bu gerçeklik takip edildiğinde görülecektir ki, Çinli toplumun tarihi dokusunun, Çinli insana kanıksattığı uysallık, sabır ve sebat eğilimi ile Çinli Reel Sosyalizmin, Çinli insana yaşattığı yokluk ve yoksulluk, Çinli toplumda özellikle, Çin işçi sınıfında, belli bir eziklik ve “terbiyeyi” içselleştirdiği gerçeği görülecektir. Bununla beraber, Çin işçi sınıfının bu gerçeği, ‘İthal Aşılı Kapitalizmin’ yüksek teknolojisi karşısındaki yetersizliği ile birleşince, Çin tekelci devlet kapitalistlerinin acımasız ve amansız, baskı ve sömürüsüne itiraz etmek, üretiminden pay istemek gibi çıkış yapmalarını adeta imkânsızlaştırıyordu.

Demek ki, özgürlükçü Batı Avrupa toplumlarından farklı olarak, yüksek teknolojili yabancı, ithal alet ve makinelerin, gelenekçi Çin toplumunu, tekelci devlet burjuvasını ve Çin işçi sınıfını işleyip biçimlendirmesi de bu tarzda geliştirmiş oluyordu. Devam etmektedir. Demek oluyor ki, “taşıma suyla değirmen” ancak bu biçimde ve bu kadar “dönebilir”.

İşin doğası gereği, zaten başka türlüsü de olamazdı:

Çünkü bir toplum, kendine güven duyması temelinde ancak, toplumsal direniş, özgürlük, hak ve adalet mücadelesine atılabilir.  Bu güveni topluma sağlayıp biçimlendiren güç de, maddi üretim araçlarının özellikle, üretim aletleri ile makinelerin gelişmesinin kökeninde var olan, yerli ve orijinal ekonomik altyapı biçimi ile onun üzerinde yükselen siyasi, ideolojik üst yapı ve bu temelde biçimlenen toplumsal dinamiklerdir. Tıpkı manifaktür kapitalizminden itibaren, Batı Avrupa olduğu gibi. Eğer Batı Avrupa’da, maddi üretim araçlarının gelişim kökeninde, yerli orijinal kodlara dayalı bir kapitalist gelişme dinamizmi olmasaydı, toplum kendine güvenip, direniş gücü geliştiremez, feodalizme karşı devrimci sınıf mücadelesini geliştiremezdi. Bu nedenle, özgürlükçü Batı Avrupalı toplumlar, karşı çıkış ve devrimci sınıf mücadelesi geliştirip yükseltirken. Çin gibi ‘İthal Aşılı Kapitalizmin’ yabancı mülkiyet ve üretim ilişkilerine maruz kalan geleneksel toplumlarında, yerli orijinal dinamiklerin/kodların etkisizliği, çekingen ve pasif sınıf mücadelesine yol açabilirdi. Açtı. Yeni sömürge ilişkilerince biçimlenen bu çekingenlik, ancak, “düşük yoğunluklu” sınıf mücadelesine, burjuva demokrasisine ve burjuva uluslaşmasına yol açabilirdi. Çünkü tüm veçheleriyle ‘İthal Aşılı Kapitalist’ gelişmenin doğası, “düşük yoğunluklu” toplumsal gelişmeye ayarlıdır. Bu nedenle, Çinli ‘İthal Aşılı Kapitalist’ burjuvazisinin doğası, her türlü gericiliğe karşı devrimci tutum geliştirme yerine, her türlü iç-dış gerici güçle ittifak kurarak yol almış. Devam etmektedir.

Dünya çapında, kümülatif alet ve makinelerin tarihsel dolaşımında, yerli orijinal kod sistemleri dinamiği ile yabancı kod sistemlerinin kesişim dinamikleri incelendiğinde, bu konuda en belirgin gerici hareket biçiminin, esas olarak kapitalist toplumsal üretim biçiminde gözlemlemek mümkündür. Dünyada geliştirici, besleyici kümülatif alet ve makinelerin dolaşımındaki tarihsel döngüler ve birbirinin üstüne binme ve evirilme biçimleri, en son XIII ve XIV. Yüzyıldan itibaren, Batı Avrupa’da meydana geldi. Onun için sadece Batı Avrupa’da, manifaktür sanayi ile devrimci dönemini yaşayan kapitalizm, daha o dönemden başlayarak, kendi kökeninde, kapitalizmin kendine içkin gerici iki sürümünü geliştirmeye başladı.

Birinci sürüm, kapitalist meta ihracına dayalı, XV. Yüzyılın sonlarından itibaren sömürge ve yarı sömürge ülkelerde gelişen ‘İthal Kapitalist’ biçimdir. Ki, bu sürüm; meta ihracı yanı sıra, sermaye ihracı ile birleşince, 1900’lerden itibaren sömürge, yarı sömürge ülkelerde, bağımlı kapitalist ilişkiler üzerinden, Batı Avrupa uluslaşma sürecinin karikatürü biçiminde, etnik temelli burjuva milliyetçiliği ve burjuva uluslaşma süreçlerine yol açtı. Gelişmeyi ana dinamikleri ile okuyan zamanın Anglo Sakson İmparatorluğu, sömürgecilikten yeni sömürgeciliğe geçiş için realiteyi, “ulusların kaderlerini tayin hakkı” ile teorize edip, gelişmeyi kontrol altına aldı. Bu temelde, ABD’nin pompaladığı sözde burjuva özgürlük ve kurtuluş rüzgârı, tüm dünyayı sarıp sarmaladı. Öyle ki, o dönemde burjuva ulusçuluğu ve ulusal kurtuluşçuluğu konusunda, kapitalist emperyalist propaganda ile dönemin Reel Sosyalistlerinden ““devrimciliği” elinden “alındı” dense yeridir. Çünkü Lenin de milli mesele konusunda, burjuvazinin geliştirdiği “ulusların kaderlerini tayin hakkı” söylemini alıp kullandı. Böylece doğrudan sömürge biçiminden, görünürde bağımsızmış gibi görünen ama özünde ekonomik ve siyasi olarak kapitalist emperyalistlere bağımlı olan, yeni sömürge devletler biçimine dönüşüm başladı. 1975’ten sonra da sömürge, yarı sömürge ve yeni sömürge ülkeler, kapitalist emperyalistlerin, uluslararası doğrudan sanayi yatırımları ile desteklenince, özü aynı kalmak koşulu ile kapitalizmin ‘İthal Kapitalist’ sürümü, ‘İthal Aşılı Kapitalizm’ biçimine bürünmüş oldu. Durum hala devam etmektedir.

İkinci sürüm ise XIX. Yüzyılın sonlarından itibaren, Batı Avrupa’dan başlayarak, ABD ve Japonya’da gelişip yayılan, dünyayı hegemonyası altına alan, Tekelci Kapitalizm biçimindeki sürümüdür.

Bu tarihi gelişmeye yol açan, biçimlendirip geliştiren, kümülatif alet ve makinelerin tarihsel dolaşım dinamiği, dünyada, şöyle bir seyir izlemiştir:

Bilindiği gibi M.Ö. 5000-2500 yılları arasında, esas olarak alet ve basit makinelerin kökeni ve gelişiminin çıkış yaptığı yer, Mezopotamya’ydı. Zamanla alet ve basit makinelerin gelişimi, Mezopotamya’dan hareketle Hindistan’dan, Doğu Asya’ya, Mısır ve Anadolu üzerinden Antik Yunan’a yayıldı. Bu yayılma ve gelişme, Antik Yunan ve Doğu Asya’da, coğrafi sınarlarının sonuna ulaşınca, M.S’ki yıllar boyunca, Antik İpek Yolu üzerinden yapılan ticari alış veriş ile Ortadoğu’da gerisin geri üstüne evirilip, M.Ö. terk ettiği ana köklerini besleyip geliştirerek, onları daha ileri bir düzeye taşıdı. İşte bu momentte, Merkezi Ortadoğu’nun M.S. bin yıllarındaki ihtişamından bahsedilir. Bu tarihi gelişme ve birikim, M.S. 1095 Yüzyılından itibaren de Haçlı Seferleri ile Ortadoğu üzerinden çıkış yapıp, 175 yıl boyunca savaşlar yolu ile Batı Avrupa’ya akıp, orada, daha da gelişip etkinleşti. Ama 1270 yılında, son 4. Haçlı Seferi ile yenilen Batı Avrupalıların Ortadoğu üzerinden, Doğu Asya’ya ulaşma olanağı ortadan kalktığında, Batı Avrupalılar için Antik İpek Yolu üzerinden yapılan, ticari alış verişin yolu kesildi. Dolayısıyla bu dönemde, Batı Avrupalı toplumlar, kendi içinde “aydınlanma” süreci ile büyük altüst oluşlar yaşamaya başladılar. Batı Avrupa’daki bu altüst oluş döneminde, bilimle buluşan, gelişip etkinleşerek üretimin kaldıraçları haline gelen ve kabına sığmayıp taşan alet ve basit makinelerin itici gücü; M.S. 1492 yılından sonra, keşfedilen deniz yolu ticareti ile Batı Avrupa’dan çıkış yapıp, Asya ve Amerika’ya vardı. Özellikle nüfus yoğunluğu ve bol emek gücü barındıran Çin, Hindistan ile Doğu ve Güney Doğu Asya ülkelerinde M.Ö’ki çok eski kökleri üzerine sömürgeci, yarı sömürgeci ‘İthal Kapitalizm’ ilişkisi olarak evirilip çöreklendiler. Bu evirilme tarzı, daha öncekilerden tamamen farklıydı. Çünkü bu seferki evirilme, yerli alet ve basit makinelerin orijinal köklerini besleyip geliştirme yerine, onların üstüne çöreklenip baskılanarak, onları kendine bağımlı geliştirmeye başladı. Başka bir deyişle, bu seferki evirilme tarzı, üretim alet ve basit makineleri, geliştirip besleyeceği yerde, gelişmelerini bastırıp, onları işlevsiz tali duruma düşürdü. Böylece ‘İthal Kapitalist’ gelişme tarzı ile alet ve basit makinelerin bağımlı gelişmesini sağlarken, ülkelerin de sömürgeleşmesine yol açıyordu. Daha sonra, meta ihracı yanı sıra sermaye ihracı başlayınca, kapitalizmin bir başka sürümü olan tekelci kapitalizm döneminde, sömürgeler, yeni sömürgelere dönüşmeye başladı. 1975, özellikle 1980’lerden itibaren, yeni sömürgeci ‘İthal Kapitalist’ bağımlılık ilişkileri üzerinden, tekelci kapitalizmin yüksek teknolojili doğrudan sanayi yatırımları, yerli ve orijinal, alet ve basit makine kökleri üstüne çöreklenip baskılayarak, onları ‘aşıladı’. Böylece ‘İthal Kapitalizm’, yeni sömürgeci ilişkiler üzerinden, ‘İthal Aşılı Kapitalizme’ dönüştürüldü. Bu temelde, ‘İthal Aşılı Kapitalizm’; sömürge, yarı sömürge ve yeni sömürge ülkelerde, yeşermeye ve gelişmeye başladı. Dolayısıyla, 1980’lerden itibaren, ‘İthal Aşılı Kapitalizm’, Çin’in ve bölge ülkelerinin kendine münhasır bazı güçlü potansiyellerini (özellikle ucuz emek gücü sömürüsünü) üstüne sarıp sarmalayarak, Çin ve esas olarak Güney Doğu Asya’da hızla yükselişe geçti.

İşte bu nedenle, ‘İthal Aşılı Kapitalist’ gelişme tarzının gerici Kodları ve dinamizmi nedeniyle, Çin tekelci devlet burjuvazisi, dünyada yükselen ekonomik, siyasi bir güç olarak, I. ve II. Dünya Paylaşım Savaşlarının tarihi tecrübesinin aksine, savaş ve şiddet araçları ile dünyanın yeniden paylaşımı talebinde bulunmuyor. Kazancını zamana yayarak, kurulu kapitalist emperyalist dünya ekonomisi ağları üzerinden uzlaşı ile yürüyerek, sabırla pastadan pay almaya çalışıyor…

Ama bu sefer, geçmiş emperyalist dünya savaşlarının tersine, her geçen gün daha çok hegemonya kaybına uğrayıp, saldırıya geçen, Anglo Sakson Oligarşisidir. Çin’in bu pasif tutumunu fırsata çevirmeye çalışan Anglo Sakson Oligarşisi, istediği hızda ve ölçüde, III. Dünya Savaşı hazırlığı yürütme imkânı elde etmiş. Kullanıyor.

Demek ki, özellikle Çin devlet oligarşisi, burjuvazisi ve işçi sınıfının, bu pasif tutumunun maddi temeli:

Çin’in kendi tarihsel orijinal kökleri üzerinden gelişen kapitalist bir ülke olması değil; tam tersine, yoğun biçimde, yabancı ‘İthal Aşılı Kapitalist’ üretim ve mülkiyet ilişkilerine maruz kalmasından kaynaklanıyor. Çin’in aktüel pasif kapitalist emperyalist tutum ve yükselişi; Anglo Sakson Oligarşisini, dünya çapında ekonomik, siyasi ve askeri üstünlüğünün yavaş yavaş yitirilmesine yol açarken, onu kudurtup savaşa zorluyor.

 

Bu nedenle görünürde ABD, ama aslında İngiltere (Birleşik Krallık) önderliğinde, Anglo Sakson Oligarşisi HIZLA, top yekûn III. bir Dünya Savaşına hazırlanıyor.

 

Aslında bildiğimiz ABD, İngiltere’nin (Birleşik Krallığın) kurduğu proje bir devlettir. İngiliz (Birleşik Krallık) Kraliçesi I. Elizabet, 1600’ün başlarında, Doğu Hindistan Kumpanyasını (East İndian Company) kurdu. Onun üzerinden, Hindistan ve Güney Pasifik ülkelerini sömürgeleştirip uzun süredir kontrol etti. Ediyor. Bu tarihi tecrübye dayanan Birleşik Krallık (UK), İngiliz Püritenler (bir tür Protestan mezhep) üzerinden, bu sefer de 4 Temmuz 1776 tarihinde ABD’yi kurdu. [[4]] Dolayısıyla Birleşik Krallık (UK), karizmasını çizdirmemek için ABD’yi, Kuzey Amerika’ya göçen İngiliz Püritenler veya başka bir deyişle, WASP’lar (white, Anglo, Sakson, Protestan) üzerinden geliştirip kurduğu, kullanımlık proje bir devlettir. ABD’nin tarihi misyonu, dünya çapında, “üzerinde güneşin batmadığı” Commonwealth İmparatorluğu veya bilinen adıyla, Birleşik Krallığı (UK) koruyup kollamak, ona militanlık ve jandarmalık yapmaktır. Proje başarılınca, Birleşik Krallık  (UK) jandarması yerine ona “dünyanın jandarması” denmeye başlandı. Bugüne kadar ABD, bu görevini başarıyla yapmıştır. Bundan sonra da dağılana kadar yapmaya çalışacaktır. Dolayısıyla, İngiltere’nin “sürpriz” Brexit referandumu ve Donald Trump’ın ABD’ye “sürpriz” biçimde Başkan seçilmesi hamlelerinden itibaren geriye, 2010’a doğru gidildiğinde, Anglo Sakson (İngiliz ve Amerikan imparatorluğu) Oligarşisinin, bugün ne yapmaya çalıştığı, çok daha iyi anlaşılacaktır.

İngiltere’nin “sürpriz” biçimde, Brexit referandumu ile AB’den ayrılması:

Avrupa Birliği (AB), Anglo Sakson Oligarşisinin geliştirip kurduğu proje bir birliktir.[[5]] 1972 yılında İngiltere, Batı Avrupa ülkelerini içerden kontrol etmek ve Sovyetler Birliğine kaptırmamak için AB’ye katıldı.

Demek ki, konjonktür gereği, o gün, “girmek” gerekiyordu. Bugün ise ayrılmak gerekiyor.

Ayrılmanın esas nedeni:

Anglo Sakson Oligarşisinin, III. Bir Dünya Savaşına hazırlanması içindir.

Bu nedenle Birleşik Krallık, karizmayı çizdirmemek ve bekası için kendini muhtemel nükleer bir saldırının hedefi dışında tutmayı planlamakta. Bu yönde faaliyet yürütmektedir. Dolayısıyla kendini koruyup, kollamak amacıyla, siyasi manevra kabiliyetini arttırıp güçlendirmeye, esas olan kapitalist emperyalist rolünü kamufle etmeye çalışmaktadır. Bu kamuflajın pratik biçimi, sözde siyasi NÖTR pozisyonda konumlanmaya çalışmak biçimindedir. III. bir Dünya Savaşından en az zararla çıkmayı, dünya krallığı olarak varlığını garanti altına almaya çalışmaktadır. Dolayısıyla, Birleşik Krallığın (UK) esas rolü, Brexit referandumundan itibaren, dünya çapında, iki pozisyonda olacaktır. Birincisi, illegal pozisyonda, ABD üzerinden ve onunla birlikte, Dünya Savaşı hazırlığını yürütecek ve bu savaşı yönetecektir. İkincisi ise Legal pozisyonda, barışçı ve “arabulucu” rolde, dünya barışının hamiliğine ve liderliğine oynayacaktır. Böylece “Arabulucu” pozisyonu ile muhtemel savaş ve saldırı hedefi olmaktan kurtulacak hesabındadır.

Bu çerçevede, İngiltere’nin AB’de kalması hali, artık Anglo Sakson Oligarşisine değil, Alman oligarşisine hizmet ediyordu. Dolayısıyla AB’den ayrılmak gerekiyordu. Çünkü Alman oligarşisi Avrupa’da yükselişe geçen emperyalist bir güç haline gelmiş. Kendi başının çaresine bakan, küresel düzenlemelere girişiyordu.  Tüm Avrupa’yı kontrol ediyor olması yanı sıra, Rusya ve Çin ile enerji kaynakları ve ticari bağlar geliştiriyordu. Hatta önemli oranda Balkanlara, Kafkaslara, İran ve Ortadoğu’ya el atmış bulunuyordu.

Bu durum Anglo Sakson Oligarşisi tarafından kabul edilemezdi. Bu nedenle Türkiye üzerinden geliştirilen Mavi Akım doğal gaz boru hattına engel olmak için Türkiye ile Almanya’nın hatta Rusya’nın arasını açmaya başlamış. Alman oligarşisini, terörist saldırılar ile hizaya sokmaya çalışmıştır. Almanya, Türkiye’deki NATO’ya ait İncirlik Hava Üssünden atılmış. Ürdün’de kontrol altına alınmıştır.

Bu gelişmeler bağlamında, İngiltere veya ABD’de olmuş yada olacak terörist saldırılar, kim tarafından ve ne amaçla planlanmış olursa olsun, tehdit ve saldırıların tümü, WASP’ları, yani beyaz çekirdek Anglo Sakson vatandaşlarını korkutup, onları popülizm, faşist burjuva milliyetçi ve ırkçı propaganda ile etkileyerek, İngiliz Krallığı ve ABD devletleri etrafında kenetlemesini sağlamak, toplumu III. Dünya Savaşına hazırlama amacına yönelik çabalara hizmet etmiş olacaktır.

Bu arada, AB’den ayrılma ile ilgili dillendirilen İngiltere’nin göreceği ekonomik, siyasi zararlar ise teferruat bazında ileri sürülen etkisiz, önemsiz nedenlerdir.

 

 

(Devam edecek)

 

 

DİPNOT:

[1] James Dunn, Share İnvesting For Dummies, Wiley Publishing Australia Pty Ltd (2007), p:11

 

[2] T.C. Ekonomi Bakanlığının, Uluslararası Doğrudan Yatırımlar, 2015 Yılı Raporunda, 2014 yılında Çin, dünyanın en çok (birinci sırada) uluslararası doğrudan yatırımını çeken ülkesidir.

 

[3] 2000’lerde, kapitalist merkez ülke emekçilerinin günlük asgari ücreti 40-50 $ iken, Çin’de günlük ücret 5-10 $ civarındaydı.

 

[4] (a) Adam Smith (1776), Ulusların Zenginliği, Alan Yayıncılık (1997), Cilt I, S.298

 

(b) Dominic Hobson, The National Wealth – Who Gets What in Britain, Publisher HarperCollins (1999), P: 755-781

 

(c) Reader’s Digest (1999), Ne Zaman Nerede Neden ve Nasıl Oldu, İnsanlık Tarihine Yön Vermiş Dönemler, Olaylar, kişiler, Reader’s Digest Seçilmiş Yayıncılık Dağıtım Pazarlama Ticaret Ltd. Şti. (2008), İstanbul. (ilgili bölümlere bakınız).

 

(d) Thierry Meyssan, ABD’de reform mu olacak yoksa parçalanacak mı? http://ozguruniversite.org/2016/10/30/abdde-reform-mu-olacak-yoksa-parcalanacak-mi-thierry-meyssan/

[5] (a) Fikret Başkaya, (Ocak 2011),  Yeni Paradigmayı oluşturmak- kapitalizmden çıkmanın gerekliliği ve acilliyeti üzerine bir deneme, I. Bölüm, 3. Kısım, “AB bir Amerikan projesi, [Atlantik projesi] veya Avrupa ve ABD büyük sermayesinin projesidir”. Özgür Üniversite Yayınları, (2011 II. Baskı), S.47-58.

 

(b) Samir Amin, Brexit ve Avrupa Birliğinde Çatlama, http://ozguruniversite.org/2016/07/18/brexit-ve-avrupa-birliginde-catlama-samir-amin/

(c) William Engdahl, 22 Temmuz 2016, CIA’nın Türkiye’deki umutsuz darbe girişiminin arka planı. http://medyasafak.net/haber/2070/william-engdahl–cia-in-turkiye-deki-umutsuz-darbe-girisiminin-arka-pl