Salı , 19 Haziran 2018

ÇÖKÜŞ MÜ? ÇÖKÜŞLER Mİ? – Reha Alpay

ÇÖKÜŞ MÜ? ÇÖKÜŞLER Mİ?

 

Reha Alpay

 

Fikret Başkaya’nın son kitabı “Çöküş” daha önceki kitaplarında olduğu gibi günümüze ışık tutan önemli perspektifler sunuyor. Dogmatik yaklaşımların çok yaygın olduğu ülkemizde bu anlamda önemli bir boşluğu doldurarak yeni tartışmaların önünü açıyor. Kitabın ilk bölümünde vurgulandığı gibi Karl Marx’ın düşünceleri kendisi “her türlü fetişizme karşı” çıktığı halde fetişleştirildi ve içi boşaltıldı; bürokratik örgütlerin ve devlet aygıtlarının kendilerini meşrulaştırdıkları bir dogmaya dönüştürüldü (Başkaya, sf. 17-18). Gerçekliğin, süreçlerdeki farklı veçhelerin ve belirleyiciliklerin diyalektik bütünlüğü göz ardı edildi. Oysa bu bütünlük “dinamik, hareket halinde, sürekli yenilenen”, dolayısıyla teorinin yenilenmesini zorunlu kılan bir bütünlüktür. Bu kitap da bunu kavramak yönünde atılmış etkili bir adım.

 

İkinci bölümde kapitalizmin kendi hareket yasaları itibariyle kendi uyumlu işleyişine engel olduğu, bu yüzden insanlık ve uygarlık tarihinde bir sapma olduğu belirtiliyor. Dışsal etkenlerle değil, kendi iç dinamiklerinden ötürü sürekli krizler yarattığı saptanarak bu krizlere yol açan çelişkiler detaylı olarak açıklanıyor. Ardından kapitalizmin devrevi krizleri irdeleniyor ve Kondratyev’in teorik temelllerini attığı uzun dalgalar bu bağlamda değerlendiriliyor.

 

İzleyen bölümlerde kapitalizmin yatay ve dikey genişlemesinin günümüzde yarattığı sonuçları görüyoruz: Teknolojik gelişmelerle daha az insan enerjisi harcayarak daha fazla maddi üretim yapıyoruz, ama bu daha az çalışmayı sağlamıyor. Aksine ortak kaynakların, alanların özelleştirilmesi sonucu daha fazla ihtiyacımız metalaşıyor ve daha çok çalışmak durumunda kalıyoruz. Ancak bu yalnız ekonomik değil, ekoloji, enerji v.b. kaynaklı diğer krizlere de yol açıyor ve kapitalizmi nihai krize götürüyor. Sınırsız büyüme eğilimi okyanusların ve atmosferin ısınmasına yol açan sera gazlarında çok yüksek bir artışa yol açıyor. Bu ise antroposen denilen her türlü ekolojik felakete yol açacak yeni bir “jeolojik çağ”a girmemize yol açtı. İnsanî ihtiyaçları karşılamak için değil yalnız değişim değeri ve sermaye yaratmak için üretim yapan kapitalizmde ekolojik yıkımın kaçınılmazlığı, onun aşılmasını acil kılıyor.

 

  1. bölüm “sorunlar yumağı” haline gelmiş olan ve birbirlerini de etkileyerek büyüyen sorunlardan enerji ve gıda konularına yoğunlaşıyor. Kârı artırmaya yönelik üretimin bu alanlarda bizi nasıl bir çöküşe doğru götürdüğünü görüyoruz. Son bölümde ise bu çöküşün altında kalmamak için izlenmesi gereken yol değerlendiriliyor. Öncelikle atmosferin ısınması sorununa odaklanacak bir geçiş programının yaşama geçirilmesi gerekiyor. Bunun kapitalizm koşullarında burjuva devleti eliyle gerçekleşmesinin olanaksızlığı vurgulanarak, alternatif bir uygarlık perspektifiyle devleti yıkıp aşacak bir çözüm gerekli. “Öz-örgütlenmeye dayalı, merkezi olmayan komünler federasyonu burjuva devletin yerini almalıdır” (sf. 137)

Bu kısa tanıtımda da görebileceğimiz gibi kapitalizmin çöküşünü analiz etmek bir çok konuya detaylı bir şekilde girmeyi gerektiriyor. Bir kitapta bunları derli toplu şekilde sunabilmek önemli bir başarı. Bundan sonrası ise sola “çöküşü yönetmek, fırsata çevirmek, insanlığın ve uygarlığın geleceğini kurtarmak” (sf. 152) için ne yapması gerektiğini tartışma görevi yüklüyor. Bu açıdan ben bir kaç noktaya yoğunlaşacağım.

 

Öncelikle kapitalizmin krizleri ve bunların dönemsel özellikleri daha detaylı analiz edilmeli, kanımca. Kitapta ele alınan uzun dalgaları Braudel’in temelini attığı sistemsel sermaye birikim devreleriyle birleştirmek günümüzdeki çöküşü anlamayı kolaylaştıracaktır. İngiltere’nin sömürge sistemini geliştirerek dünya kapitalizmine liderlik ettiği devre (uzun 19. yüzyıl) Kondratyev’in ilk üç dalgasını kapsıyor. Bunlardan birinci uzun dalga (1790-1849) ile ikinci uzun dalganın genişleme dönemi (1850-1872) İngiltere’nin yükselişine karşılık geliyor. 1873-1895 arasında yaşanan daralma bu devrenin sinyal krizi; Mandel’in belirlediği üçüncü uzun dalganın genişleme evresi(1896-1919) bu devrenin “belle epoque”una (geçici rahatlama dönemi), daralma evresi(1919-1945) ise ölümcül krizlerine denk geliyor. II. Dünya Savaşı sonrasından bu yana yaşadığımız son uzun dalga ise ABD’nin liderlik ettiği yeni-sömürgeci sermaye birikim devresine denk geliyor. İlk genişleme dönemini izleyen 1970’lerden 1993’e kadar süren krizler dönemi bu devrenin sinyal krizi, 1993’den 2001 krizine kadar yaşanan genişleme bu devrenin “belle epoque”udur. 2001’den bu yana da giderek derinleşen ölümcül krizler gözlenmiş ve yenileri beklenmektedir (Arrighi, 2009).

 

İngiltere’nin başını çektiği bir önceki sermaye birikim devresinin son döneminde İngiltere’de kârlılık düşmüş, bunun sonucu finansallaşma ortaya çıkmış ve sermaye yatırımları ABD’ye akmıştı. Buna benzer bir şekilde günümüzde de ABD’de yatırımlar kârlı olmaktan çıktığı için finansallaşma yaşanmakta ve sermaye yükselen pazarlara akmaktadır. 1990’lardaki “yeni ekonomi” yalnızca geçici bir rahatlama sağlamış, 2001 krizinin önüne geçilememiştir. Kriz sonrası Bush döneminde Afganistan ve Irak’ın işgali ise ABD’yi büyük bir borç yükü altına sokmuş, üstelik ekonomik genişleme sağlamamış ve 2008-2009 krizi yaşanmıştır. ABD artık yeni bir savaş başlatacak durumda değildir; donanmasındaki uçakların yarısı bakım sırası ya da parça beklediği için havalanamaz durumdadır. ABD’nin Doğu ve Güneydoğu Asya’da etkisi Japonya’dan öteye gidememektedir. Ortadoğu giderek Rusya ve İran’ın etkisi altına girmekte. Afrika’daki projelerin çoğu artık Çin tarafından finanse edilmekte ve gerçekleştirilmektedir. Yeni-sömürgeci genişlemeye yardımcı olan IMF ve Dünya Bankası gelişmekte olan ülkelerin finansmanında Çin’in ve Asyalı finans kuruluşlarının gölgesinde kalıyor. Satın alma paritesi bazında Çin ABD’yi geçerek en büyük ekonomi oldu ve aradaki farkı büyütmekte, 20 yıl içinde de Hindistan’ın Avrupa Birliği ve ABD’yi geçmesi bekleniyor (pwc.com, 2017).

 

Çin ve Hindistan son krizlere karşın sürekli büyümeyi büyük ölçüde bir yandan liberalleşen dünya ticaretinden yararlanırken bir yandan da bankacılık sektörünü devlet tekelinde tutarak ülke içinde finansmanı kontrol ederek sağladılar. Bu anlamda neoliberal küreselleşme ABD’nin aleyhine ve Asya devletleri lehine işledi. Bu ülkelerde devleti ve kapitalist tüketimi destekleyen geniş bir orta sınıf oluştu. Artan tüketim küresel ısınmayı hızlandırıp ekolojik yıkımı daha acil hale getirirken geniş yığınlar ise kentleşerek sınıf atlama telaşındalar. Bu çerçevede baktığımızda çöküş dediğimiz süreç aslında iki ayrı çöküş mü sorusu gündeme geliyor:

 

Birinci evrede sermaye birikiminin ABD liderliğindeki devresinin çöküşü. Bu sermaye birikiminin ağırlıkla Asya devletleri tarafından yönlendirilen yeni devresinin başlangıcı anlamına gelir. Bu çöküş aynı zamanda Avro-Amerika emperyalizminin de çöküşü ve çok kutuplu yeni bir dünya düzeni anlamına gelecektir. IMF ve Dünya Bankasının yerini daha geniş katılımlı kuruluşlar alacaktır. Emperyalist saldırganlık bölgesel güçlerce dizginlenecektir. Çin’in devlet denetiminde kapitalizm modeli özellikle gelişmekte olan ülkelerde yaygınlaşabilir.

 

Asya devletleri daha sorumlu bir pozisyon alsa bile kapitalizmin böylesi bir şekil değiştirmesi küresel ısınma açısından yalnızca geçici bir rahatlama getirebilir. Merkezi örgütlenmeler ve sanayileşmenin giderek merkezileşmesiyle üretimin artırılması küresel ısınmaya çözüm bulmayı olanaksız kılmakta. Dolayısıyla birinci evredeki çöküş ikinci evrede ekolojik yıkım sonucu çöküşü engelleyemez, belki biraz öteleyebilir.

 

Halkların özgürleşmesi açısından bu senaryo yalnız liberal kapitalizme karşı değil otoriter devletlere karşı da mücadelenin yükseltilmesini ve ideolojik olarak yeni döneme hazırlıklı olmayı gerektiriyor. Batı kaynaklı teoriler Avrupa’yı inceleyerek devleti kapitalist devletle özdeşleştirdiler. Oysa özellikle Asya’da çoğu devlet ya kapitalizmden daha eski ya da o dönemlerdeki devlet geleneğine dayanıyor. Bunları Avrupa’daki kapitalist devletler gibi ele almak ya da öyle bir dönüşüm geçireceklerini beklemek gerçekçi değil. Aksine ağırlıkla demokrasi geleneğinden yoksun bu devletlerin liderlik edeceği bir dünya çok farklı olacaktır. Özgürlük mücadelesi ekonomiyi piyasa mekanizmalarına bırakan devletlere karşı mücadeleden daha zorlu olacaktır.

 

Devlet ekonomik yapıdan bağımsız bir tahakküm formudur. Tabii ki bu tahakküm ekonomik yapıdaki tahakküm ile içi içedir, iki tahakküm biçimi arasında karşılıklı bağımlılık sözkonusudur, ama burada ekonomi her zaman belirleyici değildir. Burjuvazi sermaye biriktirirken devlet gücü merkezileştirerek biriktirir. Bu konuda en belirgin örnek belki de Türkiye’dir. Bizde devletin tekçi geleneğini sürdürmesi burjuvazinin çıkarlarından daha önceliklidir. Devletin bekâsı için her türlü ekonomik risk göze alınır. Üretimi artırmaya yönelik teşvikler yerine taşaronlar aracılığıyla yandaşlara çıkar dağıtmayı amaçlayan mega projelere sermaye yatırılıyor. Böyle bir devletin çökmesi ve bir iktidar boşluğu yaratması olasıdır. Ancak otoriter devletlerin hepsi bu ölçüde irrasyonel değil. Aksine Asya’da köklü rasyonel devlet yönetimi gelenekleri de var. Bu devletlerin yıkılması ve bunların yerine merkezi olmayan yönetimlerin kurulması uzun süreli hazırlık dönemi gerektiren bir mücadeleyle başarılabilir.

 

Sonuçta merkezi olmayan politik yapıları nasıl örgütleyeceğimize odaklanmamız ve bu konuda bugünden yarına adım atmamız gerekiyor. Bunun yolu yerel düzeyde doğrudan demokrasiye dayanan halk meclislerinde toplanmak olabilir. 1994’ten bu yana bu temelde örgütlenen ve bir çok başarıya ulaşmış olan Zapatistalar bir örnektir. Köy komünlerindeki meclislerde herkese açık bilgilendirme ve tartışma sonucu alınan kararlar özerk yerel yönetimlerde ortaklaştırılır. Bu karar verme yetkisi olan temsilciler aracılığıyla değil, komünde verilen kararları iletmekle görevli delegeler aracılığıyla gerçekleşir. Bu delegeler komünlerde onaylanmamış bir karar alamazlar, gerektiğinde ortak bir karar taslağı oluşturup yeniden kendi komün meclislerine danışırlar. Aynı şekilde özerk yerel yönetimler de konfederal bir yapıda bir araya gelir. Aynı yapı kentlerde mahalle ya da sokak blokları temelinde örgütlenebilir.

 

Politik kararların uygulanması için seçilen yürütme kurulları günlük kararları alırken önlerine çıkan politik sorunlarda da yine komün meclislerine danışmak durumundadır. Onların onayı olmadan bu tür kararları veremezler. Böylece politika belirlemeye yönelik kararlar ile bunları uygulamaya yönelik idari  kararlar birbirinden ayrılmış olur. Yürütme kurulları yalnız idari kararları almakta yetkilidir. Politikalar ise herkese açık meclislerde görüşülerek belirlenir.

 

Yerelleşme yalnızca yönetimde tabanın gücü ve yetkiyi elinde tuttuğu bir örgütlenme şekli olarak ele alınmamalıdır. Buna paralel olarak üretimin ve ihtiyaçların karşılanmasının da yerelleşmesi hedeflenir. Bilginin ve teknolojilerin özgürce paylaşılması bunun önkoşuludur. Böylece karşılıklı bilgi paylaşımı ve dayanışma içinde merkezi üretimden olabildiğince yerel üretime geçilir. Gereksiz hammmadde ve ürün taşımaktan kaçınılır. Enerjinin yerel üretimi uzun mesafeli taşıma kayıplarını yok eder. Sağlık, eğitim gibi hizmetlerin yerelde sağlanması insanları gereksiz ulaşımdan kurtarır. Belki hepsinden önemlisi de yerel örgütlenmeler merkezi bürokrasileri gereksiz kılar. Onun yerine yerel örgütlenmelerin kendilerini koordine etmesi öne çıkar. Büyük metropollerde merkezi bürokrasilere hizmet eden gökdelenler ortadan kaldırılabilir. Bu binaların işgal ettiği alanlar yeşil alanlara, yiyecek üretilen ortak bahçelere dönüştürülür. Bunlar tabii ki bir anda olacak değildir, ama böyle bir perspektif olmadan merkezi yönetimleri ortadan kaldırmak olanaklı değildir.  Yoksa merkezi üretimin karmaşıklığı merkezi ve bürokratik yönetim biçimini de zorunlu kılar.

 

Nasıl devleti ekonomik tahakküm biçiminden bağımsız bir tahakküm biçimi olarak ele almak gerekiyorsa başta patriyarka olmak üzere diğer tahakküm biçimlerini de yok edilmesi gereken ayrı yapılar olarak ele almak gerek. Kapitalizmin ortadan kalkması otomatik olarak diğer tahakküm biçimlerini ortadan kaldırmaz. Bu 20. yüzyıldaki devrimlerde yaşanarak görüldü. Kadınların ve hakları ellerinden alınmış azınlıkların özerk örgütlenmeleri bu açıdan çok önemlidir. Bunlar özerk olmakla birlikte halk meclisine paralel ve onu destekleyen örgütlenmeler oluştururlar.

 

Özetle günümüzdeki çöküşü, ABD liderliğindeki liberal kapitalizmin çökmesi ve merkezi tahakküm biçimlerinin ekolojik yıkıma karşı önlem alamamaları sonucu çökmesi olarak iki ayrı olgu olarak değerlendirmek mevcut dinamikleri analiz etmeyi kolaylaştırabilir. Böyle baktığımızda uzun vadeli perspektif de netleşebilir. Bir yanda halkların yerel düzeyde doğrudan demokrasiye dayanan meclislerde örgütlenmesi ve bu meclislerin konfederal birlikler oluşturması, diğer yanda da üretimin merkezi olmayan, doğayla uyumu amaçlayan bir biçimde halk meclisleri denetiminde yeniden örgütlenmesi. Murray Bookchin’in belirttiği gibi “Toplulukları yerleşik oldukları bölgelerin doğal taşıma kapasitesine uygun bir biçimde yeniden biçimlendirmek ve kır ile kent arasında yeni bir denge yaratmak … bugünün ekolojik zorunlulukları haline geldi” (Bookchin, 2013). Bu hedeflere yönelik olarak bugünden örgütlenmez ve geniş yığınları bilgilendirerek bilinci yükseltmezsek önümüzdeki çöküşün altında kalmak kaçınılmaz olacaktır.

 

Arrighi, G. (2009), Adam Smith Pekin’de, İstanbul, Yordam Kitap

 

Başkaya, F (2018), Çöküş,  İstanbul, Yordam Kitap

 

Bookchin, M. (2013), Toplumu Yeniden Kurmak, İstanbul, Sümer Yayıncılık

 

pwc.com (2017). The World in 2050, PwC Global [online]  https://www.pwc.com/gx/en/issues/economy/the-world-in-2050.html