Perşembe , 15 Nisan 2021

DÜŞÜNCEYİ ENGELLEMEK MÜMKÜN DEĞİLDİR Fikret Başkaya’nın Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından kendisine verilen “Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü’ töreninde 29 mayıs 2003 Richmond Hotel’de yaptığı konuşmadır.

Türkiye Yayıncılar Birliğinin değerli yöneticileri, değerli
dostlar, saygıdeğer konuklar…

Düşünceyi Engellemek Mümkün Değildir

Eğer düşünce ‘gerçek düşünceyse onu alt-etmek,
etkisizleştirmek, engellemek mümkün değildir. Zira, düşünce ifade edilip muhatabına
ulaştığında, insanlar tarafından duyulup-içselleştirildiğinde artık
‘gerçekleşmiştir’. Bu yüzden neyin düşünce olduğu, düşüncenin gerçekleşmesinden
ne anlaşılması gerektiğine açıklık getirmek gerekir. İnsanın kafasında bir şeyi
tasarlaması, ya da ‘aklından bir şeyler’ geçmesi düşünce değildir. Aynı şekilde
akıldan öylesine geçen şeyler de düşünce değildir. Eğer düşünce bir amaç için
tasarlanmış ve söylenmişse ve muhatabı olan insanlara ulaşmış, onlar tarafından
duyulup-içselleştirilmişse, düşünce sayılabilir, ancak bu durumda gerçek anlamada
düşünceden ve düşüncenin gerçekleşmesinden söz edilebilir.

Bu yüzden düşünceler, fikirler kitleler tarafından
içselleştirildiğinde,” “kitlelere
mâl olduğunda maddi birer güç haline gelirler”
denmiştir. Bu
niteliğinden ötürü de düşünce baştan sona ‘soyut’ bir şey değildir. Düşünce
özgürlüğü de doğrudan sınıf mücadelesini
angaje eden bir şeydir…

Tarih boyunca egemen olan sınıflar, yeni, orijinal, aykırı düşüncelerin ortaya çıkıp geçerli egemen
ideolojiyi aşındırmasını, hakim paradigmada gedik açmasını engellemek
istemişlerdir. Yeni ve aykırı düşüncelerin egemen ideolojide açtığı gediğin
büyümesinden korkmuşlardır ve bu yerinde bir korkudur. Bu durum bir başka
açıdan da önemlidir. Her türlü sömürü, baskı ve zulüm düzenini ayakta tutan,
esas itibariyle kaba kuvvet ya da çıplak şiddet değildir. Egemenliği asıl
ayakta tutan ideolojik egemenliktir, ideolojik köleliktir, gönüllü kulluktur…
Buna ‘gönüllü kölelik’ veya ‘gönüllü kabullenme’ de diyebilirsiniz. İşte bu
gönüllü köleliği sağlayan da ‘ideolojik yabancılaşmadır’. Başka türlü ifade
etmek istersek ‘yanlış bilinçtir’. Yanlış bilinç , ezilen ve sömürülen
kitlelere, geçerli egemenlik ilişkilerini kabullendirmek ve onların kendilerini
ezen sömürü, bağımlılık ve hakimiyet ilişikleri bütününü sorgulamasını ve
kavramasını engellemek üzere oluşturulmuştur.

Eğer düşünceyi engellemek mümkün değilse, ki değildir, o
zaman egemen sınıf için düşüncenin gerçekleşmesini engellemekten başka seçenek
yoktur. Buradaki amaç, ‘civcivi yumurtadayken ezmektir’. Nasıl çocuk doğmadan
çocuk sayılmazsa, düşünce de ifade edilip hedefine ulaşmadan düşünce sayılamaz.
İşte, düşünce yasakları ve her türlü sansür bu aşamada devreye sokuluyor.

Amaç, düşüncenin, muhatabı olan kitleye ulaşmasını,
düşüncenin gerçekleşmesini, realize olmasını engellemektir. Düşüncenin
gerçekleşmesinin engellenmesi için de, söylenenin duyulmasını, yazılanın
okunmasını, resmedilenin görülmesini, vb, engellemek esastır. Yasaklar, sansür
ve baskı, düşünceyle düşüncenin hedefi olan kitle arasında bağ kurulmasını
engellemeyi amaçlar. İşte, gerçek düşünce adamlarının-kadınlarının, sanat
adamlarının ve kadınlarının bilim adamlarının ve kadınlarının, duruma göre
‘zındık’, ‘yıkıcı’, ‘bölücü’, ‘vatan haini’, katli vacip terörist, vb. sayılıp
suçlanmasının, baskıya maruz kalmasının, cezalandırılmasının nedeni budur.

Her tarihsel dönemde egemen veya resmî ideolojiye karşı
görüş ortaya atanlar, egemen düzenin ve onun adamlarının hışmına uğramışlardır.
Fakat toplumsal dinamik her zaman egemen ya da resmî ideolojinin oluşturduğu
ideolojik-kurumsal çerçeveyi kırma, onu aşma istidadına ve dinamiğine sahiptir.
Aksi halde tarih diye bir şey de olmazdı. Aynı şekilde, insanlığın bir
geleceğinden söz etmek de mümkün olmazdı. Bilindiği gibi, tarihi yapanlar,
direnen, başkaldıran, isyan eden insanlardır. Eğer başkaldırı yoksa, mücadele
yoksa, tarih de yoktur.

İşte entellektüelin işlevi ve misyonu bu aşamada ortaya
çıkıyor (Bizde diplomalı kesime aydın dendiği için özellikle entellektüel
kavramanı kullanmayı yeğliyorum. Zira, bir diploma sahibi olmakla, ya da
mektepli olmakla ‘aydın’ olmak arasında bağ kurmak abestir…). Entellektüel,
şeylerin, olguların, toplumsal süreçlerin ne olduğunu, nasıl olduğunu, neden ve
sonuçlarını, bunların kimin için ne anlama geldiğini eleştirel bir yaklaşımla
teşhir eden, ortaya koyan, bilince çıkarandır. Entellektüelin varlık nedeni
mistifiye edilmiş olanı demistifiye etmektir. Başka türlü söylenirse, yalanın
ve tahrifatın üzerine gitmektir. Entellektüel, sorunları bir bütün olarak
kavramaya çalışır, [zira gerçek bütündedir, hakikat
bütündedir…
]eleştireldir ve
eleştirip aşmak istediğiyle ‘olması gereken ‘ arasında, başka bir ifadeyle ütopyayla bağ kurandır. Bu yüzden
gerçek anlamda entellektüelden yoksun hiçbir toplumsal muhalefetin ya da
başkaldırının başarı şansı yoktur. Zira, ütopyayı formüle eden entellektüeldir.
(Burada söylediklerimden entellektüeli ve onun misyonunu yücelttiğim gibi bir
anlam çıkarmamak gerekir. Zaten entellektüelin varlık nedeni de onun bizzat her
türlü yüceltmeye karşı olmasıdır.)

Sansür, baskı ve yasaklar sadece aykırı, muhalif, yeni ve
orijinal fikirleri ortaya atanlara yönelse de, kapsam ve etkinlik alanı
sanıldığından daha geniştir. Birilerine yönelik baskı, egemenler tarafından
başkalarını ‘ehlileştirmenin’ bir aracı olarak görülür. Düşüncelerinden dolayı
birilerini cezalandırmak, başkalarına göz dağı vermeye yarar. İnsanlar, şunu yazar, bunu söyler veya resmedersem
başıma bir iş gelir mi
? sorusunu sormaya başladıklarında artık sansür
‘içselleşmiştir’. Sansürün ‘içselleştiği’ bir toplum da, bilimsel, estetik,
entellektüel yaratıcılığı ve dinamizmi dumura uğramış bir toplumdur. Böyle bir
rejimin sorunları çözme yeteneği de kaçınılmaz olarak zaafa uğramıştır. Bağnaz
resmi ideolojinin kıskacındaki bu günkü Türkiye’de olduğu gibi…

Elbette entellektüel işlev sadece bazı fikirler ortaya
atmaktan ibaret değildir. Entellektüelin gerçek anlamda entellektüel sıfatını
hakedebilmesi için söylediğinin gereği olan bir ‘duruş’ da ortaya koyması
gerekir. Velhasıl, ‘sözünün eri’ olmayan
birinin entellektüel sayılması mümkün değildir.

Sömürü ve baskı düzeninin hışmına uğrayan entellektüel, ya
da aynı anlama gelmek üzere, gerçek fikir adamı-kadını sonuna kadar
söylediklerinin arkasında duramıyorsa, asla entellektüel sayılmayacaktır. O,
hiçbir düşünce yasağına, hiçbir resmi veya egemen ideoloji kategorisine, hiç
bir tabuya itibar etmez. Hiçbir Kiliseye tâbi değildir. Julien Benda’nın zarif
bir şekilde ifade ettiği gibi: “Entellektüel, tüm dünya yalan
karşısında secde ederken bile insanlık vicdanını savunabilendir
“.
Eğer baskı ve yasaklar onun bilincini hapsetmeyi amaçlıyorsa ki, öyledir, buna
mutlaka itiraz etmelidir. Bilincini hapisten kurtarmak için vücudunun
hapsedilmesini göze almalıdır
. Elbette gerektiğinde daha fazlasını
da…

Baskı ve yasaklarla, baskıya ve yasaklara karşı mücadele,
diyalektik bir bütünlük oluşturur. Bunun anlamı, daha özgür, daha demokratik,
daha eşitlikçi, velhasıl daha insanî bir toplum ve dünya düzeni için
mücadelenin kaldığı yerden yoluna devam edeceğidir. Unutulmamalıdır ki,
özgürlük mücadelesi söz konusu olduğunda kaybetmek diye bir şey yoktur. İlk
adımla özgürleşmeye başlarsınız ve bu öylece sürüp gider… Özgürlük mücadelesi
her anı, her aşaması mutlaka kazanılan bir mücadeledir. İnsanlık erdemini sürekli
besleyip büyüten bir mücadeledir…

Beni 2003 yılı “düşünce ve ifade özgürlüğü ödülüne’
lâyık gören, Türkiye Yayıncılar
Birliğine,
onun değerli başkanı sayın Çetin Tüzüner’e, ve yönetim kurulunun
değerli üyelerine en derin şükranlarımı sunuyorum. Umalım ki, düşünce ve ifade
özgürlüğü için ödüllere artık gerek kalmadığı bir toplumda yaşama umuduz
vakitlice gerçekleşsin…

Duyarlılığınız, cömertliğiniz ve inceliğiniz için hepinize
minnet ve şükranlarımı sunuyorum.

Saygılarımla…