Pazartesi , 19 Ağustos 2019

Washington, savaş bahanesi olarak Suriye’nin kimyasal silahları propagandasını canlandırıyor* Bill Van Auken

24 Mayıs 2019

Washington, bir kez daha, Devlet Başkanı Beşar Esad hükümetinin kimyasal silah kullandığı iddiası üzerinden Suriye’ye askeri saldırı düzenleme tehdidinde bulunuyor.

Saldırının gerçekleşmesi durumunda, bu, Trump yönetiminin üçüncü saldırısı olacak. ABD, daha önce, kimyasal silah kullanıldığıyla ilgili kanıtlanmamış iddiaları kullanarak, bu savaştan harap olmuş ülkeye Nisan 2017’de ve Nisan 2018’de füzeler yağdırmıştı.

En son tehdit, Dışişleri Bakanlığı’nın kısa süre önce atanan sözcüsü Morgan Ortagus’un yaptığı bir açıklama biçiminde geldi. Kendisinden önceki kişi gibi sağcı Fox News spikerleri kadrosundan gelen Ortagus, açıklamada, “Uyarımızı yineliyoruz; eğer Esad rejimi kimyasal silah kullanırsa, ABD ve müttefiklerimiz, hızla ve uygun bir şekilde karşılık verecektir,” deniyordu.

Bu son olayın, El Kaide’nin Suriye kolu olan El Nusra Cephesi’nin en son hali olan Heyet Tahrir El Şam’ın hakimiyetindeki İdlib vilayetinde gerçekleştiği iddia ediliyor. Son haftalarda, Rus hava kuvvetlerinin destek verdiği Suriye birlikleri ve müttefik milisler, İslamcı güçlere karşı bir savaş yürütüyordu.

Washington’ın kaygısı, Şam’ın bu kuzeybatı vilayetinde yeniden denetim sağlamasının, yaklaşık sekiz yıllık rejim değişikliği savaşında sona işaret edecek olmasıdır. ABD’nin ve onun hem NATO hem de bölgesel müttefiklerinin, özellikle de Suudi Arabistan’ın ve İsrail’in destek verdiği bu savaş, yüz binlerce insanın yaşamına mal olmuş ve milyonlarca insanı sığınmacı haline getirmiş durumda.

ABD, 2014’te, Suriye’ye doğrudan bir askeri müdahale başlatır, yıkıcı hava saldırıları düzenler; IŞİD’le savaşma ve “terörle mücadele” etme bahanesiyle 2.000 asker gönderirken, şimdi, Suriye’de El Kaide’nin son kalıntılarını kurtarma amacıyla saldırılar düzenleme tehdidinde bulunuyor.

Washington’ın sivil kayıplardan endişe duyduğu bahanesi, saçmalıktan ibarettir. ABD savaş uçaklarının ve havan toplarının Suriye’nin Rakka kentini yerle bir edip, binlerce erkeği, kadını ve çocuğu öldürdüğü sırada bu tür bir vicdani rahatsızlık sergilenmemişti. Bir zamanlar Irak’ın en büyük ikinci kenti olan Musul’a yönelik benzer bir ABD kuşatmasının yol açtığı çok daha büyük ölü sayısından bahsetmiyoruz bile.

Suriye’ye yeni bir müdahale tehdidi, ABD’nin, Şam’ın başlıca bölgesel müttefiki olan İran’a karşı Basra Körfezi’ndeki büyük askeri takviyesinin ortasında gerçekleşiyor. Pentagon, İran kıyıları açıklarındaki sulara bir uçak gemisi muharebe grubu sevk etti. Buna, nükleer kapasiteli B-52 bombardıman uçaklarını içeren bir bombardıman görev gücü ve ABD Deniz Piyadeleri birlikleri ile bir Patriot füze bataryası taşıyan amfibi savaş gemileri ekleniyor.

Pentagon, açıkça doğrudan istila tehdidinde bulunarak, bölgeye 120.000 dolayında ABD askeri sevk etmeyi gerektiren planlar hazırladı. Bu yurt dışı sefer kuvveti, 2003’teki Irak istilasına hazırlık olarak seferber edilene yakın bir büyüklüktedir.

Gerçek ya da uydurulmuş bir bahane arayışı içinde olan ABD emperyalizmi, Ortadoğu’yu bir kez daha savaşın eşiğine getirmiş durumda.

Bağdat’ın ağır biçimde tahkim edilmiş olan Yeşil Bölgesi’nin içine, ABD büyükelçiliğinin yaklaşık yarım kilometre uzağına düşen serseri bir roketin arkasında, Irak’taki İran destekli bir milis gücünün olduğuna ilişkin iddialar, Birleşik Arap Emirlikleri kıyısı açıklarında petrol tankerlerine yapılan sabotajdan İran’ın sorumlu olduğu iddialarının hemen ardından geldi. Yemen’deki Husi asilerin, Riyad’ın Arap dünyasının bu en yoksul ülkesine karşı soykırımsal savaşına misilleme olarak Suudi tesislerine düzenlediği insansız hava aracı saldırılarından da, Tahran sorumlu tutuluyor.

Ve elbette, İran’ın nükleer silah peşinde koştuğu hakkındaki asılsız ABD iddiaları yerli yerinde duruyor. Bu iddialar, Trump yönetiminin 2015 nükleer anlaşmasını yırtmasını ve ülkeye bir savaş durumuna denk olan acımasız ekonomik yaptırımlar uygulamasını gerekçelendirmek için kullanılmıştı.

Şimdiye kadar, İran’ı, sonu gelmeyen provokasyonlarına askeri bir tepki vermeye kışkırtmakta başarısız olan Washington, artık, Suriye’ye karşı savaşını yeniden canlandırarak yeni bir cephe açmaya hazırlanıyor gibi görünüyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Salı günkü açıklaması, ABD’nin kimyasal silah kullanımı iddiası üzerine misilleme tehdidinin yanı sıra, “Esad rejiminin ve Rusya’nın, bizzat Esad rejiminin yaptığı kimyasal silah saldırılarından başkalarının sorumlu tutulacağı bir sahte anlatı yaratma yönünde süregiden kasten yanlış haber verme kampanyası”na karşı bir uyarı içeriyordu.

Görünüşe göre, bu bölüm, büyük ölçüde, Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü’nün (OPCW) başmüfettişinin hazırladığı bir belgenin sızması nedeniyle eklenmişti. Söz konusu belge, Nisan 2018’de ABD’nin, Britanya’nın ve Fransa’nın son füze saldırısının bahanesi olarak kullanılmış olan, Şam’ın Duma ilçesinde kimyasal silah saldırısı olduğu iddiasına ilişkin resmi hikayeyi yerle bir ediyordu.

Rapor, Suriye hükümeti uçaklarının bir apartmanın çatısına attığı iddia edilen ve söylendiğine göre 49 kişinin ölümüne yol açan gaz tüplerini analiz etmişti.

Raporda, şunlar belirtiliyor: “Tüplerin boyutları, özellikleri ve dış görünüşleri ve olay yeri, her iki tüpün de bir uçaktan atılma durumunda olması beklenen durumla uyumsuzdu.” Rapor, tüplerin, müfettişlerin onları bulduğu yere elle yerleştirilmiş olmasının, “olay yerindeki gözlemlerin tek mantıklı açıklaması” olduğunu ekliyor. Olay yeri El Kaide bağlantılı milislerin kontrolü altında olduğu için, bu, olaydan ve ölümlerden, Şam hükümetinin değil, bu milislerin sorumlu olduğunu anlamına geliyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın dolaylı olarak atıfta bulunduğu bu rapor, şirket medyası tarafından titizlikle görmezden gelindi. Basının geri kalanına örnek olan New York Times, Bayan Ortagus’un iddialarını uzun uzun tekrar ediyor ama Washington’ın kimyasal silah iddialarının kirli uydurmalar olduğunun kanıtını kesin bir şekilde sansürlüyor.

Bunda yeni bir şey yok. Britanyalı tanınmış kıdemli Ortadoğu muhabiri Robert Fisk, Nisan 2018’deki Duma olayının hemen ardından olay yerini ziyaret etmiş; çocukların, görünüşte zehirli gaz solumanın acısını dindirmek için hortumla yıkandığını gösteren, yaygın biçimde tanıtımı yapılan videoların çekildiği bir klinikteki doktorlarla görüşmüştü. Doktorlar, Fisk’e, olayın, Batı’nın finanse ettiği “Beyaz Miğferler” tarafından sahnelendiğini ve kliniğe gaz zehirlenmesine uğrayan hiç kimsenin gelmediğini söylediler.

Fisk’in raporu, Duma’daki olayın Suriye’ye ABD önderliğinde bir saldırı düzenlemek için tezgahlanmış uydurma bir olay olduğunu saptayan diğer kanıtlarla birlikte, Pentagon’un propaganda kolu işlevi gören şirket medyasının geri kalanı tarafından görmezden gelindi.

2017’de, kıdemli araştırmacı gazeteci Seymour Hersh’in sunduğu kanıtlara verilen tepki de farklı değildi. Hersh, İdlib vilayetindeki Han Şeyhun köyüne yapıldığı iddia edilen kimyasal saldırının, aslında, El Kaide bağlantılı milis üyelerinin toplantısına yönelik bir konvansiyonel silah saldırısı olduğunu kanıtlamıştı. Rus ordusu, bölgeyi, daha önce, Pentagon ile birlikte tahliye etmişti. Yine de, Trump yönetimi, bunu, Suriye’ye 59 Tomahawk güdümlü füzesi fırlatmanın bahanesi olarak kullanmış ve haberlere göre dokuz sivil ölmüştü.

Demokratik Parti, Suriye’ye yapılan önceki iki füze saldırısını da desteklemişti ve kuşkusuz yenisini de destekleyecek. Dışişleri Bakanlığı’nın tehdidinden önce, Demokrat kongre üyeleri ve senatörler, Trump’a hitaben yazılan ve iki yasama organının 400 üyesi tarafından imzalanan bir mektuba destek verdiler. Mektup, Beyaz Saray’ın, “Suriye’deki faaliyetleri konusunda İran’a ve Rusya’ya baskıyı arttırmasını” talep ediyordu.

Demokratlar, Trump’ın, İran’ın “resmen sonunu getirme” konusunda attığı kıyametvari tweet hakkında ne tür kaygılar ifade etmiş olurlarsa olsunlar, Suriye’deki ABD askerlerini, ülkede rejim değişikliğini amaçlayan yasadışı savaşı sürdürürken, İran ve Rusya ile karşı karşıya getirecek bir politikayı teşvik ediyorlar.

Bu konuda, Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri’nden (DSA), kısa süre önce tasfiye edilen Uluslararası Sosyalist Örgüt’e (ISO) kadar, sahte sol da, Demokratik Parti ve ABD ordu-istihbarat aygıtı ile uygun adım yürüyor. Bu gruplar, “insan hakları”ndan söz ederek, ayrıcalıklı üst orta sınıf tabakalar arasında görünüşte liberal ama savaş yanlısı bir taban oluşturma ve CIA’in rejim değişikliği savaşını bir tür “demokratik devrim” olarak pazarlama peşinde koşuyorlar.

Onların politikası, ABD emperyalizminin, küresel egemenliğinin gerilemesinin üstesinden askeri yollarla gelme yönündeki amansız yöneliminin “sol” ifadesidir. ABD emperyalizminin bu yönelimi, özellikle, İran’dan Venezuela’ya kadar, dünyanın petrol yatakları üzerinde dizginsiz egemenliğini ileri sürme ve başlıca küresel rakibi olan Çin’in gerek duyduğu kaynakların kontrolünü ele geçirme girişimi biçimini almış durumda.

Suriye’ye yönelik tehditler ve İran’a karşı savaş takviyesi, bir üçüncü dünya savaşı tehlikesi doğuruyor. Bununla birlikte, bu tehlikeye neden olan Amerikan ve dünya kapitalizminin krizi, karşıtını da üretiyor: sınıf mücadelesinin yükselişi ve sosyalist devrimin nesnel koşullarının olgunlaşması. En acil görev, işçi sınıfının, savaşa ve onun nedeni olan kapitalist sisteme karşı kitlesel bir siyasi hareketinin geliştirilmesidir.

* wsws.org’dan…