Pazar , 6 Aralık 2020

BÜYÜK ORTADOĞU’NUN YENİDEN ŞEKİLLENDİRİLMESİ Washington nasıl zafer kazanmayı planlıyor? -Thierry Meyssan

Batılıların üç aylık kısıtlama dönemi sırasında Ortadoğu haritası derinden değişti. Yemen iki ayrı ülkeye bölündü, İsrail birbirinden nefret eden iki Başbakan eliyle felce uğratıldı, İran, Irak ve Libya’da açıkça NATO’yu destekliyor, Türkiye, Suriye’nin Kuzeyini işgal ediyor, Suudi Arabistan iflasın eşiğinde. Tüm ittifaklar sorgulanıyor ve yeni kırılmalar ortaya çıkıyor ya da daha doğrusu yeniden canlanıyor.

JPEG - 27.4 kb

2001 yılında Donald Rumsfeld ve Amiral Arthur Cebrowski, Pentagon’un mali kapitalizm devrindeki hedeflerini belirlediler. Genelkurmay daha sonra Büyük Ortadoğu’nun bölünmesine ilişkin haritasını çizdi. Bununla birlikte, 2017 yılında Donald Trump, (1) sınır değişikliklerine, (2) cihatçılar tarafından yönetilen devletlerin yaratılmasına, (3) bölgede ABD birliklerinin varlığına karşı çıktı. O zamandan beri Pentagon, ülkeleri sorgulamadan ve Beyaz Saray’ı memnun etmeye özen göstererek, devlet yapılarının yıkılması sürecini nasıl sürdüreceği üzerine akıl yordu.

Washington yirmi yıldır Afganistan’dan Fas’a keyfi olarak belirlenmiş bir bölge olan « Büyük Ortadoğu »yu « yeniden şekillendirmeye » çalışıyor. Ancak, son üç yıl boyunca iki strateji birbiriyle çatıştı: bir yanda ister dost, ister düşman olsun, bölgedeki tüm ülkelerin devlet yapılarını yok etmek isteyen Pentagon, diğer yanda askeri işgal olmadan bölgeye ticari olarak hükmetmeyi amaçlayan Donald Trump.

Covid-19 salgınını önlemek için kısıtlamalar ilan edildiğinde, bölgede büyük değişiklikler yaşandığını ve bunun verdiğimiz aradan sonra daha önce tanık olduğumuza hiç benzemeyeceği konusunda uyarıda bulunmuştuk. Washington’un artık Rusya’nın himayesi altında bir bölge olan Suriye’deki devleti yok etmekten vazgeçtiği gözleminden hareket etmiştik. Bu nedenle, artık asıl soru, bir yandan Pentagon’un bölgedeki bir sonraki hedefinin ne olacağını bilmekti. Bu soruya iki yanıt vermemiz mümkündü: her ikisi de ABD’nin müttefiki olan Türkiye ya da Suudi Arabistan. Ve bunun yanı sıra, Beyaz Saray’ın hangi pazarları açmaya çalışacağını da.

Bu tahlil, son yirmi yılda yaşananları Büyük Ortadoğu’daki devlet yapılarının yıkılmasına yönelik Rumsfeld/Cebrowski stratejisinin uygulanması olarak yorumlayan herkes tarafından kabul görüyordu. Aksine, olayları uluslararası etkenleri dikkate almayı reddederek safça birbiriyle bağlantısı olmayan iç savaşların (Tunus, Mısır, Libya, Suriye, Yemen ve belki de yakında Lübnan) yinelenmesi olarak yorumlayanlar tarafından reddedildi.

Oysa üç ay sonra Türkiye, Libya’da İran tarafından askeri olarak desteklenirken, Suudi Arabistan özellikle Yemen’de radarlardan kayboldu ve Birleşik Arap Emirlikleri bölgesel istikrarın kutbu haline geldi. Bölgede yaşanan kayma, Ankara ve Abu Dabi’nin lehine ve Riyad’ın aleyhine gelişmeye başladı. En radikal dönüşümler NATO saflarına katılan İran’ın U dönüşü, ABD-Türkiye ilişkilerinin yatışması ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin gücünün yükselmesidir. Dolayısıyla tahlilimizde haklıydık ve iç savaşlar anlatımına değer verenler kendi kendilerini kandırmış oldular. Tabii ki, bunu kabul etmeyecekler ve hatalı söylemlerini sahadaki gerçeklere uyarlamak için birkaç aya ihtiyaç duyacaklardır.

Her aktörün pozisyonunu ayarlaması gerekeceğini ve bu nedenle gözlemlerimizin sadece bugün için geçerli olduğunu söylememize gerek yok. Fakat bölge çok hızlı dönüşüyor ve tepki vermek için çok uzun süre düşünenler otomatik olarak kaybedeceklerdir; bu, özellikle Avrupalılar için geçerli bir uyarıdır. Sonuç olarak bu yeni durum çok istikrarsızdır ve Başkan Trump’ın kendi kendinin ardılı olmaması durumunda Washington, ya da Devlet Başkanı Putin görev süresinin sonunda iktidarı elinde tutmayı başaramazsa Moskova, ya da yine Başkan Xi, Batı’da İpek Yollarının bölümlerini inşa etmeye devam ederse Pekin tarafından yeniden sorgulanacaktır.

Birleşik Arap Emirlikleri, medyanın büyük sessizliği içerisinde, Yemen savaş alanında Suudi Arabistan’la yollarını ayırdı. Suudi birliklerini ülkelerinden dışlayan aşiretleri destekledi. İngilizlerle birlikte, Kızıl Deniz’in çıkışında Bab el-Mandeb Boğazı’nı kontrol ederek Sokotra Adası’nı işgal etti. Fiili olarak, Soğuk Savaş dönemindeki Kuzey Yemen ve Güney Yemen sınırlarını temel alarak Yemen’in bölünmesini sürecini yürüttü [1].

İran, Birleşik Arap Emirlikleri ile olan sınır anlaşmazlığına ve birbirine karşıt Yemenliler üzerinden birbirilerine karşı verdikleri savaşa rağmen, Şii Husilerin henüz açlığı yenmelerine imkan vermeyen bir kısmi barış elde etmesine yol açan bu sonuçtan memnun kaldı. Donald Trump’ın ABD başkanlığına seçildiğini nihayet kabul eden Tahran, üç yıl gecikmeden sonra Washington ile yeniden temas kurdu. Hasan Ruhani hükümeti ayan beyan Libya’daki Sarrac hükümetine askeri olarak destek verdiğini açıkladı [2]. Uygulamada bu, Müslüman Kardeşler’i (1990’larda Bosna-Hersek’te olduğu gibi), Türkiye’yi ve NATO’yu (Şah Rıza Pehlevi rejimi sırasında olduğu gibi) desteklediği anlamına gelmektedir. Bu koşullar altında İran’ın yeni müttefikleriyle, yani cihatçılar, Türkiye ve NATO ile savaşmak zorunda kalacağı Suriye’de artık bir işinin kalmadığı açıktır.

Tabii ki, yeni İsrail gibi İran’ın da iki başlı olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız. Ruhani hükümetinin açıklamaları belki de Devrimin Rehberi Ayetullah Ali Hamaney’i bağlamamaktadır.

Her halükarda, bu başat aktörün U dönüşü Lübnan Hizbullah’ını zor duruma sokmaktadır. ABD’nin, Merkez Bankası Başkanı Riad Salamé’nin yardımıyla Lübnan Lirasının çöküşünü kasten tetiklediği aşikardır. Washington, şimdi Beyrut’a bir ABD yasasını (Caesar Syria Civilian Protection Act) dayatmaya çalışmaktadır ve Lübnan-Suriye sınırını kapatmaya zorlamaktadır. Lübnan, hayatta kalmak için, kara sınırını paylaştığı tek güç olan eski sömürgecisi İsrail ile ittifak yapmaya zorlanacaktır [3]. Kuşkusuz, İngilizlerin eski sömürge projesinin ve üçüncü kuşak İsraillilerin milliyetçiliğinin taraftarlarını bir araya getiren iki başlı bir koalisyonun Tel Aviv’de iktidara gelmesi, artık Lübnan’ın işgaline imkan tanımamaktadır. Ancak bu koalisyon son derece kırılgandır ve mümkün olmasa bile geriye doğru bir adım atılması mümkündür. Dolayısıyla da Lübnan için tek çözüm ABD yasasını uygulamamak ve Batı’ya değil, Rusya ve Çin’e yönelmektir. Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah’ın kamuoyu önünde açıkça söylemeye cesaret ettiği şey de tam olarak budur. İran’ın Türkiye (Kuzey Lübnan’da Müslüman Kardeşler ile birlikte var olan [4]) ve NATO (İsrail’in arkasında olan) ile yakınlaşmasına rağmen, kültürel olarak Çin ve Batı arasında köprü olmaya devam ettiğini düşünmektedir. Antik Çağ ve Orta Çağ dönemlerinde, İpek Yolu boyunca çok sayıda yerel dil yerine sadece Farsça konuşuluyordu.

Tarihsel olarak Hizbullah, bayrağını paylaştığı İran Devriminin Besiçleri örnek alınarak yaratıldı. Ancak silahları, Suriye’nin 2005’te Lübnan’dan çekilmesine kadar Tahran’dan değil, Şam’dan geldi. Dolayısıyla ideolojik nedenlerle veya maddi nedenlerle iki destekçisi arasında seçim yapmak zorundadır. Seyyid Hasan Nasrallah laik Suriye modelini desteklerken, yardımcısı Şeyh Naim Kasım ise İran’ın teokratik modelinin koşulsuz destekçisidir. Ancak para Şam’ın değil, Tahran’ın elindedir.

Ne olursa olsun belki de Lübnanlılar yanlış yoldadırlar. Washington’un kendilerine neden yüklendiğini anlamamaktadırlar, çünkü ABD ve Rusya’nın 2012’de müzakere ettikleri ve Hillary Clinton ve François Hollande’nin çöküşüne neden olduğu bölgesel Yalta’yı uygulamaya karar verdiklerini düşünmüyorlardı. Bu durumda Beyrut, farkında olmadan Rusya’nın nüfuz alanına girmiş olabilir.

Batılı güçlerin çıkarları, istikrarlı bir şekilde yüzyıllardır olduğu gibi bir kez daha laiklik yönünde ilerlemektedir, ancak bölgeye hakim olma stratejileri onları kaçınılmaz olarak milliyetçilere karşı dincileri desteklemeye götürmektedir (1953’te ABD’nin benzersiz ve kısa süren istisnası hariç).

ABD’nin müttefikleri tarafından kuşatılan Suriye’nin, egemen sınıfının altı yıldır karşı çıkmasına rağmen tedariklerini Rusya’dan karşılamaktan başka seçeneği yoktur. Bu, ancak Devlet Başkanı Beşar Esad ile onun uzak kuzeni, milyarder Rami Mahluf ve onun ötesinde Suriye’deki tüm oligarklar arasındaki çatışmanın çözülmesinden sonra mümkün olacaktır. Bu kavganın Batı medyasının anlattığı aile içi işlerle bir ilgisi yoktur. 2000’li yıllarda, Yeltsin döneminin hatalarını silmesine izin verecek şekilde, Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Rus oligarklarını denetim altına almasıyla karşılaştırılmalıdır. On yedi yıldır Şam’a karşı uygulanan ambargolar bu kaçınılmaz hesaplaşmayı ertelemekten başka bir yaramayacaktır. Şam, ancak bu çatışma çözüldükten sonra kaybettiği topraklarını, İsrail’in işgal ettiği Golan Tepeleri’ni ve Türkiye’nin işgal ettiği İdlib’i geri kazanmayı düşünebilecektir [5].

Irak, Birleşik Arap Emirlikleri’nden sonra İran’daki değişimi kavrayan ikinci ülke olmuştur. Eski Tahran tarafından son altı ay boyunca Şii kahraman Kasım Süleymani’nin öldürülmesine [6] aktif olarak katıldığı için şiddetle suçlanmış olmasına rağmen, gizli servis başkanı Mustafa el-Kadimi’yi başbakanlığa atamak üzere Washington ve yeni Tahran derhal anlaşmaya vardı. Dolayısıyla Irak artık cihatçı gruplarının (Anglosaksonların ve şimdi de artık İran tarafından desteklenen paralı asker örgütleri) yeniden dirilişi ile mücadele etmemeli, liderleriyle müzakere etmelidir.

Dünyada şu anda iki başbakan tarafından yönetilen tek devlet olan İsrail artık Anglosakson güçlerinin uzantısı olma rolünü oynayamayacak ve ayrıca diğerleri gibi bir ulus da olamayacaktır. Tam da Lübnan’ın zayıfladığı ve onun için cazip bir av oluşturduğu bir sırada tüm dış politikası felç olmuş durumdadır. Başbakan Binyamin Netanyahu’nun arkasında bir araya gelen ve artık ivme kaybeden sömürgeci projenin destekçileri için İran’daki değişim Irak ve Libya’da zaten gözlemlenebilmektedir. Ayakta kalabilmek için acilen yeni bir simgesel düşman icat edilmesi gerekmektedir. Aksine, İkinci Başbakan Benny Gantz’ın arkasında bir araya gelen İsrailli milliyetçiler için, taşı kimseye atmamanız ve Hamas’la (yani Müslüman Kardeşler ile) dikkatlice müzakere etmeniz önerilmektedir [7].

Mısır, gıda sorununa odaklanmış durumdadır. Halkını ancak Suudi yardımı ile beslemeyi başarmakta ve kalkınmasını Çin yardımıyla gerçekleştirmeyi planlamaktadır. Halen Suudilerin geri çekilmesi ve ABD’nin Çin karşıtı saldırısı karşısında felç olmuş durumdadır. Oysa yeniden silahlanmasını sürdürmektedir.

Son olarak Libya artık devlet olarak varlığını yitirmiştir. Yemen gibi ikiye ayrılmış durumdadır. NATO’nun 2011 yılındaki zaferi ve karada ABD birliklerinin yokluğu nedeniyle, burası Pentagon’un Rumsfeld/Cebrowski stratejisini engel olmaksızın takip edebileceği tek yerdir [8]. Türkiye ve şimdi de artık İran tarafından desteklenen El-Sarrac hükümetinin (yani Müslüman Kardeşler) son zamanlarda kazandığı askeri başarıları bizi yanıltmamalıdır. Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır tarafından desteklenen Mareşal Haftar hükümeti direnişini sürdürmektedir. Pentagon, çatışmayı tüm halkın zararına olacak şekilde olabildiğince uzun süre devam ettirmeyi amaçlamaktadır. Irak-İran savaşı (1980-88) sırasında olduğu gibi aynı zamanda iki tarafı da desteklemektedir ve her zaman olduğu gibi ertesi gün yalnız bırakacağı kaybeden tarafın yardımına gelecektir.

Geriye yeni durumun iki büyük kaybedeni kalmaktadır: Çin ve Suudi Arabistan.

Çin’in nüfuzu İran’da durmuş durumdadır. Yakın zaman önce İsrail’de Dışişleri Bakanı Mike Pompeo tarafından durdurulmuştur. Pekin, dünyanın en büyük tuzdan arındırma tesisini artık inşa etmeyecektir ve bugüne kadar gerçekleştirilen büyük yatırımlara rağmen Hayfa ve Aşdod limanlarına yönelik projeleri başarısız olmaya mahkum durumdadır. Hiç kimse Suriye-Türkiye sınırındaki 18.000 Çinli cihatçıyı ortadan kaldırmaya cesaret edemeyecektir [9], böylece İpek Yolu’nun Kuzeyden geçişi varsayımını ortadan kaldıracak şekilde burası her zaman istikrarsız kalacaktır. Dolayısıyla sadece Güneyden, Mısır’ın Süveyş Kanalı üzerinden geçiş varsayımı geriye kalacaktır, ancak bu geçiş de Batılıların denetimi altında olmaya devam edecektir.

Suudi Arabistan’ın ne durumda olduğunu kimse bilmemektedir. Üç yıl içinde, prens Muhammed Bin Salman (MBS), Batının vahşi umutlarını nasıl uyandıracağını ve muhaliflerinin asılarak idamı ve uzuvlarının kesilmesi ve cesetlerinin asitte eritilmesi gücüyle bölgedeki tüm güçleri karşısına almayı başarmıştır. Ülkesi, dünyadaki tüm milyarderleri barındırması beklenen Neom adı verilen serbest bölgenin inşaatı başta olmak üzere büyük projelerinden vazgeçtiği ve pervasızca maceraya atıldığı Yemen’den geri çekilmek zorunda kaldı [10]. Devasa petrol rezervleri artık spekülasyon konusu olmaktan çıkmıştır ve değerinin büyük bir bölümünü kaybetmiştir. Bölgenin en büyük askeri gücü, içerisinden doğduğu çöl kumlarında can çekişmekte olan kilden ayaklı bir devden ibarettir.

Sonuç olarak Başkan Donald Trump hedeflerine ulaşmaktadır: Pentagon’un bir terör örgütü olan IŞİD’e tahsis edilmiş devlet projesini engellemiş, ardından 2014 yılında zaten kaybetmiş olduğu Suriye dışında, bölgedeki tüm devletleri ABD ekonomik bölgesiyle yeniden bütünleştirmeyi başarmıştır. Ancak eş zamanlı olarak Pentagon da kısmen de olsa zafer kazanmıştır: Afganistan, Irak, Libya ve Yemen’deki devlet yapılarını yok etmeyi başarmıştır. Tek başarısızlığını, kuşkusuz Rus askeri müdahalesi nedeniyle, ama hepsinden önemlisi, Suriyelilerin çok eski devirlerden beri Devlet kavramını içselleştirmesinden dolayı Suriye’de yaşamıştır.

Pentagon’un planına göre Afgan devlet yapılarının yıkılması ve Başkan Trump’ın başkanlık seçimi gününde etkili olacak ABD birliklerinin geri çekilmesi kararı, bu iki güç arasındaki ittifaka damgasını vurabilirdi. Ancak, öyle olmamıştır. Pentagon, Covid-19 salgını karşısında boş yere Amerika Birleşik Devletleri’ne sıkıyönetimi dayatmaya çalıştı [11], daha sonra sözde « ırkçı » sokak olaylarını koordine etmek üzere Suriye’de zaten eğittiği « Antifas »ları el altından destekledi [12]. Hiçbir zaman konumunu değiştirmemiş olan Rusya, Suriye’deki kararlılığının meyvelerini toplamak üzere bilgece beklemektedir.

Thierry Meyssan

Çeviri
Osman Soysal