Pazar , 23 Eylül 2018

Çin Nereye Gidiyor? Çin’e İlişkin Farklı Yaklaşımlar – Reha Alpay

Çin Nereye Gidiyor?

 

Çin’e İlişkin Farklı Yaklaşımlar

 

Reha Alpay

 

Yakın zamana kadar Çin’e ilişkin iki uç görüş ağırlık kazanıyordu: Birincisi Çin’i Batılı emperyalist ülkelerin ucuz emek kullanarak üretim yaptığı ve kendi güçlerini bu şekilde artırdığı dışa bağımlı bir ülke olarak ele almaktı. Diğeri ise Çin’e emperyalizme karşı direnen ve diğer halkların umut kaynağı olan bir Üçüncü Dünya ülkesi olarak ele alan bakış açısıydı. Ancak yakın zamandaki gelişmeler her iki uçtan bakanların kafasını karıştırmış durumda. Dolayısıyla her iki bakışın da baştan hatalı olduğu yanları irdelemekte yarar var.

 

Batılı düşünce kuruluşları uzun süreden beri Çin’in güçlenmesinin sonuçta ABD’nin liderlik ettiği bugünkü dünya düzenini sarsacağını ve çok kutuplu yeni bir düzene geçişe yol açacağını söylüyorlardı. Bunun için öngördükleri tarih 2030’lu yıllardı. Ancak Trump’ın başkan seçilmesiyle birlikte ABD bu tarihleri beklemeden kendi önlemlerini almaya başladı. İlk elde çelik ve aluminyum için gümrük vergileri konuldu. Her ne kadar bu vergiler AB’yi de kapsıyor olsa da asıl hedefin Çin olduğu hiç saklanmadı. Çin’in uyguladığı karşı önlemlerle birlikte artık gümrük vergileri temelinde bir ticaret savaşı başlamış durumda.

 

Bu ticaret savaşı Çin’in yükselişinin ABD’nin küresel gücünü tehdit ettiğini başka bir argümana ihtiyaç duymayacak kadar açık bir şekilde ortaya koyuyor. Günümüzde ABD’de sanayiye yatırım yapmak yeterince kâr getirmiyor. Bunun temelindeki nedenlere bakarsak, özellikle 1950’li yıllarda ABD ekonomisi genişlerken uzun vadeli planlama yapılmadan yalnız kısa vadeli kârların gözetilmesinin belirleyici olduğunu görebiliriz: Otomobile dayalı ulaşım, banliyöleşmiş mega kentler, yüksek et tüketimine ve işlenmiş gıdalara dayalı beslenme, bunun yarattığı yaygın sağlık sorunları ve yüksek sağlık maliyeti, aşırı bürokratikleşmiş tekeller. Sonuçta ABD’de çalışan bir işçinin sağlık sigortası Çin ya da Doğu Avrupa’daki bir işçinin toplam maliyetine denk. Ulaşım ve barınma maliyetleri de aradaki farkı uçurum haline getiriyor. Bundan ötürü ABD ne yaparsa yapsın uzun vadede sanayi yatırımlarını kendine çekme şansına sahip değil. ABD sermayesi giderek daha da finansallaşacak ve yükselen ekonomilere akmaya devam edecektir.

 

Öte yanda Çin’in Batıdan en çok sermaye çeken ülke olmayı nasıl başardığına da bakmakta yarar var. 1976 yılnda Mao’nun ölümünün ardından Çin’de köy ve kasaba komünleri sermaye biriktirmeye ve kendi atölye ve fabrikalarını kurarak piyasaya yönelik üretim yapmaya teşvik edildi. Bu teşvikler zaman içinde sonuç verdi, sermaye birikimi bir yanda yaygın bir üretim seferberliğini sağlarken öte yanda da devlet topladığı vergileri ihracata da yönelik üretim yapan devasa devlet şirketlerine akıttı. Böylece 1990’lı yıllarda Çin dünyanın sanayi ve ihracat merkezi olmaya hazırlandı. Kimi devlet şirketlerini hisse senetleri yoluyla yabancı sermayeye açmaya başladı. 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütüne üye olan Çin, izleyen yıllarda çok daha büyük boyutta yabancı sermaye çekmeyi başardı ve aynı zamanda geniş bir iç pazara sahip oldu.

 

Bu dönemde Çin genişleyen iç pazarının avantajını yabancı teknolojileri edinmek için kullandı. Otomotiv gibi kritik sektör olarak belirlenen alanlarda yatırım yapmak isteyen yabancı şirketler yatırımlarını en az yüzde 51’i devletin ya da Çin’li ortakların sahip olacağı ortak şirketler eliyle yapmak zorundaydı. Bu da yeterli değildi, üretim teknolojilerini de tümüyle bu şirketlerle paylaşmak durumundaydılar. Daha sonra bu politikalar Batılılarca teknoloji hırsızlığı olarak nitelenecekti, ama yatırım yapmak isteyen şirketlerin başka bir seçenekleri yoktu. Sonuçta yenilenebilir enerji ve hızlı trenler gibi alanlarda Çin teknoloji lideri haline geldi. Elektrikli otomobil gibi kimi yeni alanlarda da buna aday durumda.

 

Çin sanayide atılım yaparken biriktirdiği sermayeyi ticaret yollarına ve başta Afrika olmak üzere diğer gelişmemiş ülkelere yatırım yapmakta kullanıyor. Bu yatırımları yaparken o ülkelerin nasıl bir rejimle yönetildiği onu ilgilendirmiyor. Bunun ötesinde de sözgelimi madenlere ulaşmak için Afrika’da yollar, köprüler yaparken bu yatırımların yerek halkı ve ekolojiyi nasıl etkilediği de umurunda değil. Hatta önceleri işgücünü dahi Çin’den getiriyordu. Yapılan eleştiriler ve Çin’de ücretlerin artması üzerine yerli işgücü kullanmaya başladılar. Sonuçta bu yatırımlar gelişmemiş ülkeler arasında dayanışmanın sonucu değil esas olarak kendi çıkarlarını gerçekleştirmenin bir aracı. Çin geçmişte emperyalist devletlerin yaptığı gibi politik bağımlılık yaratma çabası içinde değil, ama kendi ekonomik çıkarlarının ötesinde bir amaç da gütmüyor.

 

Çin’e ilişkin başta belirttiğimiz iki bakış açısından birincisini benimseyenler Çin’in zaman içinde Batı tipi bir temsili demokrasiye ve liberal bir politik düzene geçeceğini bekliyordu. İkincisini benimseyenler ise ÇKP’nin (Çin Komünist Partisi) burjuvazinin gelişmesini teşvik ettiğini görmezden geliyorlardı. Çin’in politik liberalizmi benimsemeyeceği ve burjuva partilerinin iktidara aday olmasına izin vermeyeceği artık çok açık. Ama ÇKP’nin yeni zenginleri teşvik etmekten öte partiye üye olmaya ve üst düzey yönetime gelmeye teşvik ettiği de çok açık. Bunun nedenlerini anlamak için farklı devlet kapitalizm modellerine bakmakta yarar var.

 

Devlet Kapitalizminde Farklılıklar

 

Devlet kapitalizmi denince akla ilk gelen örnek Sovyetler Birliğidir. Sovyet devrimini izleyen yıllarda Komünist Parti devlete hakim olmayı ve bürokrasiyi kendi amaçları doğrultusunda yönetmeyi beklerken, sonuçta o bürokrasinin geleneklerini benimseyen bir devlet kapitalizmi inşa etmeye başladı. Bu devlet kapitalizmi yukarıdan aşağıya emir komuta zinciri içinde örgütlenmiş, tabanın sesini dinlemeye dahi tahammül edemeyen otoriter bir yapıya dayanıyordu. Avrupa’da beklenmeyecek düzeyde otoriter olan bu devlet geleneğinin köklerine bakacak olursak, Rusya’nın ilk kuruluşunun Kiev merkezli olduğunu ve demokratik bir geleneğe sahip olduğunu görürüz. O dönemde Rus kentleri özerk bir şekilde kendini yönetiyor ve merkezi devlete vergi dahi vermiyordu. Ancak 13. yüzyılda Rusya’yı işgal eden Moğollar iki yüzyıl boyunca ülkeyi yönetti. Bu işgal sırasında Rusya’daki dengeler değişti, Kiev merkezli demokratik gelenekler unutulduğu gibi Moskova merkezli otoriter gelenek Moğol etkisiyle hakim oldu. Sovyet devlet kapitalizmi de bu geleneğe dayanarak gelişti ve 1960’larda giderek bireyselleşen toplumun ihtiyaçlarına yanıt veremeyerek 1991’de sona erdi.

 

Çin’deki devlet kapitalizmi ise daha farklı bir otoriter geleneğe dayanıyor. Çin devrimini izleyen yıllarda ÇKP’nin lideri Mao Sovyet deneyiminin girdiği yolu da gözönüne alarak Çin’in kapitalist yola girmesini engellemeye çalıştı. Çin’de yasacı ve Konfüçyuscu olarak niteleyebileceğimiz iki farklı devlet geleneği M.Ö. 3. yüzyılda çatışma içindeydi. Yasacılar Konfüçyus’un aksine insanın doğuştan kötü olduğunu, bunun da ancak sert yasalarla, baskı ve cezalarla düzeltilebileceğini savundu. Sonuçta ilk İmparator Çin Şı Huang’la birlikte doruğa ulaşan yasacı gelenek yaygın bir halk ayaklanmasıyla M.Ö. 206 yılında geri plana atıldı. Yeni kurulan Han hanedanlığı Konfüçyusculuğu benimseyerek halka örnek olmaya ve onu seferber etmeye dayanan bir devlet geleneği yarattı. Bu amaçla itaate dayanan babaerkil aile, ritüeller ve eğitim öne çıkarıldı. Sınıfsal kökenine bakılmaksızın sınavla seçilmiş olan bürokratlarla devlet sürekli olarak güçlendirildi. Soylular ya da tüccarlar devlete rakip olacak güce erişmeden zayıflatıldılar ya da tasfiye edildiler.

 

Gerek Mao’nun çabaları gerek ondan sonra oluşan devlet kapitalizmi bu devlet geleneği çerçevesinde ele alınmak durumundadır. Mao kurmayı düşlediği sosyalizm için köy komünlerinde örgütlenmiş köylüleri seferber etmek istedi. Bunları harekete geçirmek için bir iç savaş başlatmayı dahi göze aldı. Ancak bu çabaları geride eğitimli ve önemli deneyimler kazanmış bir toplum bıraksa da daha çok açlık ve sefalet getirdi. Onu izleyen liderler, eski yoldaşı Deng Şiaoping başta olmak üzere, Çin’de kendine özgü bir devlet kapitalizmi inşa etmeye koyuldu. Bu devlet kapitalizmi Sovyet Rusya’dakinin aksine piyasaya özel bir rol veren ve yukarıdan aşağıya emir komuta zincirine değil köy komünlerinin seferber edilmesine dayanıyordu. Zamanla bu komünlerin sermaye biriktererek yarattıkları işletmeler özelleştirildi ve yeni bir burjuvazinin ortaya çıkması teşvik edildi. Ancak piyasa akonomisi ne kadar gelişse de bankacılık ve finans sektörü tamamen devlet denetimi altında kaldı. Hangi sektörlerde hangi şirketlerin ne ölçüde finanse edileceği ÇKP’nin verdiği kararlar doğrultusunda devlet bankalarınca belirlenmekte. Enerji, iletişim, savaş sanayi, uçak üretimi gibi kritik sektörlerde de yalnızca devlet şirketleri yatırım yapıyor.

 

Ekonomide devletin esasen yönlendirici olması ve piyasaya da belirli bir rol verilmesinin ötesinde Çin’in devlet yapısı da Sovyet Rusya’dan çok farklı. Çin’de merkezi devlet belirli alanlarda kontrolü elde tutuyor, ancak bir çok alanda yönetim bölgesel parti örgütü ve devlet kurumları tarafından yürütülüyor. Merkezi devlet şirketleri olduğu gibi bölgesel devlet şirketleri de var. Merkezi yöneticiler de genellikle bölgelerde başarılı olmuş yöneticiler arasından seçiliyor. 1976’dan sonra yöneticilerin görevde 5’er yıllık iki dönemden daha fazla kalmamaları ilkesi benimsenmişti. Bu şekilde daha genç yöneticilerin önü açıldı. Ancak Çin’in diğer devletlere model olmaya başlamasıyla ve 2020’lerde dünya liderliğinde belirli bir yeri olacağı gözönüne alınarak 2 dönem kuralı kaldırıldı ve devlet başkanı Şi Cinping’e 2020’lerde de bu görevi sürdürme olanağı sağlandı.

 

Önümüzdeki Dönem

 

Daha fazla detaya girmeden önümüzdeki döneme ilişkin öngörülerde bulunmaya çalışacak olursak, farklı alanlarda bir kaç nokta öne çıkabilir:

 

Muhtemelen Çin’in emperyalist saldırganlığı caydıran bir etkisi olacaktır. Çin kendi güçlenmesini ticari ilişkilere ve “Bir Kuşak, Bir Yol” projesiyle ticaret yollarını geliştirmeye dayandırıyor. Silahlı çatışmalar ve IŞİD gibi terör örgütleri böyle bir stratejinin önünde engel olarak görülüyor. Çin’in bu anlamda daha barışcı bir dünyaya doğru çaba göstereceğini varsayabiliriz. Bunu da doğrudan müdahalelerle değil bölgesel güçlere destek vererek yapmayı sürdüreceğini öngörebiliriz.

 

Küresel ısınmaya karşı Çin yönetiminin duyarlılığı giderek artıyor. Başlangıçta ekonomik büyümeyi öne alarak gerek çevreyi gerek sera gazı emisyonlarını önemsemeyen bir ekonomik büyüme çizgisi izleyen Çin, daha sonra bu sorunların yenilenebilir enerji gibi fırsatlar yarattığını fark etti. Nitekim bu alanda büyük bir atılım yaptı. Bu arada hızlı trenlere öncelik vererek karayolu ve hava taşımacılığının büyümesini sınırladı. Ardından eletrikli otomobillere odaklanarak sera gazlarını azaltacak teknolojilere yönelişini sürdürüyor. Bunların ötesinde de artan et tüketimine karşı halkı et tüketimini azaltmaya teşvik eden bir kampanyayı başarıyla yürüttüler. Hızlı sanayileşmenin yarattğı çevre yıkımına karşı da son 10 yıldır önlem almaya çalışıyorlar. Elektrik üretimi alanında kömür santrallarinden tamamen vaz geçmeseler de Batı’dan daha ileri standartlar benimseyerek hava kirliliğini ve sera gazı salınımını azaltmaya çalışıyorlar. Bu amaçla binlerce eski kömür santralını ve demir çelik tesisini kapattılar. Bu çabaların zaman içinde daha da önem kazanacağını varsayabiliriz.

 

Bu olumlu beklentilerin yanında Çin’in Konfüçyuscu devlet geleneğinin diğer ülkelerde de otoriter devlete yönelişi artıracağını öngörebiliriz. Çin ekonomik ilişkiye girdiği ülkelerdeki siyasi yönetimlere karışmama politikası izliyor. Bu o ülkede diktatrörlük, hatta İslamci bir rejimin olmasının Çin’in umurunda olmaması anlamına geliyor. Tabii ki kendisini de tehdit edecek terör örgütlerinin desteklenmesi konusunda duyarlı. Sözgelimi Suriye’de İslamcı tehditin en kısa sürede bitirilmesini istiyor, çünkü orada Türkistan İslam Partisi gibi kendisini de tehdit eden örgütlerin savaştığının farkındalar. Ancak doğrudan müdahale etmek yerine Rusya’nın ve Suriye yönetiminin çabalarını desteklemeyi yeterli gördüler. Bu arada Esad rejiminin acımasız bir diktatörlük olması onları hiç ilgilendirmedi.

 

Trump yönetiminin başlattığı gümrük savaşlarından Çin’in kazançlı çıkacağını şimdiden öngörebiliriz. Çin bu tür çatışmaları aşacak boyutta teknolojik birikim elde etmiş durumda. Onun ötesinde de uluslararası ilişkiler açısından başta Asya ve Afrika olmak üzere çoğu bölgede ABD’den daha iyi konumda. Sonuçta bu çatışmalar muhtemelen çok kutuplu yeni bir dünya düzenine geçişi hızlandıracaktır. Çin kendi liderliğinde kurulan Asya Altyapı Yatırım Bankası gibi kuruluşlarla bu düzeni şekillendirmeye şimdiden aday durumda.

 

Çin’in diğer ülkelere model olma çabasının nasıl sonuç vereceğini kestirmek gerçekten zor. ÇKP’nin 2018’de yapılan 19. Ulusal Kongresinde yaptığı konuşmada Şi Cinping “Şu anda karşılaştığımız şey, dengesiz ve yetersiz kalkınma ile insanların daha iyi bir yaşam için sürekli artan ihtiyaçları arasındaki çelişkidir” diyerek partinin yeni önceliklerine vurgu yaptı. Bu öncelikler arasında kentlerde güvencesiz olarak yaşayan göçmen işçilerden 100 milyon kadarının 5 yıl içinde sosyal güvenceye kavuşması da var. Bu ve benzeri politikalar uzun vadede diğer ülkelerde de kapitalizmin yarattığı uç adaletsizliklerin törpülenmesine ve ekonomiye devlet müdahalesinin tüm dünyada ileri boyutlara varmasına yol açabilir. Ancak buradan daha adaletli bir dünya beklemek hayal olacaktır. Çünkü her devlet sonuçta daha fazla güç elde etmeyi (ya da sermaye biriktirir gibi güç biriktirmeyi) amaçlar. Sosyal refah uygulamaları da muhtemelen Çin’de olduğu gibi devletin otoriterleşmesine paralel olarak artacaktır.

 

Sonuçta önümüzdeki onyıllarda daha barışcıl ve dengeli bir dünya görebiliriz, ama özellikle politik haklar için mücadele bu dünyada çok daha zor koşullar altında verilecektir. Yalnızca kendi gücünü artırmaya odaklanmış bir devletin rasyonalitesine karşı mücadele etmek, “büyü ya da öl” mantığı dışında hiç bir rasyonalitesi olmayan bir kapitalizme karşı mücadele etmekten daha zor olacaktır. Üstelik bu rasyonalitenin küresel ısınma gibi ancak en yaygın taban örgütlenmesiyle ve yerel politikaların geliştirilmesiyle çözülebilecek bir soruna uzun vadede nasıl yaklaşacağını da bilemeyiz. Şu anda alınan çevreci önlemlerin uzun vadede önemli bir fark yaratmayacağı çok açık. İklim kaosu daha yaşamsal hale gelince otoriter devlet rasyonalitesinin akılcı önlemler alabileceği çok kuşkuludur.

 

Dolayısıyla yeni oluşacak çok kutuplu dünya düzeninde geçmişteki kolaya kaçan, indirgemeci yaklaşımlardan uzaklaşıp tüm tahakküm yapılarına karşı mücadeleyi net bir çizgide yürütmek daha yaşamsal önem kazanacaktır. Hele ki, devleti yalnızca sınıf tahakkümünün bir aracı olarak gören yaklaşımlar bir çok gelişmeyi anlamakta zorluk çekecekler. Bu nedenle yaşamın her alanında oluşturulacak doğrudan demokrasiye dayalı Halk Meclisleriyle ademimerkeziyetçi yerel yönetimlerin inşa edilmesi ve yerel yönetim konfederasyonlarının ulus devletin yerini alması bir çok zorluğa karşın tek akla yatkın seçenek olarak görünüyor.

 

(Yazarın çöküş ve doğrudan demokrasi üzerine daha önceki yazısına buradan ulaşabilirsiniz: http://ozguruniversite.org/2018/06/01/cokus-mu-cokusler-mi-reha-alpay/ )