Pazar , 11 Nisan 2021

SÖZÜN MİLİTAN EYLEMİ; HAKİKÂTİN BEDELİ ÖDENMİŞ SÖZCÜSÜ[*] TEMEL DEMİRER

“Her şey o kadar karanlık ki,

bu bir umut ışığı yakıyor.”[1]

En son demem
gerekeni, en önce söyleyerek başlayayım: Aydının/ entelektüelin
aslî ilkesi, “Non Serviam/ Hizmet Etmeyeceksin”dir. Bu da doğaldır
ki iktidara, otoriteye, ulusal ve uluslararası şirketlere hizmet etmemektir…

Bu bağlamda aydın/
entelektüel konusunda çokça yazdım; hâlâ da yazıyorum.[2] Kuşkusuz
her konuda olduğu gibi, aydın/ entelektüel konusunda yazdıklarımın tümü,
elbette, sonuna dek taraflıydı. Sınıflı bir dünyada da başka türlüsü (yalan
değilse!) mümkün değildi!

Yeri geldi
belirteyim, sınıflı bir toplumda “tarafsızlık” yaygaralarını kaale almayan
birisi olarak: Marguerite Duras’nın, “Politik değilseniz, entelektüel de
olmazsınız”; Albert Camus’nün, “Entelektüel, aklı kendisini gözleyen kişidir”;[3] Noam
Chomsky’nin, “Gerçeği söylemek ve yalanları gözler önüne sermek, aydınların
sorumluluğudur”; Jean Paul Sartre’ın, “Aydın olarak görevim düşünmektir. Hiçbir
engel tanımadan, tehlike karşısında bile kendime bir sınır koymadan,
koydurtmadan düşünmek”; Edward Said’in, “Aydın, hiçbir otorite karşısında boyun
eğmeyen, her durumda insan özgürlüğünü savunan ve bu özgürlüğün yaşam bulması
için durmadan çabalayan bir kimsedir”; Umberto Eco’nun, “Entelektüeller
krizleri çözmeye değil, çıkarmaya yarar”! saptamalarına itirazı olanlar, bundan
sonra yazdıklarımı okumasınlar!

Benim için
aydın/ entelektüelin “ne”liği tam da bu saptamalarla tanımlanan çerçeveye mündemiçtir.

“Ne”liği
betimleyen ve cümlenin öznesini soran “Nedir”e gelince; öncelikle aydın/
entelektüel kavramını, günümüzde bir hayli daraltılmış anlamıyla, yalnızca
akademisyen, yazar ya da sanatçıları imleyecek biçimde kullanışın pek çok kafa
karışıklığını devreye soktuğunun altını çizelim.[4]

İyi de “aydın/
entelektüel” nedir, neye benzer?

Örneğin bilim
insanı olmak aydın olmak için yeterli mi?

Veya
yazarçizer takımından olup mürekkep yalamış, dili morarmış olmak?

Ya da sanatçı
kimliğiyle öne çıkıp duyarlı insan olmak?

Sonra uzatılan
bir mikrofona iki kelime aklı başında bir şeyler söyleyebilmek?

Hasılı sadece
bilgi sahibi olmak?

Bunların
herhangi biri veya toplamı “aydın olma”ya yetmez!

“Aydın olmak”,
tek bir çerçeve içine sığdırılamayacak kadar ayırt edici bir kavramdır. Çağına
tanıklık eden; sadece tanıklık etmekle kalmayıp safını ezilenlerin yanında
belirleyen; onların savaşımının dilsiz olmayan sorumlusu olmayı onurlu bir
biçimde üstlenenler “aydın” vasfına layık olabilirler ancak.

Malum
kapitalizmde “biliyor olmak” mutlak surette bir haksızlığa maruz kalmak
demektir. Çünkü bilgi borçlandırır, “anlamak” zorunda bırakır.

Aydın, resmi
ideolojinin sözcülüğünü ya da bekçiliğini yapmaz/ yapamaz.

O, yurtsuzdur.
Bir coğrafyada yaşasa da, bunun hangi coğrafya olduğu entelektüelin
sorumluluklarını ve sahip olması gereken etik anlayışı değiştirmez.

İşlev ve
tanımıyla müsemma aydın/ entelektüel tartışmaları, onun kimliği kadar eskiyken;
“aydın” ile “entelektüel” nitelemelerini karşı karşıya koymanın gereksiz
bir zorlama olduğunu düşünenlerdenim.

Burada durup,
zorunlu bir “hatırla(t)ma” parantezi açıyorum.

ZORUNLU BİR
“HATIRLA(T)MA” PARANTEZİ

Süleyman Seyfi
Öğün’ün, “Siz hiç bir ‘entelektüelin’; belli bir konuda düşündüklerini bizzat
kendisinin eleştirip; ‘bakınız bu konuda şunları, şunları söylemiş veyâ
yazmıştım; çok yanılmışım’ dediğine rastgeldiniz mi? Sakın ‘ne var ki; pek çok
eski radikâl solcu; hattâ radikâl sağcı entelektüel biliyorum; şimdilerde hepsi
göğsünü gere gere; gençlik hatâlarından dem vurup nasıl da liberâl olduklarını
anlatıyorlar’ demeyin. Kastettiğim bu değil,”[5] vurgusuyla
“Aydın vicdânı, aydın nâmusu, aydın olmanın ilkeleri”ne dair üst perdeden
tiratlar ahkâm kesmesinden; “Entelektüel kimdir, ne yapar, nerede durur?”
sorusunu, “Zor soruların yanıtları birden fazladır; ve birbiriyle çelişir. Ya
da, birden fazla ve birbiriyle çelişen yanıtları davet eden sorular zordur.
Özellikle birincisi olmak üzere yukarıdaki sorular, zor sorulardır,”[6] diye
yanıtlayan Simten Coşar’a dek hiçbir sağcı ya da “sivil toplumcu”nun anlayıp/
anlatamadığı aydın/ entelektüel arayandır; yıkıp kuran cürettir; meydan okuyan
ütopyadır.

Tam da bunun
için Thomas Mann, “Her entelektüel tavır, gizliden gizliye politiktir”; Theodor
Adorno, “Kendi vatanında kendini yabancı hissetmek entelektüel için ahlâki bir
sorumluluktur,” derlerken ekler Edward Said de:

“Entelektüel,
toplumda bir uzlaşma oluşturacak genel simgeleri yaratan biri değil, bu
simgeleri sorgulayan, kutsal sayılan gelenek ve değerlerin ikiyüzlülüğünü,
ırkçılığını, cinsiyetçiliğini teşhir eden hiç bir fikir ayrılığına tahammülleri
olmayan kutsal metin gardiyanlarıyla mücadeleden çekinmeyen kişidir, bir
entelektüel hiç bir kahraman ve siyasi tanrıya inanmaz…”

Hızla
sıralayarak ilerlersek: Aydın/ entelektüel kavramlardan yola çıkar, sistemi
sorgular ve olayları yorumlarken boyut katar. Hayata müdahâlenin önünü açar; bu
yanıyla da öncüdür.

Aydın/
entelektüellerin sorumluluğu gerçeği konuşmak ve yalanları ortaya koymaktır

Martin
Heidegger’in ifadesiyle, “Gerçeğin vahiyi, insanları netleştirir ve bu o eylem
ve bilginin gücüdür.”

Noam
Chomsky’nin altını çizdiği gibi, gerçeği konuşmayan kişiye entelektüel denemez.

Her gazeteci,
yazar veya akademisyenden de facto entelektüel olmaz.

Öyle olsaydı
dünyada on binlerce entelektüel olurdu ki, bu da imkânsızdır.

Hasılı aydın/
entelektüel olmak zordur; günümüzde daha da zor…

Aydın/
entelektüel, salt bilgi sahibi olan kişi değildir, eleştirel ve özgür biçimde
düşünür. Kendi çıkarlarını hesaba katmaz, pazar (marketing), PR ve imaj
kavramlarını dikkate alarak konuşmaz. Kişilerden ziyade sistemi eleştirir.

Sisteme
yönelik eleştiri ve düşüncelerini özgürce söylemesiyle de tanınır. Bir
muhaliftir O; haksızlığın karşısında susturulamayan. (Ancak hayatını yaptığı
meslek ile kazanan bir akademisyen, bir gazeteci her zaman özgür düşünemez, çünkü
kaybedecek şeyleri vardır.)

Henüz XX.
yüzyıl başlarında Julien Benda, ‘Aydınların İhaneti’ başlıklı yapıtında,
“Aydınlar kazığa bağlanma, sürgüne gönderilme, yakılma, çarmıha gerilme riskine
girmek durumundadırlar,”[7] diyordu.

Kendi
çıkarından ve konumundan hareketle dünyaya bakandan entelektüel olmaz

İktidarla
uzlaşmak, sistem eleştirisi yapmamak, ağaçlardan ormanı görememek ne kadar
bilgisel donatımı olursa olsun, kişiyi entelektüel yapmaz. O, haklının
yanındadır, konuşurken kaybedebileceği şeyleri hesap etmez, yalnızca gerçekleri
dile getirme kaygısı içindedir. Beraberinde eşitsizliği, yoksulluğu, ve şiddeti
getiren sistemi eleştirir. Aydın/ entelektüellik aynı zamanda, adaletsizliklere
karşı pratik bir duruş ve tavır sorunudur da.

Edward Said bu
durumu şöyle ifade ediyor: “Nabza göre şerbet vermek, konuşulması gereken yerde
susmak, şövenist kabadayılıklara, tantanalı döneklik ve günah çıkarma
törenlerine tanıklık etmek bir entelektüelin kamusal rolüne en çok gölge
düşüren tavırlardır.”

Eklemeden
geçmeyelim: Aydın/ entelektüel bir insan, her şeyi bilen bir insan değildir.
Bildiği konular olduğu gibi, bilmediği birçok konu da vardır. Ancak çok yönlü
bir insandır o.

Aydın/
entelektüellerin duruşunun, özünün düzene muhalif bakmak olduğu vurgusuyla,
“Entelektüelin tek dayanağı ödünsüz düşünce ve ifade özgürlüğüdür. Bu özgürlüğü
savunma hattını gevşetmek veya dayandığı temellerden herhangi birinin
kurcalanmasına göz yummak entelektüelin işine ihanet etmesi demektir,”[8] diyen
Edward Said, aydın/ entelektüelin toplumu düşünen ve ilgili bir üyesi olmak
için kendi yurttaşlarına ve diğer toplumlarla ilişki kurma tarzına ilişkin ahlâki
meseleleri gündeme getirmeye yükümlü bir amatör olması gerektiğini de altını
çiziyor. Çünkü işin profesyonelleşmesi, entelektüeli sıradan bir uzmana
indirger; yaratıcı entelektüel düşünceyi öldürür ve düşünce akademik
şablonlardan dışarıya çıkıp özgürleşemezler…

O hâlde aydın/
entelektüelin bazı önemli özelliklerini şöyle sıralanabilir:

i) Ezilenlerin
safındadır.

ii)
Adaletsizliğe karşıdır; iktidarı, devleti eleştirir.

iii)
Olaylardan, kişilerden yola çıkarak tahliller, saptamalar yapmaz. Tam tersine kavram
ve olgulardan yola çıkarak hayatı değerlendirir.

iv) Kendi
çıkarlarını değil, toplumsal çıkarları öne koyar ve bu açıdan konuşur.

v) Her zaman,
her koşulda gerçeği söyler ve bunu söylemeye devam eder.

vi) Çok
yönlüdür, bir kutunun sınırlarından hayatı değerlendirmez. Sanattan edebiyata,
bilime, tarihten, psikolojiye, felsefe ve sosyolojiye ve daha birçok alana ilgi
duyar araştırır, öğrenir.

vii) Bilimsel
olarak araştırma yapar ve okur, ancak bunu özgür düşünce ile yoğurur ve
şablonların, kuralların dışına çıkabilecek kapasiteye erişir.

viii) O
muhalefetini, kişilere ya da partilere karşı değil, sisteme karşı endeksler.
Partiler, kişiler arasındaki görece farklılıkları bilmekle birlikte, tam bir
anti-sistemdir.

ix) O bilgiyi
yorumlayan ve hayatla bütünleştirmeye çalışan kişidir.

x)
Entelektüellik aynı zamanda, adaletsizliklere karşı pratik bir duruş ve tavır
sorunudur.[9] 

Söz konusu
çerçevede coğrafyamızda “aydın/ entelektüel tavır” denildiğinde akla gelen
isimler İsmail Beşikçi, Fikret Başkaya, Haluk Gerger’dir. (Bir de hemen
aklıma hemen, Fransa Naziler tarafından işgal edildiğinde, direnişe katılan,
Monte Rouge’de (Kızıl Tepe’de) kendini kurşuna dizen Alman askerlerine, “Alman
proleterleri, kardeşlerim, umudunuzu kurşunluyorsunuz,” diye haykıran İşçi
Üniversitesi kurucusu felsefe profesörü George Politzer gelir…
)

Belki birkaç
entelektüelin isminden söz edilebilir. Ama aydın ya da kendisini aydın olarak
görenlerin sayısı bundan daha fazladır. Ancak bunların yüzde 90’ı -Julian
Benda’nın tanımıyla-, “İktidarın muhalif görünen ya da görünmeyen
sözcüleridir.”

DOĞRUDA
-DİK- DURMAK, DİRENMEK, VAZGEÇMEMEK, TESLİM OLMAMAK

Aydın/
entelektüel olmak; ezilenlerden, ötekileştirilenlerden, mağdur/ madunlardan
yana doğruda -dik- durmak, direnmek, vazgeçmemek, teslim olmamak ve iktidarla
arasına sınır çizerek; Fidel Castro’nun, “Umut sonsuzdur! Ne zaman kendimi
yalnız hissetsem, Dünyanın bütün güçleri bağrımda toplanır”; Ernesto Che
Guevara’nın, “Kaybetmekten değil, vazgeçmekten kork” sözlerini terennüm eden
bir devrimci praksistir ya da hiç!

Sınıflı
sömürücü yapılarda hepimize, esnek olmak tavsiye edilse de “dik durmak”,
insan(lık)ın kendine güvenini perçinleyen bir duruş biçimidir; ruh sağlığı için
faydalıdır; aydın olmanın “olmazsa olmazı”dır.

Çünkü dik
durulmadan doğru(lar) seslendirilemez.

Yine çünkü Guy
Debord’un, “Gerçek anlamda altüst olmuş dünyada doğru, bir yanlışlık anıdır,”
diye betimlediği yerkürede gerçek, iktidarın yasakladığıdır. Veya her zaman
bilinse de, ara sıra söylenebilendir.

O hâlde
gerçeği dillendirmek, yüksek sesle haykırmak direnmekle mümkündür.

Karşı koymak,
ayakta durmaya çalışmaktır direniş; cesaret, gayret, umut, sebat ve hayat
belirtisidir…

Bir olaya,
duruma, hastalığa yenilmek istememek durumunda gösterilen tepkidir; yani
“Berxwedan jiyan e” diyerek yaşamaktır; “inadına”dır hep…

Ayakta kalmak
için yapmak zorunda olduğumuzdur; etkiye karşı ısrarlı tepki eylemidir.

Israr
etmektir; yaşatma/ yaşamaya hakkının devamlılığına yönelik kuvvetli arzudur;
farkındalıktır; karşı güçtür.

İnandığı şey
için meydan okumaktır, kafa tutmaktır, karşı koymaktır, mücadele etmektir ve
illa ki fedakârlıktır. 

Sabırdan daha
asi, daha söz dinlemez, daha inatçıdır. Sabır boynunu büküp köşesine çekilirken,
o daima savaşır. Yani dik duran bir yaşam biçimidir; baskıya karşı
mukavemettir; dirençtir ki, bu da vazgeçmemekle mümkündür. “Vazgeçmemek”,
teslim olmamaktır.

Bunlar
olmadan, ne olunursa olunsun, hangi malûmatfuruşluktan söz edilirse edilsin
aydın/ entelektüel olun(a)maz!

Ancak
haberiniz var mı? Vehbi Koç’un kızı Sevgi Gönül, ‘Hürriyet’in ‘Pazar
İlavesi’nde “entelektüel’in nasıl olması gerektiği”ni, “Entelektüel aşkı
derinlemesine yaşamalıdır ama hiçbir zaman evlenmemelidir… “İyi bir entelektüel
daima egoisttir… “Hakiki entelektüeller Avrupa’da yaşarlar… “Zaten iyi bir
entelektüel yaptığı işi iyi yapıyor demektir ve dolayısıyla ortaya çıkan bu
işten iyi para kazandığını da varsaymaktayım,”[10] diye tanımlıyor!

Bu kadar da
değil! “Entelektüellere ihtiyaç duyan bir toplum değiliz”;[11] “Aydın
kavramı raf ömrünü tamamladı. Günümüzde entelektüelin yeri filin sırtında sivrisinek
olmaktan öte değil,”[12] türünden
“ucuz” saptamalar da dört yanı(mızı) kuşatmış vaziyette…

Ayrıca da
Cumhurbaşkanı (“Reis”) Erdoğan’ın, “Tarihiyle barışık münevverlere ihtiyacımız
var. Karşılıklı etkileşim kaçınılmaz ama maalesef biz kültür ve sanatta sadece
kopya çektik, taklit ettik.”[13] “Saplantılı
aydınlara değil milletiyle barışık münevverlere ihtiyacımız var,”[14] diye
haykırışları da işin cabasıyken!

Milliyetçi ve
dinsel fanatizm, kendisinden başkasına düşüncesini ifade etme bir yana, yaşama
hakkı bile tanımıyorken; Noam Chomsky’nin ifadesiyle, “Baskın olan kültürün
içine çekilmek çok kolay. Çok da çekici”yken;[15] “Reis”in
resmi ideoloji imalatçı ve yandaşlarını “gerçek aydın” olarak sunduğu,
hoşlanmadıklarını ise aydından saymama (ve yok etme) eğiliminde olduğu bugünkü
hâlde; Edward Said’i durmadan hatırlayıp/ hatırlatmakta büyük yarar var.

“Entelektüelin
bir görevi de insan düşüncesini ve insanlar arası iletişimi kıskacı altına alan
klişeleri ve indirgeyici kategorileri kırmaktır,”[16] diyen
Edward Said’in, entelektüeli, öncelikle otorite ve iktidara hizmet etmeyi
reddedişiyle, sonra da milliyeti, dini, geleneğiyle arasına koyduğu mesafeyle
tanımladığı unutulmamalı.

Evet hiç şüphe
yok ki entelektüel, zayıfların ve kimsesizlerin tarafında yer almalıdır;
milliyetçiliği, şirket mantığını ve sınıfsal/ırksal ayrıcalıkları sorgulayan
kişiler olmalıdır.

Kolay mı?
Milliyetçilik, tarafgirliğin ve egoizmin kolektif hâlidir. Hem objektifliği
ortadan kaldırır hem de zulümlerin meşrulaştırılmasını kolaylaştırır. Bu yüzden
de milliyetçilikle mücadele entelektüelin temel görevleri arasındadır.

Ancak,
insanlığa ve topluma karşı kendini sorumlu hissedip onların geleceğini “aydınlatma”
gibi bir görevi olduğunu düşünenlere aydın demek doğruysa, aydın dediklerimizin
epeyce azalacağı ortadadır!

“Bilgi için
bilgi üretir” gibi yapıp suya sabuna dokunmayanlardan, örneğin, bugün, dünya
ile ilgili olarak “reel politik” deyip suya sabuna dokunmadan tepeden yorumlar
yazmak… Türk(iye) sosyolojisi, siyasetin gerçeği veya tarihsel gelişmelerden
söz edip bu ülkede olup bitenler konusunda “cool” yazılar döşenmek… Kısacası,
aydın namı altında, güya yansız, objektif biri gibi yazıp, egemenlere fikir
taşımak…

En büyük
maharetleri de, bilimsel olarak ve özgürce yazdıkları izlenimi vermeleriyle
ilgili. Dışarıdan bakar gibi büyük tespitler yapıp, bilgi birikimine dayalı
olarak yorumlar getiriyorlar; oysa birikimleri, objektif düşündükleri, bilgiyi
konuşturdukları, siyah-beyaz diye bakmak yerine çok renklilikten yana
olduklarını göstermek için işe yaramakta. Donanımları, yazdıklarının yönünü de,
sınırlarını da bir dolu bilgi-belge arkasına saklamak için kullanılmakta…

Yani, bilimin
kulesinden konuşuyor gibi görünmeye gayret ediyorlar ama sesin merkezden,
egemenden, iktidardan ve güçten geldiğini görmemek mümkün değil. Çünkü
entelektüelin öncelikle otorite ve iktidara hizmet etmeyi reddedişiyle, sonra
da milliyeti, dini ve geleneğiyle arasına koyduğu mesafe ile tanımlanması
gerekirken; bugün böylesi bir -“olması gereken”!- mesafe yok olmuştur!

Altını
çizdiğim mesafeyle entelektüel, eskiden olduğu gibi, toplumda bir uzlaşma
oluşturacak genel simgeleri yaratan biri değildir, olamaz da! Aksine bu simgeleri
sorgulayan, “kutsal” sayılan gelenek ve değerlerin ikiyüzlülüğünü, ırkçılığını,
cinsiyetçiliğini teşhir edendir. Ayrıca da hiçbir fikir ayrılığına tahammülleri
olmayan kutsal metin gardiyanlarıyla mücadeleden çekinmeyen kişidir.

Yeri
gelmişken, özenle altını çizmeden geçmeyeyim: “Ehlileştirme+Asimilasyon =
Dejenerasyon” karşısında aydın/ entelektüeller, sistem karşıtıdır; iktidara
payanda olmazlar.

“Reis”in
Türkiye’sinde, Edward Said’in söylediklerinin (uyarılarının) pabucu ne zamandır
dama atılmış durumdayken; “Son yıllarda değişen ne?” sorusuna Müge İplikçi şu
yanıtı veriyor:

“Değişen
elbette, entelektüelliğin tanımı! Artık entelektüel, ülkemizde tanık olduğumuz
hâliyle, nicedir, iktidarın sözcülüğünü utanmadan, sıkılmadan yapan insan
anlamına geliyor. Düşünmenin, iktidarla kol kola gidemeyeceğini umursamıyor.
İktidar dilinin düşünce diliyle uzaktan yakından hiçbir bağı olamayacağını
önemsemiyor. Çünkü asıl derdi, kendisinin de bir iktidar diline sahip olması…
Ki bu, bir ülkede bir entelektüelin içine düşebileceği en hazin durum olsa
gerek: Bir iktidar diline özlem duymak! Hatta o iktidar dilinin bir parçası
olmak.”[17]

Sıkıntı(mız)
tam da burada; bunu aşmaktadır…

“AYDIN(LAR)/
ENTELEKTÜEL(LER)” DEYİNCE…

Aydın/
entelektüelin “Ne ve nasıl” olması gerektiğini, “Bence entelektüelin görevi
krizi evrenselleştirmek, belli bir ırkın ya da ulusun çektiği acıları daha
geniş bir insani bağlama oturtup bu deneyimi başkalarının acılarıyla ilişkilendirmektir,”
diye anlatan; Robert Fisk’in, “Edward Said, nadir bulunan bir kuştu. O hem bir
ikon hem de bir put kırandı”[18] diye
betimlediği O;[19] hepimizin,
herkesin yolunu aydınlatmaktadır, aydınlatmalıdır da!

Öncelikle ve kesinlikle aydın/ entelektüel,
“Hakikâtin faili, iktidarın madunu”dur;[20] “taraf”
olmak zorundadırlar; taraf olmayan aydın/ entelektüelin, aydın/ entelektüelliği
tartışmalıdır, mümkün değildir!

Konuya ilişkin
olarak Jean Paul Sartre, ‘Aydınlar Üzerine’ başlıklı yapıtında şunları der:
“Başka bir deyişle çelişkisinin doğası, aydını zamanımızın bütün çatışmalarında
taraf olmaya zorlar; çünkü bunların tümü de – sınıf çatışmaları, ulus ya da ırk
çatışmaları – egemen sınıfın ezilenler üstündeki baskısının tek tek
sonuçlarıdır ve o, kendisinin de ezilenlerden olduğu bilinciyle, her çatışmada
ezilenlerin safında kendini bulur.”[21]

Yani toplumsal
yaşamda kim(ler) eziliyor, sömürülüyor, “öteki”leştiriliyorsa, aydının tavrı
on(lar)dan yana olmak zorundadır. “O hâlde, içinde yaşadığı toplumu
anlayabilmesi için aydının önünde tek bir yol var: O da toplumu ezilenlerin
bakış açısından ele almak”tır.[22]

Kolay mı? Jean
Paul Sartre’a göre aydın, “Kendisini ilgilendirmeyen şeylere burnunu sokan ve
küresel insan ve toplum kavramı adına kabullenilmiş gerçeklerin ve bundan
kaynaklanan davranışların tümünü sorgulama iddiasında olan biridir”[23] ve
“Aydının eski konumuna düşmemesi için sürekli olarak yapması gereken iki
özellik vardır: Sürekli özeleştiri ve ezilen sınıfların eylemlerine somut ve
koşulsuz katılım”dır![24]

“Bence
entelektüel mümkün olduğunca geniş bir halk kesimini seslenir (onları
küçümsemez), bu kesim onun doğal muhatabıdır,”[25] diyen
Edward Said’e gelince; Onun da biz(ler)e öğrettikleri -kabaca- şunlardır:


“Entelektüelin faaliyetinin amacı insanın özgürlüğünü ve bilgisini
arttırmaktır.”[26]

• “Entelektüel
her zaman ya daha zayıf olanların, daha az temsil edilen, unutulan veya
umursanmayanların ya da daha güçlü olanların yanında saf tutma seçenekleriyle
karşı karşıyadır.”[27]

• “Sözün
gerçek anlamıyla entelektüel, kendini tamamen bir hükümetin siyasi hedefine,
büyük bir şirkete ya da kafaları aynı biçimde çalışan profesyonellerden oluşan
bir loncaya teslim etmiş bir memur ya da işçi değildir.”[28]

• “Kendisini,
yerinden edilmiş ulusal topluluğu etkileyen daha genel bir durumun parçası
olarak gören entelektüel, bu yüzden, bir kültür taşıyıcısı, bir uyumlandırma
kaynağı değil de geçicilik duygusu ve istikrarsızlık yaratan biri olma
eğilimindedir.”[29]


“Entelektüel, belli bir kamu için ve o kamu adına bir mesajı, görüşü, tavrı,
felsefeyi ya da kanıyı temsil etme, cisimleştirme, ifade etme yetisine sahip
olan bireydir.”[30]

• “Gerçek
entelektüeller, en çok metafizik tutkunun, çıkar gözetmeyen adalet ve hakikât
ilkelerinin etkisiyle yozlaşmayı mahkûm ettikleri, zayıfları savundukları,
kusurlu ya da baskıcı otoriteye meydan okudukları zaman kendileri olurlar.”[31]


“Entelektüel, ne insanları teskin etme ne de konsensüs oluşturma derdindedir.
Çok ciddi bir anlamda, ucuz formülleri, hazır klişeleri ya da muktedirlerin ve
uzlaşımcıların söylediklerinde, yapıp ettiklerinde gözlenen sorunsuz, hep ama
hep uzlaştırıcı olumlamaları kabullenmeyi isteme anlamında tüm varlığını ortaya
koyan biridir.”[32]


“Entelektüellerin ne söylemeleri ya da ne yapmaları gerektiğini belirleyen
hiçbir kural yoktur.”[33]


“Entelektüelin asli görevi baskılar karşısında görece bağımsızlığını koruma
arayışına girmektir. Entelektüeli sürgün ve marjinal olarak, amatör olarak,
iktidara karşı hakikâti söylemeye çalışan bir dilin müellifi olarak nitelemenin
nedeni budur.”[34]

• “Düzenin
adamları belli çıkarları gözetirler, oysa entelektüeller şövenist
milliyetçiliği, şirketleşmiş düşünce müsveddelerini ve sınıf, ırk ve toplumsal
cinsiyet imtiyazlarını sorgulayan kişiler olmalıdırlar.”[35]

• “Nabza göre
şerbet vermek, konuşulması gereken yerde susmak, şövenist kabadayılıklara,
tantanalı döneklik ve günah çıkarma törenlerine rağbet etmek bir entelektüelin
kamusal rolüne en çok gölge düşüren tavırlardır.”[36]

• “Güçlü
kişiliklere sahip, su katılmadık bireyler olmak zorundadırlar; her şeyden önce
de statüko karşısında daimi bir muhalefet durumunda olmaları gerekir.”[37]

• “Ne
koruyacak makamları ne de başında nöbet tutup gücüne güç katacak toprakları
olan entelektüellerde bazılarını çok rahatsız eden bir şeyler vardır. Kendini
beğenenleri de yok değildir ama daha çok kendileriyle dalga geçerler mesela, lafı
eveleyip gevelemektense dobra dobra konuşurlar. Ama şu gerçekten kaçış yoktur:
kendilerini böyle gören entelektüellerin ne yüksek mevkilerde eş dostları, ne
de resmi makamlarda itibarları olur. İnsan yalnız kalır, doğru; ama her zaman
sürüye uyup mevcut duruma hoşgörü göstermekten iyidir yalnızlık.”[38]


“Entelektüelin tek dayanağı ödünsüz düşünce ve ifade özgürlüğüdür: Bu özgürlüğü
savunma hattını gevşetmek veya dayandığı temellerden herhangi birinin
kurcalanmasına göz yummak entelektüelin işine ihanet etmesi demektir.”[39]

• “Yalnız
başına konuşur entelektüel, ama ancak kendisini bir hareketin gerçekliğiyle,
bir halkın özlemleriyle, müşterek bir idealin peşinde hep beraber koşanlarla
birleştirdiğinde yankı bulur sesi.”[40]

• “Bir
entelektüel olmanın en çetin yanı, yazdıkların ve yaptığın müdahaleler aracılığıyla
vazettiğin şeyi, bir kuruma, bir sistemin ya da bir yöntemin emriyle harekete
geçen bir tür robota dönüşüp katılaşmadan temsil etmektir.”[41]

Julien Benda,
(böylesi) entelektüellerin çok sayıda olmadığı kanısındadır. Ona göre
entelektüeller insanlığın vicdanıdır ve az sayıdadırlar, maddi düşünmeden
sonsuz gerçekliğin savunusunu yaparlar.[42]

Entelektüellerin
sorumluluğu gerçeği konuşmak ve yalanları ortaya koymaktır. Entelektüelin en
büyük özelliklerinden birisi gerçeği konuşmak ve bunu herhangi bir koşulda
tekrarlamaktır. Noam Chomsky’nin altını çizdiği gibi gerçeği konuşmayan kişiye
entelektüel denemez.

Entelektüeller
içerisinde özel bir yere sahip Jean Paul Sartre’ın şu tanımı çok önemlidir:
“Entelektüel, atom silahlarını mükemmelleştirmek için atomun parçalanması için
uğraş veren kimseler değildir. Bu kişilere bilim adamı denir. Fakat, bu
silahların toplum üzerindeki yıkıcı gücünü tartışan kişiler entelektüeldir.
Somut araçlara eleştirel olarak yaklaşır, kimse tarafından
görevlendirilmemiştir ve bu nedenle toplumda yalnızdır.”[43]

Jean Paul Sartre,
entelektüelin önündeki tek yolun, toplumu ezilenlerin bakış açısından ele almak
olduğunu saptadıktan sonra, çelişkinin doğasının onu taraf olmaya zorladığını
da ekler. Ona göre, entelektüel de kendisinin ezilenlerden olduğunun
bilincindedir ve ezilenlerden yana saf tutar.[44]

Jean Paul
Sartre’ın dikkat çektiği üzere entelektüelin iktidarın değil, toplumun
çıkarlarından yana olduğu açıkken; akademisyen olmak, entelektüel olmayı
beraber getirmez, hatta çoğu zaman engeller. Çünkü akademisyen, şablonlar,
kurallar içinde düşünür. O bir devlet memurudur ya da üniversite çalışanıdır
özünde. Çoğu zaman bırakın entelektüel olmayı, bilim insanı bile değildir.
Özgür bilimi değil, “sistemin bilimini” üretir; özgür tarihi değil, resmi
tarihi yeniden üretir. Kendisine sunulan kurallar, şablonlar içinde düşünür.
Yani beyninin içi parsellenmiştir. Özgür düşünebilmesi için tüm bu duvarları
yıkması gereklidir. Bunu yapabilen entelektüel akademisyenler vardır, ama
sayıları çok fazla da değildir.

Entelektüel
olmak için ille de akademik eğitim yapmaya gerek yoktur. Daha çok kişinin kendi
kendisini yetiştirmesi, haksızlığa boyun eğmemesi ve özgür düşünebilmesi
önemlidir. Bu konuda Sibel Özbudun -Barış Akademisyenleri hadisesinden çok
önceleri- şunlara dikkat çeker:

“Öteden beri,
akademinin entelektüel üretime pek katkı yaptığını düşünenlerden değilim. Hatta
zaman zaman mevcut potansiyelin gelişmesini engelleyici bir rol
üstlenebildiğinin de -en azından sosyal bilimlerde- tanığıyım. Siyasal
baskılar/ etkilenimler, üniversiteleri kıskacına alan cemaatçi-muhafazakâr
kadrolaşma, en üretken unsurlar olan genç akademisyenler, doktora adayları
üzerindeki bölüm başkanı, danışman zorlamaları, öğretim elemanları üzerindeki
ders yükü, bitmez tükenmez bürokratik angaryalar… tüm entelektüel hevesin daha
ilk yıllarında kekre bir bezginliğe, düşkırıklığına, müstehzi
bir blasé’liğe dönüştüğü bir aşınım sürecidir akademik yaşam.”[45] 

NİHAYET

Nihayet:
Aydın/ entelektüel olmak zordur; bugün(ümüz)de ise çok daha zordur. Çünkü
yaşamın sesi ve kulağı olabilen o, çağının tanığıdır. Çağındaki tüm
olumsuzluklara karşı sorumlu hisseder kendini. Bu sorumluluk bilinci dıştan
dayatılmaktan ziyade, içsel etkenlerden gelen bir sestir.

O bilgiyi
yorumlayan ve hayatla bütünleştirmeye çalışan kişidir; aynı zamanda da,
adaletsizliklere karşı pratik bir duruş ve tavırdır.

Aydınlanmış
insan(lık)dır; ışıktır; etrafını aydınlatandır.

İnsan(lık)ın
vicdanıdır. Başta kendisi olmak üzere herkesten hesap sorandır.

“Bildiğim bir
şey varsa, o da hiçbir şey bilmediğimdir” deyişini kendisine ilke edinen
eylemci bilge ve bildirendir.

Herkesin
“Evet” deyip sustuğu yerde, Prometheus cüretiyle “Hayır” diyendir.

Ezilenlerin
safındadır; adaletsizliğe karşıdır; iktidarı, devleti eleştirendir.

Entelektüel,
salt bilgi sahibi olan kişi değildir. Bu bir önkoşuldur elbet. Ancak onun bilgi
birikimini eleştirel ve özgür düşünebilmede kullanması gerekir.

Toplumsal
çıkarları öne koyup, düşünüp davranarak konuşur.

Her zaman, her
koşulda gerçeği söyler; geri adım atmaz.

Aydın/
entelektüel olmak büyük ölçekli bir iddiadır. Zordur, çetrefilfdir, anlaması
güç olan “o az gidilen yoldan, inadına giden”dir. Çünkü Jean Paul Sartre’a göre
entelektüel, onu ilgilendirmeyen işlere karışan kişidir.

Aydın/
entelektüel, aklını kullanmayı meslek edinmiş kişidir; sorgulayıcıdır;
genelgeçer doğruları, dogmaları sorgulamadan kabul etmekten kaçınır, statüko
karşısında sürekli bir muhalefet hâlindedir.

“Aydın olmak”
ayırdedici bir kavramdır; “aydın olmak” zordur.[46]

Üstüne
vazife olmadığı hâlde, tamamen kendi kanaatini açıklayan kimse olarak aydın,
kolay kolay elde edilemeyecek bir sıfattır.

Hak etmenin o
kadar da kolay olmadığı unvandır “aydın/ entelektüel olmak”. Çünkü anlamı, akla
ait, derin düşünebilen, olaylara derinlemesine ve en geniş perspektiften
bakabilen zihinle ilgili duruştur. 

Düşüncelerini
toplum içerisinde kimseden sakınmadan dile getirerek davranandır; merak edip,
öğrenen ve soru(n) çıkarandır…

Yani iktidara
devrimci hakikâti söylemekten geri adım atmayan, haykıran; bunun faturası neyse
onu da ödemekte hiçbir ikircime düşmeyendir…

Onun görevi,
insan(lık)ın özgürleşmesi yolunda hâkim ideolojinin klişelerine, indirgeyici
kategorilerine başkaldırının önünü açmaktır…

Ve benim
indimde “aydın/ entelektüel”, post-modern zamanlarda, kimilerinin birbirlerine
bol keseden dağıttığı bir ulufe değildir!

Bu “ulufe”nin
yarattığı “aydın(ımsı)lar”ı; “Hamur yoğurmak istemeyen, beş gün un elermiş,”
diyen Yunan Atasözü ile tanımlamak mümkündür…

“Çağımızın
Tipik Aydın Portresi” olarak nitelenebilecek “durum”un tezahürüne ilişkin Nuray
Mert (sanki çok önceleri, daha sonraki kendisini anlatırcasına) şöyle bir tablo
çizer:

“Güçlü ve
tekçi iktidarlar, ‘savaş’, ‘olağanüstü hâl’ ortamları, eleştirel sesleri kısar,
sindirir. Kimisi korkar, kimisi ‘memleketi ben mi kurtaracağım?’ yılgınlığına
düşer, kimisi ‘ben işime bakarım gerisi beni ilgilendirmez’ der, kimisi ‘hazır
rekabet ortamı lehime işliyor, benim düşünce mücadelesi ile yenişemediğimi
hazır iktidar susturuyor, bundan iyisi Şam’da kayısı’ sevinci ile meydana
çıkar. Hepsini anlarım. Ben gidişin bu yönde seyredeceği kaygısını yıllar önce
ifade ettim. Her şeye rağmen, şimdilerde beni en çok rahatsız eden, bu gidiş
içinde bazılarının ‘zamanın ruhuna göre davranmak’ çabalarını örtbas etmek için
cinlik yaparak, çok dolaylı yollar icat etme telaşları…”[47]

“Nasıl” mı?
“Kimler mi onlar”?

Neo-liberal
“aydınımsı(lar)” kategorisindekilerin tümüdür! Bu açıklama yeterli değil mi!

“Aydınımsı(lar)”
kategorisinin ne olduğunun altını çizmek için…

Onlar bir
zamanlar ana akım medya ekranlarda fondötenli yüzleriyle, durmadan aynı
cümleleri kurup; iktidarın papağanlığını üstlenerek; (“yetmez ama evet” veya
“âkil” patentli) vicdansızlığın da en net örneklerini sergileyenlerdir.

Özellikle
“eski(yen) liberal solcular”dan oluşan söz konusu kategori, “geçmişleri”ni
ranta tahvil ederken; tersinden de Dario Fo’nun, “Burjuvazinin sözcüsü
olmaktansa, proletaryanın köpeği olurum,” saptamasını anımsatmaz mı?

Robert
Frost’un, “Ormanda iki ayrı patika vardı ve ben en az ayak izi olanını seçtim.
İşte, farklılık budur,” uyarısının altını çizerek tekrarlıyorum: Soru(n),
onlardan farklı olmamızdan çok, onların iktidardan farklarının, iktidara karşı
olmalarının söz konusu olmayışıdır…

Toparlarsak:
Aydın/ entelektüel hiç kimseye, otorite, vs.ye ahmakça saygı göstermemeli,
müesseseleşen doktrinlere kuşku ile bakmalıdır. O, sosyal uyarıcıdır; eleştirel
itirazdır. Hem de Edward Said’in altını ısrarla çizdiği üzere: “Bir düşmanın
durup dururken bir şiddet eylemine girişmesini kınıyorsak, hükümetimiz kendisinden
daha zayıf bir ülkeyi işgal ettiğinde de aynı şeyi yapabilmeliyiz”…

Evet,
aydın/ entelektüelin siyasi işlevi söz konusudur. Yani fildişi kulelerde
yaşamayıp, bunun ötesinde geçerek, pratik hayata katılanlardır…

Kolay mı?
Zygmunt Bauman’a göre, “entelektüel olma”nın anlamı, kişinin kendi mesleği ya
da sanat türü ile kısmi uğraşının üzerine çıkıp, içinde yaşadığı zamanın
-hakikât, yargı ve beğeni gibi- evrensel meseleleriyle ilgilenmesidir.

Veya Sabri
Ülgener için de, “Kültür değişimine öncülük etmek, değişeni daha popüler ve
yaygın hâle getirmek, yeni bir zevkin ve üslûbun öncülüğünü sürdürmek, halkın
politik ve sosyal tercihlerini etkilemek”tir…

Ece Ayhan
gibi, “Aşk örgütlenmektir bir düşünün ağabeyler,” diyen; Edip Cansever,
‘Tragedyalar’ındaki, “ey umut, ey beyaz örtülerin tükenmez uzunluğu/ kimse bir
gün sana koşmaktan kendini alamaz,” dizeleri ısrarla terennüm eden O, özetin
özeti: Bir çığlık, meydan okuyan, diz çök(ertil)meyen bir duruştur.

Kolay mı? “Söz
diyalogu mümkün kılan bir araçtan öte bir şeydir. Söz içinde iki boyut buluruz.
“Düşünme” ve “eylem”, bu ikisi öylesine radikal bir etkileşimdir ki biri kısmen
bile feda edilecek olsa, öteki dolaysızca zarar görür. Aynı zamanda bir praksis
olmayan hiçbir gerçek söz yoktur.”

“Bir söz,
eylem boyutundan yoksun bırakıldığı zaman, düşünmede otomatik olarak zarar
görür. Sözün yerini boş laf, lafazanlık, yabancılaşmış ve yabancılaştırıcı
‘dırdır’ alır. Öte yandan düşünce bir yana bırakılıp tek yönlü olarak eylem
vurgulanırsa, söz aktivizme dönüştürülmüş olur.”[48]

Özetin
özeti: Sözün, militan eylemi; hakikâtin bedeli ödenmiş sözcüsüdür aydın/
entelektüel.

20 Mayıs 2019
13:54:11, İstanbul.

N O T L
A R

[*] Kaldıraç
No:215, Haziran 2019…

[1] Oscar
Wilde.

[2] 1) Sibel
Özbudun-Temel Demirer, “Aydınlanma Düşüncesi ve Fransız Burjuva Devrimi
Davranışı”, Kürt Solu, No:6, 2001… 2) Temel Demirer, “Gerçeğin ve Doğanın
Adamı”: Jean-Jacques Rousseau”, Kaldıraç, No:172, Kasım 2015… 3) Temel Demirer,
“Yol Açan Bir Öncü: Jean-Jacques Rousseau”, Sosyalist Mezopotamya, No:28,
Haziran 2010… 4) Temel Demirer, “İki Aydınlanmacı: Rousseau ve Tanilli”,
Gelecek Gazetesi (Kıbrıs), No:57, 1 Eylül 2012… 5) Temel Demirer, “Yersiz
Yurtsuz Bir Aydın: Edward Wahid Said”, Odak Dergisi, No:2003-12 (SN:04), 4
Aralık 2003… 6) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “Bir Aydın(lık) Hâli Fikret
Başkaya”, Ulus, Devlet, Entelektüel-Fikret Başkaya’ya Saygı I, Editörler: Hakan
Mertcan-Aydın Ördek, Nota Bene Yay., 2014, içinde (ss.91-111)… 7) Temel
Demirer, “Bilim ve Düşünce (ile İfade ) Özgürlüğü=İsmail Beşikçi”, Sosyalist
Mezopotamya, No:29, Aralık 2010… 8) Temel Demirer, “İstanbullu Bir Rum Aydın:
Yerasimos”, Uzun Yürüyüş, No:75, Mart 2006… 9) Temel Demirer, “Savaş
Dinçel İçin ya da “Aydın-Sanatçı” Deyince…”, Esmer Dergisi, No:42, Ağustos
2008; Çoban Ateşi, Yıl:2, No:59, 7 Ağustos 2008… 10) Temel Demirer, “Zor
Yıllarda ‘Aydın Olmak’…”, Toplum ve Hekim, Cilt:28, No:5, Eylül-Ekim 2013… 11)
Temel Demirer, “Aydın(lar) ve Aydınımsı(lar)”, Gelecek Gazetesi (Kıbrıs) No:53,
28 Temmuz 2012… 12) Temel Demirer, “Aydın Sorununa Kenar Notları”, Özgür Düşün
Dergisi, Yıl:3, No:24, Temmuz Ağustos 2004… 13) Temel Demirer,
“Aydın Olmak (ve Tavrı) Üstüne”, Özgür Düşün Dergisi, Yıl:4, No:30,
Haziran-Temmuz 2005… 14) Temel Demirer, “Aydın İçin Kenar Notları”, Odak
Dergisi, No:2007-03 (SN:03), 20 Mart 2007; Damar Dergisi, No:193, Nisan
2007… 15) Temel Demirer, “İktidar, Kitle, Aydın”, Ülkede Gündem, 15 Ekim
1998; Özgür Politika, 16 Ekim 1998; Adıyaman Katılım Gazetesi, 10 Şubat 1999,
Yıl:2, No:65… 16) Temel Demirer, “Organik Aydın”, Özgür Politika, 20 Kasım
1998; Fıratta Yaşam, No:2, 1 Şubat 1999… 17) Temel Demirer, “Düşünce Özgürlüğü
ve Aydının Misyonu”, Tavır Dergisi, No:83, Mart 2009… 18) Temel Demirer,
“Bugün(ümüz)de Entelektüel, Eğitim, Akademi”, Arasöz, Mayıs 2016; 19) Sanat ve
Hayat Dergisi, No:46/06, Kış 2017; Ulus, Devlet, Entelektüel-Fikret Başkaya’ya
Saygı I, Editörler: Hakan Mertcan-Aydın Ördek, Nota Bene Yay., 2014, içinde
(ss.91-111)…

[3] Türkçe
çeviride anlam kayması olabileceğinden, sözün orijinalini de aktaralım: “an
intellectual is someone whose mind watches itself.”

[4] Bilindiği
gibi V. İ. Lenin, ‘Ne Yapmalı’da (V. İ. Lenin, Ne Yapmalı? Hareketimizin
Canalıcı Sorunları, Çev: Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1968.) olsun,
iktidarın ele geçirilmesinden sonraki yazılarında olsun, “bilim taşıyıcıları”,
“işçi sınıfının ideologları” demiştir aydınlara…

[5] Süleyman
Seyfi Öğün, “Entel Dantel Bir Mevzu…”, Yeni Şafak, 28 Ağustos 2017, s.11.

[6] Simten
Coşar “Türkiye’de Aydın/Entelektüel Ayrışması Üzerine”, Birikim, No:144, Nisan
2001…
https://www.birikimdergisi.com/birikim-yazi/5493/turkiye-de-aydin-entellektuel-ayrismasi-uzerine

[7] Julien
Benda, Aydınların İhaneti, çev: Cem Soydemir, Doğu-Batı Yay., 2006.

[8] Edward
Said, Entelektüel, çev. Tuncay Birkan, Ayrıntı Yay., 6. Baskı., 2016, s.85.

[9] Erol
Anar, “Entelektüel Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı”…
http://ozguruniversite.org/2016/07/03/entelektuel/

[10] http://www.hurriyetim.com.tr/…[email protected],00.asp.

[11] Kürşat
Başar, “Nedir Bu Entelektüel”, Cumhuriyet, 14 Temmuz 2012, s.9.

[12] Gündüz
Vassaf, “Aydın Olmak”, Radikal, 15 Temmuz 2012, s.36.

[13] Recep
Tayip Erdoğan, aktaran: Hasan Ay, “Sanatçılar Ülkenin Kalbinde ve Hafızasında”,
Sabah, 23 Aralık 2016, s.23.

[14] Abdullah
Karakuş, “Erdoğan: Kültür Sanatta Kopya Çektik”, Milliyet, 23 Aralık 2016,
s.15.

[15] Noam
Chomsky, Entelektüellerin Sorumluluğu, Çev: Nuri Ersoy, Bgts Yay., 2005.

[16] Edward
Said, Entelektüel, Çev: Tuncay Birkan, Ayrıntı Yay., 6. Baskı., 2016, s.11.

[17] Müge
İplikçi, “Entelektüel”, Vatan, 13 Nisan 2015…
http://www.gazetevatan.com/muge-iplikci-778985-yazar-yazisi-entelektuel/

[18] Robert
Fisk, The Independent, 26 Eylül 2003… http://www.zmag.org/turkey/tr.htm

[19] “İslâm,
çoğunluğun dinidir; aykırılık ve farklılıkları yok sayarak sadece ‘doğru yol,
İslâm’dır,’ demek entelektüelin tavrı değildir. İslâm nihayet bir din ve bir
kültürdür, her iki yönüyle de çeşitli unsurlardan oluşur ve tek tip olmaktan
çok uzaktır. Entelektüelin görevi sürekli olarak İslâm’ı övmek değil, öncelikle
onun karmaşık, heterodoks niteliğini vurgulayan bir yorumunu vurgulamak
(Suriyeli şair ve entelektüel Adonis, yöneticilerin İslâm’ı mı, yoksa muhalif
şairlerin ve mezheplerin İslâmı mı diye sorar); ikinci olarak da dogmatik ya da
popülist teranelerle değil, insancıl bir dikkat ve dürüst bir değerlendirmeyle,
İslâm otoritelerini Müslüman olmayan azınlıkların ve kadınların haklarının,
bizzat modernliğin icaplarıyla yüz yüze gelmeye çağırmaktır. Entelektüel
açısından bunun İslâm’daki özü, siyasal ihtiraslar güden ulemaya ya da
karizmatik demogoglara koyun gibi boyun eğme değil, içtihadın, kişisel yorumun
canlandırılmasıdır.” (Edward Said, Representations of the Intellectual, 1994,
s.29-30.)

[20] Çağrı
Uluğer, “Hakikâtin Faili, İktidarın Madunu: Entelektüel”, Mesele, No:90, Haziran
2014…
http://meseledergisi.com/2014/06/hakikâtin-faili-iktidarin-madunu-entelektuel/

[21] Jean
Paul Sartre, Aydınlar Üzerine, Çev: Aysel Bora, Can Yay., 2000, s.43.

[22] yage,
s.44.

[23] yage,
s.11.

[24] yage,
s.50-51.

[25] Edward
Said, Entelektüel, Çev: Tuncay Birkan, Ayrıntı Yay., 6. Baskı., 2016, s.12.

[26] yage,
s.32.

[27] yage,
s.43.

[28] yage,
s.86.

[29] yage,
s.56.

[30] yage,
s.27.

[31] yage,
s.23.

[32] yage,
s.36.

[33] yage,
s.13.

[34] yage,
s.14.

[35] yage,
s.13.

[36] yage,
s.12.

[37] yage,
s.24.

[38] yage,
s.16.

[39] yage,
s.85.

[40] yage,
s.98.

[41] yage,
s.113.

[42] Julien
Benda, Aydınların İhaneti, çev: Cem Soydemir, Doğu-Batı Yay., 2006, s.128.

[43] Jean
Paul Sartre, Aydınlar Üzerine, Çev: Aysel Bora, Can Yay., 2000, s.85.

[44] yage,
s.43-44.

[45] Sibel
Özbudun, “Akademisyen Sorumluluğu”, Newroz, Yıl:7, No:246, 1 Şubat 2014.

[46] Edward
Said, “Yazar ve Entelektüellerin Kamusal Rolü”, Cogito, No:31, Bahar 2002,
s.37-57.

[47] Nuray
Mert, “Bir Büyük Kompozisyon Yarışması”, Milliyet, 13 Kasım 2011…
http://www.milliyet.com.tr/yazarlar/nuray-mert/bir-buyuk-kompozisyon-yarismasi-1462087/

[48] Paulo
Freire, Ezilenleri Pedagojisi, çev: Dilek Hattatoğlu, 9’uncu baskı, Ayrıntı
Yay., 2013, s. 64-65.